Son dönemde iktidar temsilcilerinin ‘örgüt tümüyle silah bırakmadan herhangi bir hukuki ya da yasal adım atılmayacağı’ yönündeki açıklamaları, süreci karşılıklılık ilkesinden uzaklaştırarak, tek taraflı bir koşulluluğa indirgemektedir. Oysa barış süreçlerinin literatürü, kalıcı çözümün ancak eşzamanlı ve karşılıklı güven artırıcı adımlarla mümkün olabileceğini açıkça ortaya koymaktadır
Yusuf Baran Beyi
Yaklaşık bir buçuk yıldır kamuoyunda farklı siyasi aktörlerce “Terörsüz Türkiye” ya da “barış ve demokrasi süreci” olarak adlandırılan girişimin, beklenen siyasal ve toplumsal çıktıları üretmekten uzak bir seyir izlediği gözlemlenmektedir. Sürecin bu denli uzamasına ilişkin değerlendirmeler, ağırlıklı olarak iktidarın stratejik tercihleri üzerinde yoğunlaşmakta; özellikle söylem ile eylem arasındaki belirgin uyumsuzluk, eleştirel analizlerin merkezinde yer almaktadır. Nitekim iktidar temsilcilerinin yumuşak tonlu ve uzlaşmacı retoriğine karşın, bu söylemlerin somut, ölçülebilir ve kurumsal politika çıktılarıyla desteklenmemesi, giderek derinleşen bir güven krizine işaret etmektedir.
Sürecin başlangıcında ilan edilen hedefler ile sahadaki gelişmeler arasında anlamlı bir paralellik kurmak güçtür. Özellikle Cumhur İttifakı bileşenlerinden gelen iddialı ve yüksek beklenti üreten açıklamaların zaman içerisinde karşılıksız kalması, siyasal söylemin güvenilirliğini zedeleyen temel unsurlardan biri olmuştur. Buna karşılık, sürecin diğer tarafınca dile getirilen Türkiye’ye yönelik eylemsizlik kararları, silah bırakma yönündeki beyanlar ve örgütün feshine işaret eden gelişmeler, teorik olarak ilerlemeye açık bir zemin sunmasına rağmen; bu adımların iç hukukta, demokratikleşme alanında ve temel haklar düzleminde karşılık bulmaması, sürecin tek taraflı bir retorik çerçeveye sıkıştığını göstermektedir.
Öte yandan, iç politikada ana muhalefet partisine yönelik artan baskı mekanizmaları, yargı bağımsızlığına dair tartışmalar ve özellikle anayasal ile uluslararası yargı kararlarının uygulanmaması, sürecin demokratik niteliğini zayıflatan yapısal sorunlar olarak öne çıkmaktadır. Tüm bu olumsuz gelişmeler toplumda “bunlardan demokrasi çıkmaz” algısını yaratmış görünmektedir. Hukukun üstünlüğü ilkesinin istikrarlı biçimde işletilmediği bir bağlamda, yeni anayasal düzenlemelere dair vaatlerin inandırıcılığı da ciddi biçimde sorgulanmaktadır. Bu da; mevcut normatif çerçeveye riayet etmeyen bir siyasal iradenin, gelecekte oluşturulacak hukuki düzenlemelere bağlı kalacağına dair beklenti, rasyonel zeminde karşılık bulmamaktadır. Bu durum, yalnızca siyasal aktörler arasında değil, geniş toplumsal kesimlerde de derin bir güvensizlik üretmektedir.
Sürecin belirsiz takvimler üzerinden ilerletilmesi —“yakın vadede”, “uygun koşullar oluştuğunda” ya da “önümüzdeki bayramda” gibi muğlak zaman referansları— kamuoyunda bilinçli ve siyasi nedenlerden dolayı bir erteleme stratejisi olarak algılanmaktadır. Bu zamansal muğlaklık, siyasal sorumluluğun ötelenmesine hizmet ederken, toplumsal beklentilerin aşınmasına ve umut duygusunun zayıflamasına neden olmaktadır. Dolayısıyla söylemsel üretimin eylemsel karşılık bulmadığı her gecikme, güven erozyonunu daha da derinleştirmektedir.
Son dönemde iktidar temsilcilerinin “örgüt tümüyle silah bırakmadan herhangi bir hukuki ya da yasal adım atılmayacağı” yönündeki açıklamaları, süreci karşılıklılık ilkesinden uzaklaştırarak, tek taraflı bir koşulluluğa indirgemektedir. Oysa barış süreçlerinin literatürü, kalıcı çözümün ancak eşzamanlı ve karşılıklı güven artırıcı adımlarla mümkün olabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu bağlamda mevcut yaklaşım, yapısal bir asimetri üretmekte ve sürecin sürdürülebilirliğini zayıflatmaktadır.
Bölgesel gelişmelerin —özellikle Suriye ve İran eksenli jeopolitik dinamiklerin— iç politikaya taşınması, sürecin güvenlik merkezli bir perspektifle ele alındığını düşündürmektedir. Zaten;“terörsüz Türkiye” söylemin nedeni de güvenlikçi bir stratejinin ürünüdür. Bu çerçevede muhalif siyasal aktörlerin hareket alanının daraltılması, yerel yönetimlere yönelik müdahalelerin sürmesi ve siyasal rekabetin eşitsiz koşullarda yürütülmesi, sürecin demokratikleşme ekseninden ziyade, güvenlikçi ve siyasi çıkar endeksli bir paradigma içinde yönetildiği yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
Sonuç olarak, geçen zamana rağmen, somut ve güven artırıcı adımların atılmaması; aksine demokratik gerileme algısının derinleşmesi, hem toplumsal beklentileri aşındırmakta hem de siyasal sistemin bütününe yayılan bir güvensizlik üretmektedir. Bu güvensizlik, yalnızca iktidara yönelmekle kalmayıp, etkili ve kararlı bir siyasal alternatif üretemediği ölçüde muhalefeti de kapsayan çift yönlü bir meşruiyet krizine dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Bu koşullar altında, sürecin geleceğine dair iyimser beklentilerin yerini giderek daha eleştirel ve kuşkucu bir perspektif almaktadır. Dolayısıyla, sürecin sürdürülebilirliği; şeffaflık, hukukun üstünlüğü, yargı kararlarının eksiksiz uygulanması ve karşılıklı güvenin yeniden inşası gibi temel ilkelere bağlıdır. Bu ilkeler hayata geçirilmediği sürece, mevcut girişimin kalıcı ve kapsayıcı bir çözüm üretme kapasitesinin son derece sınırlı kalmaktan öte toplumda derin yarılmalara neden olacaktır. Mevcut gidişat, tüm muhalefet için hayli problemli olduğu aşikârdır. Edirne cezaevi kapısının önünde yapılan ortak açıklamanın, çok daha büyük, daha güçlü aktivitelerle Cumhur ittifakını uyarmak, toplum katında zorunlu siyasi bir gereklilik olduğu görülmektedir. Sosyolojik göstergeler bu yönde kendini göstermektedir. İlk adım, Demirtaş ve onun konumunda olan diğer siyasi aktörlere yönelik bir hak teslimiyetinin behemehâl gerçekleşmesi artık elzem olmuştur.









