İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmeye dair AİHM’e başvuran KCDP avukatlarından Şevval Kılınç, ‘İstanbul Sözleşmesi devleti denetliyordu’ dedi
Türkiye, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 20 Mart 2021 tarihinde yayımladığı kararname ile İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekildi. Karardan bu yana kadın ve hukuk örgütleri, kararın iptali için hukuk mücadelesini sürdürüyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP), kararın iptali talebi ile başlattığı süreçte iç hukuk yollarının tükenmesinden dolayı 18 Nisan’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. Başvuruyu yapan KCDP avukatlarından Şevval Kılınç, hukuki sürece ve kadınların İstanbul Sözleşmesi’ndeki ısrarına ilişkin değerlendirmede bulundu.
Şevval Kılınç, kararın iptali talebi ile yürüttükleri hukuki mücadele kapsamında Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yaptıkları başvurunun “kişi bakımından yetkisizlik” gerekçesi ile reddedildiğini belirtti. Başvurunun AYM tarafından reddedilmesinin ardından “Etkili yargılanma ihlali”, “Ayrımcılık yasağının ihlali”, “Adil yargılanma ihlali” ve “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ruhuna tesir eden demokratik toplum ilkesinin ve hukuki güvenilirliğin ihlali” gerekçeleri ile AİHM’e başvurduklarını kaydeden Şevval Kılınç, “Aslında başvuruculuğumuzun isabetli olduğuna ilişkin açıklamalarımızı yaparak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmuş olduk. Biz İstanbul Sözleşmesi’ni yalnızca meydanlarda, sokaklarda değil, 2021’den beri hukuken de savunuyoruz ve mücadelesini veriyoruz, sonuna kadar vermeye de devam edeceğiz” diye belirtti.
‘Sözleşmeden çekildikten sonra şiddet arttı’
Şevval Kılınç, “Bizim İstanbul Sözleşmesi’ni bu kadar önemsememizin sebebi, 6284’ün aksine İstanbul Sözleşmesi ortada bir şiddet tehlikesi varken kadınları koruma altına almayı devlete gösteriyor. İstanbul Sözleşmesi’nin 4P ilkesine göre devletin; önleme, koruma, kovuşturma ve politika yapma sorumluluğu vardı. Fakat 6284’te somut bir olay olması gerekiyor. Somut olay üzerinden ancak koruma önlemleri, önleyici önlemler alınabiliyor. Ancak İstanbul Sözleşmesi böyle değil. Dolayısıyla burada İstanbul Sözleşmesi’nden çekildikten sonra kadına karşı şiddetin artması gibi bir algı oluşması ve verilerin de bu yönde bu düşüncemizi destekliyor olması kaçınılmaz oluyor” dedi.
İstanbul Sözleşmesi’ne imza atılan 2011 yılını takip eden yıllarda kadın katliamlarında azalış görüldüğüne, sözleşmeden çıkılan yıllarda ise artarak devam ettiğine dikkati çeken Şevval Kılınç, şunları kaydetti: “İstanbul Sözleşmesi, devlete ‘Şikayeti, şiddeti soruştururken azami dikkati göster’ diyordu. Devleti bu şekilde denetliyordu. İstanbul Sözleşmesinden çekildikten sonra devletin özen yükümlülüğü ortadan kalkmış oldu.”
‘Somut örnek Gülistan Doku’
Şevval Kılınç, “İstanbul Sözleşmesi yüksekten düşen bir kadın olduğunda yahut intihar süsü verilmiş bir kadın bulunduğunda, kadın cinayetinin varsayılması gerektiğini bize söylüyordu. Onun kadın cinayetiymiş gibi soruşturmanın özenle, dikkatle incelenmesi gerektiğini söylüyordu. Ancak İstanbul Sözleşmesi artık yürürlükten kalktığı noktada; bu ölümler kaza, intihar vesaire denilerek üstü kapatıldı. Bunun çok somut bir örneği Gülistan Doku’dur. Altı yıldır Gülistan Doku’dan haberimiz yok. Altı yıldır ‘Gülistan Doku nerede’? diye soruyoruz. Ve son bir bir iki aydır Gülistan öldürülmüş olabilir diye yepyeni şeyler çıktı karşımıza” ifadelerini kullandı.
‘İstatistiksel olarak kadın cinayetleri her yıl artıyor’
İstanbul Sözleşmesi’nin öneminin şüpheli kadın ölümlerindeki artışta ortaya çıktığının altını çizen Şevval Kılınç, “İstatistiksel olarak kadın cinayetleri her yıl artıyor. Ancak siyasi iktidarın tek kadın düşmanı politikası da İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi değil. 2025 yılında ‘Aile yılı’ ilan edilmesi, kadın bedeni üzerinden kadınların doğum şekli üzerinden devamlı politikalar üretilmesi, bu şüpheli kadın ölümlerinin üzerine eğilmemesi, kadın cinayetlerinin neredeyse kasten aydınlatılmaması gibi siyasi iktidarın bu bütüncül politikalarının bir sonucu olarak görüyoruz” dedi.
Sözleşme ve 6284 sayılı yasa arasındaki fark
Kadına yönelik şiddete karşı çözümcül bir politika getirilmek istenmediğini dile getiren Şevval Kılınç, “6284 sayılı kanun yeterli diye bakıyorlar ancak biz bunun böyle olduğunu düşünmüyoruz. İstanbul Sözleşmesi, şiddet tehlikesine karşı bir mekanizma işletirken, 6284’de böyle bir durum yok. Zaten en temel fark da isminden açığa çıkıyor. 6284 ailenin korunmasına ilişkin bir kanun. Yani yine aile olarak belirtiliyor. Kadının korunması diye ayrıca bir kanun olmadığını görüyoruz. İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet eşitsizliğini vurgularken, 6284’te toplumsal cinsiyet eşitliği diye bir kavram geçmiyor. Kadın-erkek eşitliği gibi ibareler kullanılıyor ve kadından önce yine ne yazık ki aile vurgusu yapılıyor. İstanbul Sözleşmesi’nde aile içi şiddet yalnızca bir evin içinde, bir hanenin içinde birlikte yaşayan insanların birbirine şiddet uygulaması olarak tanımlanmıyor. Ama 6284’te aile bireyleri ve hane ifadeleri kullanılıyor. Bu da evli olan kadın, evli olmayan kadın gibi ayrımları ortaya çıkarttığı için bütün kadınları ayrıca da LGBT Q Artı’ları koruyacak bir kanun olmaktan çıkıyor. Kaldı ki zaten kanun bu şekliyle de ne yazık ki uygulanmıyor” diye belirtti.
Şevval Kılınç konuşmasını şöyle tamamladı:
“5 yıl geçse de, 10 yıl geçse de biz İstanbul Sözleşmesi’nden hukuka aykırı şekilde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin kaldırılacağına ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanacağına olan inancımızı sürdürüyoruz. Bizim için İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararı, yok hükmündedir. Biz sokaklarda, meydanlarda, adliyelerde mücadelemizi sürdüreceğiz.”
Haber: Sema Bingöl \ MA









