Kapitalizmin yapısal krizine karşı sermayenin yeniden yapılanmasını ifade eden neoliberal politikalar, toplumsal muhalefeti tasfiye etmeyi, işçi sınıfının örgütlülüğünü dağıtmayı ve sermayenin tahakkümünü sürekli kılmayı amaçladı. Neoliberalizm sistematik ve sürekli karşı devrimci politikalardır. Yarım asıra yakın çok yönlü ve radikal bir şekilde hayata geçirilen bu politikalarla asalak, çürüyen ve apolitik bir toplum yaratıldı. Doğanın ve emeğin olağanüstü sömürgeleştirilmesi gerçekleştirildi. Küresel finans kapitalin kar açlığı, yıkım, yağma ve talan üzerinden giderilmeye çalışıldı.
Bu sürecin bir başka yansıması sermayenin olağanüstü dolaşımı ve küreselleşmesiydi. Özellikle son 25 yıl içinde kompleks bir ağ şeklinde biçimlenen küresel meta-değer ve emek zincirinin oluşması, bir yandan dünyayı küresel fabrika haline getirirken ülkeleri bu fabrikanın atölyelerine dönüştürdü. Aynı süreç bir modern çitleme şeklinde biçimlendi. Somut sonuçları tarihin en büyük proleterleşme dalgasının yaşanması oldu. Yoğun ve derin bir metalaşma süreciyle birlikte gelişen bu dönemde Küresel Güney proletaryanın ana odağına dönüşürken, metropoller Marx’ın ifadesiyle kolektif ve global işçi sınıfı merkezi haline geldi. Yine aynı süreç emeğin, kadının ve doğanın yıkıcı bir şekilde sömürgeleştirilmesi olarak gelişti.
Sınıfsal antogonizmanın şiddetlenmesi
Kapitalist entegrasyonun en üst düzeye yükseldiği, kapitalist ilişkilerin küresel boyutta mutlak etki kurduğu bu süreçte, sermayenin hareketlerinde ciddi genişlemenin yanında, ticaret ve tedarik zincirleri yaygınlaştı ve derinleşti. Neo liberalizmin olağanüstü yıkıcı politikaları emeğe, kadına, doğaya ve bir bütün olarak hayata karşı stratejik saldırıları içerdi ve sınıfsal ve toplumsal çelişkileri şiddetlendirdi.
Özellikle 2008’de kapitalizmin yapısal krizi yüksek bir konjonktür olarak biçimlendi. Çoklu ve girift krizler şeklinde gelişen genelleşmiş kriz yeni jenerasyon krizlerle (sağlık krizi ve ekolojik krizle) birleşti ve derinleşti.
İran Savaşı krizin yeni bir faza geçişini tetikledi. Uzun döneme yayılan neo liberal politikaların yıkıcı sonuçları, kapitalist krizin yarattığı etkilerle birleşmesi, küresel düzeyde ciddi gerilimlerin önünü açıyor. En başta sınıfsal çelişkilerin şiddetlenmesi ve derinleşmesiyle birlikte, çelişkilerin paralel hale geldiği, iç içe geçtiği, aynılaştığı, derinleştiği ve düğümlendiği bir momentumun içine girdik.
Yani küresel düzeyde finans kapital hemen hemen her coğrafyada emeği despotik emek rejimleriyle kuşatıyor, emeği sömürgeleştiriyor ve maksimum artı değerin yaratılmasını hedefliyor. Bunun yanı sıra doğayı metalaştırılarak, sömürgeleştiriyor ve değer transfer ediyor. Kadının ve hayatın sömürgeleştirilmesi bu sürecin devamı olarak biçimleniyor. Özellikle kapitalist tahakkümün inşası ve sürekliliği için kapitalizm ve patriyarka ilişkisi stratejik önem taşıyor. Yani patriyarkal olmayan bir kapitalizm var olamayacağı gibi kapitalist yıkım ve sömürü, patriyarka ve kapitalizm ilişkisi üzerinden derinleştiriliyor.
Çelişkilerin sarmal etkisi ve düğümlenmesi
Bu çok yönlü sömürgeleştirme politikaları sonucu farklı dinamiklerle ortaya çıkmış çelişkilerin, paralel bir hal alması ve iç içe geçme durumu yaşanıyor. Aynı zamanda çelişkilerin birbirini tetiklemesinin önü açılıyor. Sistem içinde ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen çelişkiler, çelişkilerin sarmal etkisi sonucu, zincirleme reaksiyonlar yaratma olasılığını artırıyor. Başka bir ifadeyle varolan bir çelişkinin şiddetlenmesi, diğer çelişkilerin aynı derecede şiddetlenmesini beraberinde getiriyor. Bu çelişki sarmalı küresel düzeyde kriz ve patlamaların önünü açıyor. Son olarak Hindistan’da yaşanan tarihin en büyük grevi, Arjantin’de neo faşist ve anarko kapitalist yönetime karşı genel grev ve barikat savaşları, Bolivya’da COB işçi konfederasyonunun sokakları işgal etmesi somut örnekler olarak dikkat çekiyor.
Emek, doğa ve kadının sömürgeleştirilmesi çelişkilerin düğümlenmesinin önünü açıyor. Bir anlamda ekoloji, kadın ve emek eksenli mücadelenin iç içe geçmesi ve birbirine sirayet etme olasılığı artıyor. Sınıflar mücadelesinin yeni ritmi emek eksenli bir devrimci bileşkenin ihtiyacını yakıcılaştırıyor. Kapitalizmin bugün ulaştığı entegrasyon düzeyi, organik yapısı ve enterkonnekte özellikleri ve kapitalist sistemde tahakkümün dolayımlar üzerinden biçimlenmesi yeni ve yıkıcı tektonik hareketlere zemin hazırlıyor.
Yukarıdaki vurgularımız aslında mikro ölçekte, dolaylı nedensellikler üzerinden ve yerel boyutta doğabilecek bir direniş ve eylemin, hızla zincirleme reaksiyonlar yaratacağı gibi, bu reaksiyonun küresel sonuçlar doğurabileceğine ilişkin alt çizmelerdir. Benzer bir şekilde küresel bir deneyimin yerel düzeyde sarsıcı bir etki yaratması gibi… 2011 yılında seyyar satıcı M. Buazizi’nin kendisi yakma eyleminin Arap halkların ayaklanmasına yol açması anlattıklarımıza somut örnektir. Gezi Ayaklanması’nın çıkış saikleri ve yarattığı etki benzer içeriktedir. Çelişkilerin düğümlendiği ve içi içe geçtiği yüksek konjonktürde direniş ve mücadelenin dalgasal senkronların doğması olasılık dahilindedir.
Özellikle 2008 sonrası içine girilen olağanüstü momentum küresel düzeyde sınıfsal öfkeyi besliyor ve arayışları artırıyor. 1968’e benzer yeni bir özgürlük ve mana arayışının ortaya çıkabileceği bir konjonktürün içine giriyoruz. Hindistan, Arjantin ve Bolivya örnekleri isyanın ve sistem karşıtı hareketlerin mayalandığını gösteriyor.









