Özgür medyanın şu sıralarda yapması gereken en önemli çalışma, bana sorarsanız Bakur’da, Başur’da ve Rojava’da süregiden Türk ordusunun askeri operasyonlarını, Türkiye’de Kürt Özgürlük Hareketi’nin legal partilerine karşı kapatma kararlarını, yine Kürt Özgürlük Hareketi’nin gazete ve televizyonlarına yönelik kapatma kararlarını ve nihayet ilk isyandan bugüne kadar savaşçı ve sivil ölümlerini “çoktur” filan gibi nicelik sözleriyle değil, somut rakamlarla ve tam sayfayı ve ekranı kaplayan ölçekte kamuoyuna duyurmak ve sonra:
“Kim kazandı, kim kaybetti” diye sormaktır.
Çünkü bu sorunun cevabı “silahsızlan ve teslim ol” anlamına gelen dayatmayı kökten çürütecektir. Askeri açıdan yaşanan yüz yıllık savaş, şu anda “yeneni ve yenileni” olmayan, pat durumu nedeniyle fiili “ateşkesle” sonuçlanmıştır. Askeri açıdan sonuç “pat durumu” olmakla birlikte tarafların stratejik amaçları açısından durum nedir?
Türk devletinin stratejik amacı, yüzyıldır tüm nüfusu asimilasyonla zorla Türkleştirmektir. Bu amaçla Kürt ulusunun varlığını inkâr etmiş, dilini yasaklamış, bu inkâr ve yasaklamaya karşı direnen askeri, politik ve ideolojik güçlerini yok etmeye çalışmıştır.
Sonuç nedir? Birincisi Türk devleti Kürt ulusunu asimile etme stratejik amacına ulaşamamıştır. Ulusun direnen askeri, politik ve ideolojik güçlerini yok edememiştir.
PKK ise yarım yüzyıllık direnişi ile asimilasyon sürecini durdurmuş, Kürt ulusunun varlığını ve dilini, fiilen devlete kabul ettirmiştir. Kürt ulusunun direnen askeri güçlerini, legal partilerini ve özgür medyasını yok etme saldırılarını püskürtmüştür. Binlerce şehit veren Gerilla dağda müzakere sürecinin nasıl sonuçlanacağını bekliyor, bilmem kaç kere kapatılan legal partilerin devamcısı DEM Parti TBMM’de ve binaları bombalanan, yazarları, çalışanları dağıtımcıları öldürülen özgür medya onlarca gazeteleriyle, onlarca televizyonlarıyla konuşmaya devam ediyor. Komployla “kullanmayı” düşündükleri Başkan Öcalan barış masasında taraflar arasındaki düşmanlığı kaldıracak biricik otorite olarak fiilen yer alıyor.
Bir de gerillayla savaşan ordunun haline bakın. Generallerinin yarısı hapiste, kurmay albaylarının yüzde doksanı tasfiye edilmiş. Ekonomi çökmüş. Sistem bir tür mafyatokrasiye dönüşmüş. CHP ile iktidar arasındaki savaş devlet krizini derinleştirmiş. İktidar ABD’nin ve İsrail’in şantajları ve baskısı altında Ortadoğu’da ne yapacağını şaşırmış.
Askeri açıdan sonuç pat durumda iken, stratejik açıdan Türk devleti amaçlarına ulaşamamış, Kürt Özgürlük Hareketi ise “inkâr ve imha” stratejisini yenik düşürmüştür.
Müzakere masasında tarafların durumu tastamam böyledir.
Ancak Türk tarafı masada devlet ve iktidar güçleriyle temsil edilirken, Kürt tarafının devletsiz oluşu güçler arasında bir eşitsizlik yaratmaktadır. Buna karşılık Türk tarafının stratejik amaçlarına ulaşamaması ve ulaşamayacağının kanıtlanması tarafların arasındaki eşitsizliği dengelemiştir.
Sonuç, masada “ne yenilen ve yenen” ve ne de “teslim alan ve teslim olan” güçler değil, eşit haklı güçler müzakere halindedir. Her devlet gibi Türk devleti de kendisine karşı silahlı ayaklanmayı bastırma ve silahlı olanları silahsızlandırma hakkına sahiptir. Buna karşılık her isyan örgütü gibi PKK de isyanlara yol açan Kürt sorunundaki çözümsüzlüğe karşı isyan hakkına sahiptir. Masada işte bu iki “haklı” güç barış ve demokrasi amacıyla bir “demokratik uzlaşma” aramaktadır.
Ama masada tuhaf işler oluyor. Sanki Başkomutan Erdoğan’ın orduları gerilla ordusuna karşı zafer kazanmış da, şimdi sıra öldürülenlerden arta kalan ve devletten “aman” dileyen savaşçıların “silahlarını bırakıp, teslim olmasına” gelmiş gibi “barış ve demokrasi” masası “savaş alanına” çevrilmektedir. Devlet ve iktidar savaşta ulaşamadığı hedefe, masada ulaşacağını sanmaktadır.
Ulaşamaz. Buna ne Başkan Öcalan izin verir, ne Kürt halkı ve ne de PKK hareketi.
“Silahsızlanın ve teslim olun” çağrısı yapanların durumu gülünçtür. Ben karikatürist olsaydım bu gülünç durumu şöyle tasvir ederdim:
Erdoğan’ın ordusu süngü takmış, tanklara binmiş, jetlerle havalanmış, dronlarını uçurmuş, “Allah Allah” nidalarıyla yeri göğü inletiyor; ama o da ne? sırtını “düşmana” dönmüş, “İmralı barış masasına gider” denilen yol levhası istikametinde koşturuyor; arkasından da Karayılan’ın ordusunun kollarını “gel de esir al” gibisinden “havaya kaldırmış, “ya Hüda, ey Raqib’’ diye haykıran silahsız savaşçıları kaçanları kovalıyor. Karikatürün alt yazısını da şöyle yazardım: “Teslim alanlarla teslim olanların resmidir.”
Teşbihte hata olmaz. İçiniz rahat olsun; bu sürecin ne “kaçanı var, ne kovalayanı”.
Baylar, kendinizle alay ettirmeyin. Yeneni ve yenileni olmayan bir savaşta ne TSK teslim olur, ne PKK. Ne Türk halkı teslim olur, ne Kürt halkı. Zaten barış masasına karşılıklı oturmuşsunuz. “Teslim ol” diyerek barış masasını savaş alanına çevirmeye kalkmak yerine, suhuletle müzakereyi sürdürün, tıkamayın, dondurmayın; Anayasal ve yasal garantilerin altını imzalayın, imzaladığınız anda gerilla da silahsız olarak dağlardan insin.
Çocuğun “Aaaa, kral çıplak” demesi rejiminizin ayıbını ifade ederken, aynı çocuğun “Aaaa, gerilla silahsız” demesi o çocuğun barışa hasretini anlatır. Türk ve Kürt halkının barışa ve demokrasiye olan hasretini giderin. Ne demişti Nâzım Hikmet?
“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim.”









