CHP Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu ile konuştuk:
- Son dönemde ‘süper izin’ düzenlemeleriyle birlikte enerji ve ruhsat süreçleri hızlandırıldı. Varto-Karlıova hattı hayvancılığın, meraların, su kaynaklarının hayati olduğu bir coğrafya. Böyle bir yerde JES projeleri yaşam alanlarına müdahale anlamına gelir
- İnsanlar ‘Benim toprağım, benim suyum, benim geleceğim’ diyor. Bu sesi yok sayarak yapılan her proje, insanları kendi topraklarından koparan bir çevre sürgünü yaratır. Halkın rızası olmadan yapılan hiçbir yatırım ne meşrudur ne de sürdürülebilirdir
- En yoğun kaygılar üç başlıkta toplanıyor: Su, mera ve tarım. Bu bölgelerde su hayatın kendisi. İnsanlar bunu çok net ifade ediyor: ‘Su giderse biz de gideriz.’ İkinci mesele meralar. Mera olmadan, hayvancılık sürdürülemez. Üçüncü ise tarım. Ürünlerin kalitesi düşüyor
Roni Nasır Kaya
Bölgede son yıllarda hızla artan Jeotermal Enerji Santrali (JES) projeleri, enerji politikalarının bir parçası olmanın ötesine geçerek, tarım, su kaynakları ve yaşam alanları üzerindeki etkileriyle daha geniş bir tartışmanın konusu haline geliyor. Özellikle Varto–Karlıova (Gimgim-Kanîreş) hattı gibi hayvancılığın yoğun olduğu, meraların ve su kaynaklarının yaşam için kritik önem taşıdığı bölgelerde artan ruhsatlandırmalar ve “süper izin” düzenlemeleri, hem çevresel hem de toplumsal kaygıları beraberinde getiriyor. Yerel halk ve ekoloji örgütleri, bu projelerin bölgenin doğal dengesi üzerindeki olası etkilerine dikkat çekerek tepkilerini dile getiriyor. Bu kapsamda, CHP İstanbul Milletvekili ve partinin Doğa Hakları ve Çevre Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Evrim Rızvanoğlu ile görüştük. Bölgedeki JES projelerine, ruhsat süreçlerine ve yerel halkın kaygılarına ilişkin sorularımızı yönelttik.
- Bölgede son yıllarda hızla artan JES projelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de son dönemde “süper izin” düzenlemeleriyle birlikte enerji ve ruhsat süreçleri ciddi şekilde hızlandırıldı. Ve bu sadece bu bölgeye özgü değil; ülkenin her yerinde benzer bir tablo var. Ama Varto–Karlıova hattı gibi bir yerde konuşuyorsak, burası sıradan bir alan değil. Hayvancılığın yoğun olduğu, meraların kritik olduğu, su kaynaklarının hayati olduğu bir coğrafya. Böyle bir yerde JES projelerinin artması, doğrudan yaşam alanlarına müdahale anlamına gelir. Daha önce farklı bölgelerde yaşanan deneyimler de gösteriyor ki bu projeler doğru planlanmadığında suyun kalitesini bozabiliyor, tarım ürünlerinin verimini ve kalitesini düşürebiliyor, hava kirliliği ve koku gibi sorunlar yaratabiliyor. Dolayısıyla burada mesele sadece enerji değil; doğrudan yaşam meselesidir.
- JES yatırımlarının bölgede yoğunlaşmasını tesadüf mü, yoksa planlı bir tercih mi görüyorsunuz?
Ülkemizde son yıllarda enerji politikası “kaynak neredeyse ruhsat oraya” yaklaşımıyla ilerliyor. Ama kamu yararı, yerel ekonomi, ekosistem hassasiyeti çoğu zaman ikinci planda kalıyor. Bugün Türkiye’de mesele “nerede gerçekten gerekli?” değil, “nerede alan açılabilir?” sorusuna göre şekilleniyor. Varto ve Karlıova’da aynı anda geniş sahaların ruhsatlandırılması, birden fazla köyü kapsayan projelerin üst üste gelmesi bize şunu çok net gösteriyor: Bu tekil projeler değil, bir bölgenin topyekûn yatırım alanına çevrilmesi süreci. Bu artık teknik değil, doğrudan bir tercih meselesidir.
