Çünkü güçlü, bilinçli ve örgütlü bir toplum, otoriter iktidarlar için bir tehdit olarak görülür. Bunun yerine yoksullaştırılmış, ahlaki değerlerden uzaklaştırılmış, birbirine güvensiz hale getirilmiş ve bağımlı bir toplum tercih edilir
Abdullah Demirbaş
Son yıllarda Türkiye, ekonomik, bilimsel ve teknolojik üretimde dünyaya yön veren bir aktör olamamanın ötesinde; giderek suç ve suç ağlarıyla anılan bir ülke görünümüne sürüklenmektedir. Bu tablo rastlantısal değil, uzun süredir uygulanan politik tercihlerin bir sonucu olarak okunmalıdır.
Yaklaşık yarım asırlık çatışmalı süreç, yalnızca siyasal alanı değil, toplumsal dokuyu da derinden dönüştürdü. Sosyolojinin temel bir tespiti burada yol göstericidir: Maddi kültür, yani teknoloji ve üretim araçları hızla değişirken; manevi kültür, yani ahlaki değerler ve zihniyet aynı hızda dönüşmez. Bu uyumsuzluk toplumda bir “anomik boşluk” yaratır. Demokratik toplumlar bu boşluğu eğitim, hukuk ve özgürlükçü değerlerle dengelemeye çalışırken; otoriter sistemler bu boşluğu bilinçli olarak derinleştirir.
Çünkü güçlü, bilinçli ve örgütlü bir toplum, otoriter iktidarlar için bir tehdit olarak görülür. Bunun yerine yoksullaştırılmış, ahlaki değerlerden uzaklaştırılmış, birbirine güvensiz hale getirilmiş ve bağımlı bir toplum tercih edilir. Bu noktada suç, mafyalaşma, uyuşturucu ve çeteleşme yalnızca birer toplumsal sorun değil; aynı zamanda birer yönetim aracına dönüşür.
1990’lı yıllarda uygulanan zorunlu göç ve yerinden etme politikaları, Kürt toplumunun demografik ve sosyal yapısını köklü biçimde sarstı. İnsanlar metropollere ve yurtdışına yönlendirildi. Ancak bu fiziksel dağıtım, toplumsal direnci ortadan kaldırmaya yetmedi.
Bunun üzerine daha incelikli bir strateji devreye sokuldu: fiziksel imha yerine toplumsal ve ahlaki çökertme.
Özellikle genç kuşaklar hedef alındı. Kimlik, aidiyet ve gelecek belirsizliği yaşayan bu kesimler; suç ağlarına, uyuşturucuya ve çeteleşmeye açık hale getirildi. Bu süreç yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamayacak kadar sistematik bir yönlendirme niteliği taşımaktadır. Böylece bir yandan toplumsal direnç zayıflatılırken, diğer yandan bütün bir toplum kriminalize edilmeye başlandı.
Geçmişte “ahlaki duruşu” ve “mertliği” ile anılan bir toplumsal kimlik, bugün bilinçli bir biçimde suçla özdeşleştirilmeye çalışılmaktadır.
Geçmişte uygulanan “denizi kurutma” politikaları—yani toplumsal tabanı ortadan kaldırma girişimleri—istenilen sonucu vermedi. Bunun yerine yeni bir strateji geliştirildi: Denizi bulandırmak.
Bu strateji üç temel eksende ilerler:
- Toplumu suçla iç içe geçirmek
- Korku ve güvensizlik iklimi yaratmak
- Ahlaki ve toplumsal değerleri aşındırmak
Böylece toplum kendi içinde çözülmeye başlar. İnsanlar adalet ve çözüm için kamusal ve toplumsal mekanizmalar yerine gayriresmi, çoğu zaman kriminal yapılara yönelir. Bu durum, hem bu yapıların güçlenmesini sağlar hem de sistemin bu alan üzerinden ekonomik ve politik rant üretmesine imkân tanır.
Son yıllarda hızlanan göç dalgaları da bu sürecin bir parçası olarak değerlendirilebilir. İnsan kaçakçılığı ağları üzerinden Avrupa ve Kuzey Amerika’ya yönlendirilen gençler, gittikleri ülkelerde ciddi ekonomik ve sosyal zorluklarla karşı karşıya kalmaktadır.
Bu gençlerin önemli bir kısmı:
- Yalnızlaşmakta
- Ekonomik güvencesizlik yaşamaktadır
- Suç ağlarının etkisine açık hale gelmektedir
Bu durum yalnızca bireysel trajediler üretmez; aynı zamanda diaspora toplumunun da kriminalize edilmesine zemin hazırlar. Böylece iki yönlü bir sonuç ortaya çıkar: içeride toplumsal yapı zayıflatılırken, dışarıda oluşan imaj üzerinden politik baskı mekanizmaları güçlendirilir.
Bu süreçle eş zamanlı olarak ideolojik bir yeniden yapılandırma da yürütülmektedir. Bir yandan mevcut toplumsal ve kültürel dinamikler zayıflatılırken, diğer yandan alternatif olarak belirli dini ve ideolojik yapılar desteklenmektedir.
Bu durum özellikle:
- Alevi toplumu üzerinde
- Kürtlerin farklı -Ezidi, Alevi, Hristiyan, Müslüman- dini ve kültürel yapıları üzerinde;
Ayrıştırıcı ve dönüştürücü bir baskı olarak kendini göstermektedir. Amaç yalnızca denetim kurmak değil; aynı zamanda toplumu kendi tarihsel, kültürel ve ahlaki referanslarından koparmaktır. Bu tabloyu yalnızca dışsal politikalarla açıklamak yeterli değildir. Toplumsal ve siyasal yapıların bu süreci yeterince okuyamaması, yeni koşullara uygun stratejiler geliştirememesi de önemli bir eksikliktir.
Özellikle dijital çağın dönüşümü karşısında eski yöntemlerde ısrar edilmesi, genç kuşaklarla bağ kurulmasını zorlaştırmıştır. Bu da mevcut sürecin daha kolay derinleşmesine zemin hazırlamıştır.
Bu sürecin aşılabilmesi için en temel ihtiyaç, toplumun bilinçlenmesi ve örgütlenmesidir.
Bunun için:
- Bilimsel ve akademik çalışmalar artırılmalı
- Sivil toplum, yerel yönetimler ve uzmanlar ortak hareket etmeli
- Diaspora örgütlenmeleri güçlendirilmelidir
- Eğitim, hukuk ve sosyal destek mekanizmaları yeniden inşa edilmelidir
Toplum merkezleri yalnızca kültürel alanlar değil, aynı zamanda çözüm, dayanışma ve yön bulma merkezleri haline gelmelidir. Bugün yaşananlar, basit bir güvenlik ya da suç meselesi değildir. Bu, toplumsal yapının çok katmanlı bir biçimde dönüştürülmesine yönelik bir stratejidir. Denizi kurutamayanlar, şimdi denizi bulandırarak onu kendi denizleri haline getirmeye çalışıyor.
Asıl mesele şudur:
Toplum bu bulanıklığın farkına varıp yönünü mü bulacak, yoksa bu bulanıklığın içinde kaybolacak mı? Cevap, bilinçte, örgütlenmede ve ortak geleceği birlikte kurma iradesinde yatmaktadır. Denizi kurutamayanlar, bugün onu bulanıklaştırıyor. Ve bulanık bir denizde herkes yönünü kaybeder.









