Sormamız gereken asıl soru şudur: Bir bebeği katile, bir okulu suç mahalline, bir toplumu ise sessiz birer izleyiciye dönüştüren bu düzenden ne zaman vazgeçeceğiz?
Kendi küçük çözümlerimizin çaresizliğiyle faili dışarıda aramayı bırakıp aynaya bakma ve sessizliğimizi bozma zamanının gelmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz?
Deniz Bakır
Otobüste bir kadın yanındakine dönüp ‘kamera, polis neyim var mı okulda’ diye soruyor.
Öteki ‘var’ diye yanıtlıyor arkadaşını, kaygı dolu olduğu belli bir ses tonuyla.
Biraz ileride trafik yavaşlıyor. ‘Öğretmenler eylem yapıyor; çocuklar, öğretmenler öldü ya’ diyor bir başka yolcu. Bende dahil başkaları telefonlarında sosyal medya ve TV’lere düşen çürümenin, vahşetin ilkokullara kadar inen görüntülerine bakıyoruz.
Önce Urfa, ardından Maraş… Okul koridorlarında yankılanan şiddet sesleri, Türkiye’nin içine sürüklendiği o ağır ve karanlık “toplumsal çürüme” gerçeğini bir kez daha en çıplak haliyle yüzümüze çarpıyor.
Ancak olanlar o kadar çarpıcı ki meseleyi sadece bir güvenlik zafiyeti ya da “münferit” birer adli vaka gibi anlatan ya da anlatmaya çalışan söylem ikna edici olmayı bırakalım bir parça rahatlatıcı bile olamıyor. Sistemin karanlığı her olay ve örnekte üzerimize çökerken biz ise bizzat ellerimizle beslediğimiz, sessizliğimizle büyüttüğümüz bu gerçeğin parçası haline geliyoruz.
Narin’in küçücük bedeninin bir köyün kolektif suskunluğuyla yok edilişini günlerce canlı yayında izledik. Rojin ve Gülistan’ın akıbetindeki o karanlık dehlizleri, devletle ilintili şebekelerin gölgesini yıllardır haykıran ailelerin mücadelesinde gördük. Yeni Doğan çetesiyle bebeklerin hayatına pazar malı gibi değer biçen bir kötülüğün, bugünün çocuklarını birer şiddet makinesine dönüştürmesi artık şaşırtıcı olmamalı.
Şimdi her kafadan bir ses yükseliyor: “Daha fazla kamera! Daha sıkı polis! Daha yüksek duvar!”
Kafesteki kuşun, kafesi biraz daha sıkı telle ördürmek istemesi gibi. Kamera kaydeder, polis tutanak tutar, duvar ise sadece iki tarafı da görünmez kılar. Ama hiçbiri, bir çocuğun kalbindeki o karanlık barutu ıslatamaz.
Şiddetin kaynağı “kötü insanlar” değil. Kaynak, hayatın ucuzladığı bu devasa bit pazarı düzeni. Herkesin birbirine potansiyel hışırtı olarak baktığı bir yerde, güvenlik talebi dipsiz bir kuyudur. O kuyuya ne kadar bütçe dökersen dök, üzerine üzerine gelen o güvensizlik duygusundan kurtulamazsın.
Daha fazla kamera, daha fazla polis, daha ağır cezalar…
Bunların hiçbiri, bir çocuğun eline silah alıp okula gitmesini açıklayan o pedagojik kıyameti anlatmaz.
Ama aynaya bakmak; kendi suskunluğumuzun ne kadar yankılı bir suç ortağı olduğunu gösterebilir ve işte asıl mesele budur.
Hrant Dink sokağın ortasında ‘bir çocuk’ eliyle vurulup eline tutuşturulan bir bayrakla TV’lere çıkarıldığında Rakel Dink tarihe geçen şu cümleyi kurmuştu: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan…” O gün bu karanlığa kulaklarını tıkayanlar, Ermeni’ye, Kürt’e, kadına ya da işçiye yönelen şiddeti “normal” görenler veya teşvik edenler; şimdi o karanlığın kendi kapılarına dayanışını izliyorlar.
Sistem; kadını, ötekini, azınlığı ve emeği yok saymayı bir yönetim biçimi haline getirdiğinde, şiddet sadece bir sonuç değil düzenin yakıtı olur. Bugün okullarda “daha fazla kamera, daha fazla polis, daha yüksek duvarlar” diye feryat edenlerin güvenliğin kamera, hapishane, mahkeme, polisle sağlanamayacağını; eşitsizlik ve ayrımcılığın, toplumsal yabancılaşmanın güvensizliğin temeli olduğunu anlamaları için daha kaç canın yitip gitmesi gerekecek? Bir toplumun yarısı diğer yarısını “yok edilmesi gereken bir unsur” olarak görüyorsa, o toplumun çocukları ya kurban ya da fail olmaya mahkûmdur.
Mesele düpedüz sistemdir, düzendir. Ama sistemin yakıtında bizim sessizliğimiz, örgütsüzlüğümüz, bu içine içine konuşan sinik halimiz olduğunu da unutmayalım.
Sokak ortasında kılıçla doğranan kadınlar, para için ölüme terk edilen bebekler ve çocuk yaşta katilleştirilen gençler, bu düzenin defolu ürünleri değil, bizzat çıktılarıdır.
Örgütlenmek ve toplumsal vicdanı ayağa kaldırmak yerine daha çok polis, daha çok kamera ve daha çok mahkeme, ceza ve cezaevi aramak istemek şiddet döngüsünü büyütmek dışında bir sonuç vermeyecek.
Bu karanlıktan çıkışın yolunu kendimize ve çocuğumuza daha daha ‘güvenli’ okul, mahalle, site aramakta bulduğumuz sürece şiddet döngüsünün her seferinde biraz daha büyümesi ve yakınımıza gelmesinden kurtulamayacağız.
Bu nedenle sormamız gereken asıl soru şudur: Bir bebeği katile, bir okulu suç mahalline, bir toplumu ise sessiz birer izleyiciye dönüştüren bu düzenden ne zaman vazgeçeceğiz?
Kendi küçük çözümlerimizin çaresizliğiyle faili dışarıda aramayı bırakıp aynaya bakma ve sessizliğimizi bozma zamanının gelmesi için daha ne kadar bekleyeceğiz?









