12-17 Mayıs 2026 tarihinde Diyarbakır’da; Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın düzenlediği Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu gerçekleşti. Diyarbakır’ın kadim ruhu Barış ve Özgürlük Forumu’na katılan hepimizi içine aldı, sarmaladı. Şüphesiz bu büyüleyici idi.
Forumda kongre süresince barış ve özgürlük içinde üretmenin, özgürlüğü birlikte örmenin yolculuğu, bir diğer deyişle kolektif özgürlüğün teorisi; kültür, sosyal adalet temelinde, egemen sistemin tarım-su-enerji açmazından çıkış arayışları forumlar ve atölyelerle tartışıldı. Köyden diasporaya, tanıklıklardan öykülere, ideolojiden siyasete, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinden göç ve yaşam arayışlarına, sokağın futbolundan çocukların, gençlerin özgürlük süreci mizahın, dilin (Kürtçe, Türkçe, İngilizce, Ermenice), şarkıların, türkülerin renkleri ve zenginliğinde duyumsallandı, irdelendi.
Türkiye siyasetinde barış ve özgürlük süreci ne denli tıkanırsa tıkansın, siyasi iktidar süreci ne denli yokuşa sürerse sürsün, milliyetçi kodlara bularsa bulasın Diyarbakır’da her alana, yaşama barışın, umudun enerjisi yansıyor. Forum süresince bilgi ve deneyimin aktarıldığı paneller, sohbetler, atölyeler, kentin taşıdığı atmosfere eklemlenerek; barış ve özgürlük sürecinin halklar tarafından geri alınamayacak kadar dinamik sürece sokulduğu gerçeğini bir kez daha açığa çıkartı.
Tüm bu heyecan verici atmosferin yanı sıra kentin yönetiminde karşılaştığımız gerçekler ise bizleri yeniden düşünmeye ve politik sorumluluk almaya davet etti. Barış ve Toplumsal Özgürlük Forumu öncesinde kentin içinde yolların genişletilmesi için Fırat Bulvarı’ndaki yüze yakın ağacın belediye tarafından kesilme operasyonu, kentin dokusundaki ağaçların sayıya indirgenerek belediyenin ekoloji örgütleri ile yaptığı pazarlık, belediye yetkililerinin ve seçilmiş başkanların bunu yapma ısrarını kentte artan araba sayısına ve kentin büyüme hedefine bağlama çabaları ve forumun ilk gününde seçilmiş belediye eşbaşkanının sözleri forumun ekoloji politik tartışmalarına yansıdı. Daha da öteye giderek eşbaşkanın temsil ettiği temel politik kimliği bırakıp, katılımcılığı sahiplenmesi, bölgede verilen politik yaşam mücadelelerini sahiplenmek ve temsil etmek yerine bu politik tutumu yeren pozisyonu kendine uygun görmesi oldukça düşündürücü idi. Ekoloji paradigmasını, yıllardır Mezopotamya Havzası’nda halkların, ekoloji örgütlerinin verdiği mücadelelerin içinden koparan, kendi sorumluluğu, kimliği olarak görmeyen bu tutum özgürlük ideasının ekoloji politik tutumun temsil edilerek yürütülmediği, yürütülemediği gerçeğini toplumsal alana yansıttı. Yaşamın özgürlüğünün barış ve toplumsal özgürlükle ayrıştırılamayacağı, barışın inşasının da bu sorumlulukla sürdürülebileceği gerçeğini bizlere bir kez daha hatırlattı.
Bölgede ekoloji mücadelesi-özsavunma kararlılığı ile yaşamda sürerken yerel yönetim/ belediyecilik algısında sistemin öğretileri ile ekoloji politik ideanın açmazının giderek büyümesinin önüne geçemeyeceğimiz de.
Belediyelere, yöneticilerine iktidarın ruhu, dili gölge olarak düşerken, bölge halkları alanlarda yaşamı inadına savunuyor.
Gimgim dahil Varto’da JES yapımı planlanan bölgenin çevre çeperindeki köylerde yaşayanlar ve ekoloji örgütleri 18 gündür alanda çadır kurup eylem sürdürüyor. Nöbet süresince dokuz sondaj kuyusu için verilen izin süresi doldu. Son sondaj için ve aynı amaçlı verilecek yeni izinlere karşı halkın politik tutumu net.
Bu ülkede ekoloji mücadelesi politik tutumu ve kararlılığı ile öz savunmanın praksisi olarak tartışmasız yürütülüyor; Akbelen Direnişi, Varto’da JES’e hayır direnişi, Sinop’ta Nükleere Hayır kalkışması ve niceleri. Tüm bu direniş alanlarında özgürlüğü savunulan ormanlar, meralar, zeytinlikler, geçimlik tarım alanları. Ülkenin bir köşesinde termik santrallara, kömüre karşı mücadele sürerken diğerinde sistemin yenilenebilir iddiası ile dayattığı, yaşama çöken JES e, NES’e karşı yaşam savunuluyor, biri diğerine alternatif gösterilmeden, birbiri ile kıyaslanmayarak aynı saldırı sistematiğinin dama taşları olduğu gerçeği yadsımadan sürdürülüyor.
Ekoloji politik tutumla özgürlüğün süreci halklar tarafından örülürken, halkların iradesini temsil eden, söz ve kararı uygulama sorumluluğunu alan belediye yetkililerinin, seçilmişlerin bu saldırı dinamiğine rağmen sistemin dili ve politik kavramlarıyla kenti yönetme savunusunu anlamak mümkün olamıyor.
Belediyelerde seçilmişler kapitalist sistemin temel ilkeleri arasında olan katılımcılık ilkesini işleterek, yaşam alanları üzerinden belediyelerin aldığı yaşamı yok eden kararları politik perspektife uymuyor. Halklardan teslim alınan temsil yetkisini, ekolojik tutum alma sorumluluğunu bir kenara koyarak referandumlarla, anketlerle sermayenin politik aklını yeniden yeniden üretemeyiz. Araba sayısının artışını gerekçe göstererek onlarca yıldır varlığını koruyanları, canları sayılara, sökülür, dikilir metalara indirgeyemeyiz.
Bir kez daha hatırlamakta fayda var; yerel yönetimler belediyelerden oluşmuyor. Sistem bir yanı ile idari yapılarını il özel idareler vb ile yerel yönetim sistematiği içine gömüp işletip, yönetişim sistemini kurarken, diğer yanı ile işletim kodlarını ekoloji politik paradigmadan sistemli olarak kopartmakta. Seçilmiş siyasetçilerimizin bu sistematiği yerle bir edecek politik akla ve perspektife sahip olması gerekirken yetkisini tersine uygulayamaz. Bundan dönüleceğinden şüphe duymadan yönümü yeniden özgür yaşamın ve toplumsal barışın örülme kararlılığına döndürmek istiyorum.
Zaman yaşamın özgürleştirilmesi sürecini örüyor, yaşam yaşamın özgürlüğüne gebe. Yaşam alanlarında yaşananlar bize sürecin gerçeğini fısıldıyor, özsavunmalar bizleri sözü ve iradeyi birlikte üretmeye, politik tutum almaya, özgürlüğü cesaretle örmeye çağırıyor. Ezberlerimizi, sistemin kodlarını yerle bir edersek yaşamı özgürleştirmeye, barışı örmeye hazırız…









