Marksist gelenek özgürleşmenin yolunu devlet iktidarının ele geçirilmesinde görürken, komünalist gelenek özgürleşmeyi toplumun doğrudan örgütlenmesinde aramaktadır
Rojger Botan
Modern devrimci düşüncenin ve sosyal bilimlerin en temel problemlerinden biri özgür toplum ile devlet arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı sorunudur. Marx ve Lenin tarafından temsil edilen klasik Marksist gelenek, kapitalist devletin ortadan kaldırılmasını toplumsal kurtuluşun zorunlu koşulu olarak görmüş, ancak bu sürecin proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesiyle gerçekleşeceğini savunmuştur. Buna karşılık Murray Bookchin ve Abdullah Öcalan, devletin ele geçirilmesini değil, toplumun demokratik ve komünal temelde yeniden örgütlenmesini özgürleşmenin temel yolu olarak değerlendirmişlerdir. Bu ayrım, yalnızca farklı siyasal stratejileri değil, aynı zamanda iktidar, demokrasi ve toplumsal dönüşüm konusundaki farklı ontolojik yaklaşımları da ifade etmektedir.
Marx’ın devlet teorisi, devleti sınıf egemenliğinin örgütlü biçimi olarak tanımlayan tarihsel materyalist analiz üzerine kuruludur. Devlet, toplumsal uzlaşının değil, uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin ürünüdür. Bu nedenle devletin ortadan kalkması, sınıfların ortadan kalkmasına bağlıdır. Marx’ın Komünist Manifesto’da kullandığı “egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya” kavramı, işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirerek tarihsel dönüşümün öznesi haline gelmesini ifade etmektedir.
Lenin, Devlet ve Devrim adlı eserinde bu yaklaşımı daha ileri taşıyarak burjuva devlet mekanizmasının yalnızca ele geçirilmesini değil, parçalanmasını savunmuştur. Ona göre proletarya, sömürücü sınıfların direnişini bastırmak ve sosyalist ekonomiyi kurmak için merkezi bir zor aygıtına ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle proletarya diktatörlüğü, devrim ile sınıfsız toplum arasındaki zorunlu geçiş aşaması olarak tanımlanmıştır. Lenin’in düşüncesinde devlet nihai amaç değil, tarihsel bir araçtır; ancak bu araç olmadan sosyalist dönüşümün gerçekleşemeyeceği varsayılır.
Paris Komünü deneyimi Lenin açısından bu dönüşümün ilk tarihsel örneğini oluşturur. Komün, parlamenter sistemin yerine doğrudan katılımı esas alan, temsilcilerin geri çağrılabildiği ve yasama ile yürütme işlevlerini birleştiren yeni bir siyasal örgütlenme biçimi ortaya koymuştur. Marx’ın “nihayet keşfedilmiş siyasal biçim” olarak tanımladığı komün, Lenin için proletarya devletinin ilk biçimidir. Ancak tam da bu noktada Marksist gelenek içinde çözülemeyen bir gerilim ortaya çıkar: Devletin ortadan kaldırılması hedeflenirken, bu hedefe ulaşmak için yeni bir devletin kurulması önerilmektedir.
Yirminci yüzyılın reel sosyalizm deneyimleri bu gerilimin teorik olmaktan öte tarihsel sonuçlar doğurduğunu göstermiştir. Sovyetler Birliği başta olmak üzere birçok sosyalist deneyimde proletarya diktatörlüğü, zamanla parti bürokrasisinin ve merkezi devlet aygıtının güçlenmesine yol açmıştır. Devletin sönümlenmesi beklenirken, devlet daha karmaşık ve daha merkezi bir yapıya dönüşmüştür. Böylece Marksizmin özgürleşme vaadi ile devlet pratiği arasında belirgin bir mesafe oluşmuştur.