- JES projelerinden bu kadar kolay ruhsat alınabiliyor mu? Sizce kolaylık sağlanıyor mu?
İsimler üzerinden değil ama sistem üzerinden konuşalım: Bugün çok hassas alanlarda bile projeler “ÇED gerekli değildir” kararlarıyla ilerleyebiliyor. Bu da şu soruyu kaçınılmaz kılıyor: Bu süreçler gerçekten kamu yararını koruyacak kadar titiz mi yürütülüyor? Normalde böyle projelerde su, tarım, mera, sağlık ve deprem riski gibi başlıkların derinlemesine incelenmesi gerekir. Ama süreçler hızlandıkça bu değerlendirmelerin yüzeyselleştiğini görüyoruz. Dolayısıyla mesele “kolaylık sağlanıyor mu?” sorusundan öte, “kamu yararı geri plana mı itiliyor?” sorusudur. Ve sahadaki tablo maalesef bunu düşündürüyor.
- Bölge halkının rızası alınmadan yürütülen projeler sizce ne kadar meşru olabilir?
Eğer bir proje insanların yaşam alanını, geçimini, suyunu etkiliyorsa ve o insanlar buna karşıysa, o proje tartışmalıdır. Hele ki söz konusu olan, yabancı bir şirketin gelip bu topraklarda faaliyet yürütmesi ve bunun bedelini o bölgede yaşayan insanların ödemesi ise, bu tartışma daha da büyür. Biz CHP olarak halkın katılımını temel bir ilke olarak görüyoruz. Varto’da köylülerin ve ekoloji örgütlerinin süreci yargıya taşıması da bunu açıkça gösteriyor: İnsanlar “Benim toprağım, benim suyum, benim geleceğim” diyor. Bu sesi yok sayarak yapılan her proje, insanları kendi topraklarından koparan bir çevre sürgünü yaratır. Bu nedenle açık söylüyorum: Halkın rızası olmadan, yaşam alanlarını tehdit ederek yapılan hiçbir yatırım ne meşrudur ne de sürdürülebilirdir.
- Tarım arazileri, su kaynakları ve meralar üzerindeki etkiler konusunda size ulaşan şikâyetler neler?
En yoğun kaygılar üç başlıkta toplanıyor: Su, mera ve tarım. Ama bunlar birbirinden ayrı başlıklar değil; aslında aynı yaşam döngüsünün parçaları. Önce sudan başlayalım. Bu bölgelerde su sadece bir doğal kaynak değil, hayatın kendisi. İçme suyu, hayvancılık, tarım… hepsi buna bağlı. JES’lerin yoğun olduğu bölgelerde yurttaşların en temel şikâyeti suyun ya kirlenmesi ya da debisinin düşmesi. İnsanlar bunu çok net ifade ediyor: “Su giderse biz de gideriz.” İkinci mesele meralar. Varto–Karlıova hattı gibi yerlerde mera sadece otlak değildir; hayvancılığın temelidir, yani geçimdir. Mera parçalandığında ya da kullanım dışı kaldığında, hayvancılık sürdürülemez hale gelir. Bu da zincirleme bir etki yaratır: gelir kaybı, yoksullaşma ve en sonunda göç. Yani bu projeler sadece doğayı değil, doğrudan sosyal yapıyı da etkiliyor. Üçüncü ve en çarpıcı başlık ise tarım. Türkiye’de JES yoğunluğunun yaşandığı Aydın, Manisa gibi bölgelerde çok somut örnekler var. Özellikle Aydın’da incir, zeytin ve üzüm üreticilerinden gelen şikâyetler dikkat çekici. Üreticiler, ürünlerin hem veriminde hem de kalitesinde ciddi düşüşler yaşandığını söylüyor. Örneğin daha önce ağaç başına yüksek verim alınan ürünlerde ciddi düşüşler olduğu, incirin kalitesinin düştüğü, pazar değerinin gerilediği ifade ediliyor. Aynı şekilde zeytin ve üzümde de benzer şikâyetler var. Bu sadece ekonomik bir kayıp değil; o bölgenin marka değeri, tarımsal kimliği de zarar görüyor.
