Bu ‘kamusal suskunluk’, sömürge şiddetinin ne kadar örgütlü olduğunun emaresidir. Devleti bir kalkan, makamı mızrak olarak kullanan haramilerin tesis ettiği bu ‘özerk mekanizma’ bir Pandora Kutusu’nu andırıyor. Kutuyu açtıkça ‘taze kötülükler’ karşınıza çıkıyor
Cevdet Konak
Dêrsim’de son günlerde tanıklık ettiğimiz “çadır tiyatrosu”, mevcut rejimin baştan sona ne kadar “dejenere” olduğunun en somut nişanesidir. İngilizlerin çok kere dile getirdiği bir aforizma var: Gerçekler inatçıdır; eninde sonunda ortaya çıkarlar. 6 yıldır “özenle” ve sistematik bir şekilde incir yaprağıyla örtülen Gülistan Doku cinayeti, adeta toprağı delen inatçı bir bitki gibi suç şebekesinin planlarını alt üst etmiştir. Devlet aygıtı içinde yer sarsıntısı yaratan, birçok netameli güç ilişkisinin ortaya çıkmasına vesile olan bu cinayeti bazı açılardan ele almaya çalışacağız.
Hiç şüphesiz Gülistan Doku’nun maruz kaldığı organize “şekavetin” bir anatomisi var. Doku’ya yapılan muamele aslında Osmanlı’dan beridir özelde Dêrsim’e, genelde ise Kürtlere dönük çok yönlü “tenkil” politikasının bir uzantısıdır. Dêrsim’in hikayesi, esasen sömürgeci şiddetin hikayesidir. Franz Fanon’un söylediği gibi “sömürgeci şiddet, yalnızca bedene değil, ruhun en derin katmanlarına da işler.” 1851 yılındaki ilk tenkil harekâtından bu yana özellikle Dêrsim’in ruhunu hedef alan bir sömürgeci şiddetle karşı karşıyayız. Nedir o ruh? Kimliktir, kültürdür, dildir, inançtır. Gülistan Doku’ya, Rojwelat Kızmaz’a, Esra Kılıçarslan’a kurulan “desise”, aynı zamanda Dêrsim’in varlığına, kadim Kirmanc kimliğine, binlerce yıllık Raya Heqî inancına, kutsal derviş mekanına kurulan bir desisedir.
Orkestra şefi olarak Sonel’in Dêrsim’de yürüttüğü özel savaş politikası, aslında 1937-1938’de Abdullah Alpdoğan tarafından da icra edilmiştir. Vali, komutan, umumi müfettiş olarak geniş yetkileri elinde tutan Alpdoğan, dönemin diktatoryasının “emirberliğine” soyunmuş; güya Dêrsim’i “imar ve temdin” için görevlendirilmiştir. Her türlü insanlık dışı yöntemi kullanan Alpdoğan, binlerce masumun katliam emrini vermiş, Dêrsim’i temdin görevini “layıkıyla” yerine getirmiştir. Tıpkı Alpdoğan gibi geniş yetkilere sahip olan Sonel, 2017 yılından itibaren vali ve kayyım olarak kentte “hüsn-i idareyi” sağlamakla görevlendirilmişti. Bir bakıma kendisine “temdin” politikasının bir benzerini uygulama ödevi verilmişti. Hatta bazı “alimler” tarafından “Xızır” muamelesi dahi görmüştü. Keza bazı siyasi portreler ise kayyım-valinin “şefkatine” methiyeler düzmüştü. Acaba o şefkatin bir özel savaş taktiği olduğunu bilmeyecek kadar siyasi şaşılık mı yaşıyorlardı! Yoksa “kayyımokrasi” ile aralarında bir münasebet mi vardı! Sömürge kişiliği bu olsa gerek. Yine Fanon’un yazdığı gibi “sömürge insanının mantığı, özgür düşüncenin ve değerlerin reddi üzerine kuruludur”. Kayyımokrasiye meşruiyet kazandıranlar, irade gaspına göz yumanlar, siyasi darbeye sessiz kalanlar özgür düşünce ve değerlerden uzak olanlardır. Bu insan türü bir “homo economicus” türüdür. Yani kararlarını bencilce ve kendi menfaatini düşünerek veren insandır. Dêrsim’i kolonyalistin “oyun alanına” çeviren de bu insan türünün sayısının artmasıdır.
Bu cinayetin ifşa olmasıyla artık kral çıplaktır! Kayyım-Vali Sonel, Ali Baba’dır; diğerleri ise Kırk Haramiler. Güvenlik birimleri, mülki amirler, bürokratlar, doktorlar Ali Baba’nın çiftliğinde hazır ve nazır bir şekilde hizmet etmişlerdir. Aralarında adeta bir “omerta kanunu” var. 6 yıl boyunca Gülistan Doku cinayetini büyük bir “iş ortaklığıyla” gizli tutmuşlardır. Bu “kamusal suskunluk”, sömürge şiddetinin ne kadar örgütlü olduğunun emaresidir. Devleti bir kalkan, makamı mızrak olarak kullanan haramilerin tesis ettiği bu “özerk mekanizma” bir Pandora Kutusu’nu andırıyor. Kutuyu açtıkça “taze kötülükler” karşınıza çıkıyor. Otoriter rejimler böyledir, kötülük üretirler, onları sıradanlaştırırlar ve toplumu kayıtsızlığa icbar ederler.
Bütün bu “çadır tiyatrosu”, aslında tek adam rejiminin imal ettiği kayyım sisteminin iflas ettiğinin en somut ifadesidir. Nasıl ki 1912 yılında Siirt Mebusu Hüseyin Kenan Bedirhan’a karşı kurulan siyasi kumpas başarısız olduysa, İttihatçı anlayış büyük ülküsüne ulaşmadıysa; günümüzde icra edilen kayyım sistemi de benzer bir akıbete uğrayacak. Tanık olduğumuz hadise, adaletin işlev kazanması değil; otoriter rejimin kendi imal ettiği sistemin çöktüğünü kabul etmesidir. Tutuklanan Tuncay Sonel değil, tutuklanan bizzat kayyım sistemidir. Yargılamayı başlatan adalet bakanı değil, irade gaspı karşısında yenik düşen tek adam yönetimidir. Artık kolonyalist güç şunu iyi bilmelidir; yerlinin denizi içmekle bitmez. Dêrsimli şair Sey Qajî’nin dediği gibi “Zulim rojê verê pirnika zalimû de zê telîyê kengerî ruweno.’’ (Zulüm birgün zalimlerin burnu dibinde bir kenger dikeni gibi biter.)
Ezcümle sömürge şiddetine karşı biz yerlilerin vereceği tek yanıt “örgütlenmedir”. Kimlik, kültür, anadili ve tüm değerleri korumaktır. Bu bağlamda Dêrsim Belediyesi’nin Eş Başkanı olarak tüm demokratik kurumları, sol-sosyalist dostları, pirlerimizi, büyüklerimizi, kadınlarımızı, gençlerimizi ve emekçilerimizi Dêrsim’in geleceğine sahip çıkmaya davet ediyorum. Özel savaş politikasını boşa çıkaracak ve bizi kurtaracak olan tek dalgıç halatı “dayanışmadır”. Atalarımızın söylediği gibi “Dêrsim’e sefer olur, ama zafer olmaz”.
“Kayyımokrasi”
Artık kral çıplak! Çadır tiyatrosunun başrol oyuncusu Tuncay Sonel’in cinayeti gizlemek için kurguladığı mekanizma… Mazlumun duvarı yumrukla yıkılmaz.