Murray Bookchin’in geliştirdiği özgürlükçü belediyecilik ve komünalizm teorisi, bu tarihsel deneyimlere yönelik radikal bir eleştiri olarak ortaya çıkmıştır. Bookchin’e göre sorun yalnızca kapitalist devlet değildir; hiyerarşi ve tahakküm ilişkileri çok daha eski tarihsel köklere sahiptir. Bu nedenle özgürleşme, devlet iktidarının ele geçirilmesiyle değil, yerel meclisler ve demokratik komünler aracılığıyla toplumun doğrudan siyasal özne haline gelmesiyle mümkün olabilir. Bookchin’in önerdiği konfederal ağlar, merkezi devletin yerine geçecek yeni bir iktidar aygıtı değil, demokratik öz yönetimin kurumsal çerçevesidir.
Önder Abdullah Öcalan’ın demokratik modernite ve demokratik konfederalizm paradigması, Bookchin’in bu yaklaşımını Ortadoğu’nun tarihsel ve toplumsal gerçekliğiyle birleştirerek yeniden üretmiştir. Önder Öcalan’a göre devlet yalnızca bir sınıf baskısı aracı değil, beş bin yıllık uygarlık sisteminin kurumsallaşmış biçimidir. Dolayısıyla sorunun kaynağı yalnızca kapitalizm değil, toplumdan kopmuş merkezi iktidar geleneğinin kendisidir. Bu nedenle özgür toplum perspektifi devletin ele geçirilmesine değil, devlet dışındaki demokratik toplum alanının geliştirilmesine dayanmalıdır.
Önder Öcalan’ın Marx ve Lenin’e yönelttiği temel eleştirilerden biri, devlet ve iktidar olgusunun yeterince derinlikli analiz edilmemesidir. Kapitalizmin eleştirisinde büyük başarı gösteren Marksizm, Önder Öcalan’a göre devletçi uygarlık geleneğini aşacak siyasal araçlar geliştirememiştir. Proletarya diktatörlüğü fikri, teorik olarak geçici bir dönem olarak tanımlansa da pratikte yeni iktidar odakları üretmiştir. Böylece devletin ortadan kaldırılması hedefi, devletin yeniden üretilmesi sonucunu doğurmuştur.
Bu noktada komün kavramının anlamı da değişmektedir. Lenin için komün, proletarya devletinin başlangıç biçimidir. Önder Öcalan ve Bookchin için ise komün, devlet dışı demokratik toplumun temel hücresidir. Birinci yaklaşımda komün devlete giden yolun bir aşaması olarak görülürken, ikinci yaklaşımda devletin yerine geçebilecek toplumsal örgütlenmenin kendisi olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle komün yalnızca bir yönetim modeli değil, aynı zamanda farklı bir siyaset anlayışının ifadesidir.
Demokratik konfederalizm modeli bu çerçevede devlet iktidarına alternatif bir toplumsal koordinasyon biçimi sunmaktadır. Karar alma süreçlerinin yerelleştirilmesi, kadın özgürlüğünün siyasal sistemin merkezine yerleştirilmesi, ekolojik duyarlılık ve doğrudan demokrasi mekanizmaları bu modelin temel unsurlarını oluşturmaktadır. Böylece özgürlük, merkezi devletin ele geçirilmesiyle değil, toplumun kendi kendisini yönetme kapasitesinin geliştirilmesiyle ilişkilendirilmektedir.
Sonuç olarak Marx ve Lenin’in devlet teorileri ile Bookchin ve Önder Öcalan’ın demokratik komünal toplum anlayışı arasında temel ayrım, devrimci dönüşümün öznesi ve yöntemi konusunda ortaya çıkmaktadır. Marksist gelenek özgürleşmenin yolunu devlet iktidarının ele geçirilmesinde görürken, komünalist gelenek özgürleşmeyi toplumun doğrudan örgütlenmesinde aramaktadır. Paris Komünü’nün mirası da bu nedenle iki farklı biçimde yorumlanmıştır: Lenin onu yeni bir devletin başlangıcı olarak okurken, Önder Öcalan onu devlet dışı demokratik toplumun tarihsel habercisi olarak değerlendirmişlerdir.