- Deprem kuşağındaki illerde JES projeleri ek risk yaratıyor mu?
Bu soruyu özellikle bu bölge için çok daha dikkatli sormak gerekiyor. Karlıova hattı, Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu faylarının kesiştiği en hassas bölgelerden biri. Böyle bir yerde yeraltına müdahale eden projeler söz konusuysa, bu risk tartışması görmezden gelinemez. Jeotermal faaliyetler doğası gereği yeraltı basıncıyla, akışkanlarla, sondajla ilgili. Bu da doğal olarak sismik dengeyi etkileyebilecek bir alan. Ama asıl soru şu: Bu riskler gerçekten bağımsız, şeffaf ve bilimsel şekilde değerlendiriliyor mu? Eğer bu yapılmıyorsa, o zaman risk büyür.
- JES projeleri gerçekten enerji yatırımı mı, yoksa yeni bir ekolojik talan modeli mi?
Bu sorunun cevabı teoride değil, sahadaki uygulamada saklı. Kimse JES’e kategorik olarak karşı değil. Bilimsel planlamayla, sıkı denetimle, şeffaf süreçlerle ve en önemlisi halkın rızasıyla yürütülen bir proje elbette bir enerji yatırımıdır. Buna itiraz olmaz. Ama bugün sahada gördüğümüz tablo çoğu zaman bu değil. Hızlandırılmış ruhsat süreçleri var. “ÇED gerekli değildir” kararlarıyla geçiştirilen projeler var. Halkın açık itirazına rağmen ilerleyen yatırımlar var. Ve en önemlisi, tarımın, meranın, suyun ortasında konumlanan projeler var. Bu tabloyu gördüğümüzde artık mesele sadece enerji olmaktan çıkıyor. Çünkü burada sorulması gereken temel soru şu: Bu projeler gerçekten kamu yararı için mi yapılıyor, yoksa kamuya ait doğal varlıklar üzerinden bir rant alanı mı açılıyor?
Van Gölü tehdit altında
- Bir Van’lı olarak Van Gölü’nün geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Van Gölü benim için sadece bir doğa parçası değil; bir hafıza, bir kimlik, bir aidiyet meselesi. Çocukluğumuzun, kültürümüzün, bu coğrafyayla kurduğumuz bağın en güçlü simgelerinden biri. Ama ne yazık ki bugün Van Gölü’ne baktığımızda, bu değerin aynı ciddiyetle korunmadığını görüyoruz. Kirlilik baskısı giderek artıyor. Arıtma altyapısı hâlâ yetersiz. Plansız yapılaşma, kıyı baskısı ve denetim eksikliği gölün ekolojik dengesini tehdit ediyor. Asıl sorun şu: Van Gölü hâlâ bütüncül bir anlayışla yönetilmiyor. Parça parça kararlarla, kısa vadeli yaklaşımlarla bu büyüklükte ve hassasiyette bir ekosistem korunamaz. Van Gölü’nü gerçekten korumak istiyorsak, artık şunu yapmak zorundayız: Havza bazlı bir yönetim modeline geçmek. Yani gölü sadece su olarak değil; çevresindeki yerleşimleriyle, tarımıyla, atık yönetimiyle, ekosistemiyle birlikte ele almak. Bunun için güçlü denetim, sürekli bilimsel izleme ve en önemlisi bu değeri gerçekten sahiplenen bir kamu iradesi şart.









