Almanya’daki sınıf toplumunun ve kapitalist üretim tarzının çirkin yüzü, her yıl olduğu gibi bu yıl da resmi “Federal Yoksulluk Raporu” ile kanıtlandı. “2026 Küresel Servet Raporu” Almanya’nın dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olduğunu bildirirken, “Yoksulluk Raporu” Almanya nüfusunun yüzde 16,1’inin – yani 13,3 milyon insanın – yoksulluk sınırı altında yaşamak zorunda bırakıldığını gösteriyor. Krize rağmen Almanya’da biriken zenginliğin kaymağını topu-topu beş bin kişi, yani nüfusun yüzde birinden az bir kesimi yerken, 13,3 milyon insan yaşamıyor, ancak hayatta kalıyor.
Kapitalist sınıf toplumunun değişmez kuralı olan sefalet, yaşamak için iş gücünü satmak zorunda olan çalışan sınıflar üzerindeki muazzam bir baskı aracıdır. Bu baskı aracı çalışan sınıfların farklı çalıştırılma ve ücretlendirilme koşulları nedeniyle parçalara bölünmüşlüğü ve neredeyse yok olan sınıf dayanışması sayesinde katmerleşmektedir. Çünkü güvenceli işlerde çalıştırılanlar, özellikle çekirdek kadrolar gibi işçi sınıfının imtiyazlı kesimleri, sahip oldukları konutlara, otomobillere ve banka hesaplarındaki tasarruflarına rağmen, her an “alt sınıflara” düşme korkusuyla yaşamaktadırlar.
Yapılan resmi araştırmalar yoksulluğun aynı zamanda yoksunluk anlamına geldiğini kanıtlıyor. Çünkü yoksulluk sadece maddi olanaksızlık değil, daha şiddetli bir biçimde sosyal ve sağlık açısından dezavantajlar demektir. Almanya’da yoksulluk kıskacında olan ailelerde çocuklar yoksul doğuyor, yoksul yaşıyor, yoksul yaşlanıyor ve ebeveynleri gibi nüfus ortalamasından on yıl daha erken ölüyorlar. Yoksul ailelerin çocukları sosyal ve kültürel faaliyetlerden mahrum kalmakta, eğitim ve öğrenimde geride bırakılmakta ve doğrudan ya düşük ücret sektörüne ya da sonu cezaevi olan suçlara sürüklenmektedirler. “Yoksulluk Raporuna” göre, yoksulluk sınırının altında yaşayanların neredeyse yarısı, yani yüzde 44,2’si “çalıştırılamayanlar” kategorisinde listelenmişler. Bu kategoriye bilhassa çocuklar, gençler ve yaşlı veya hasta bakımı yapanlar girmekte. Bakım sigortasındaki kesintiler ve bakım evleri ücretlerinin ödenemez seviyeye gelmesi hem bakıma muhtaç olanları hem de onlara bakan aile fertlerini daha da yoksullaştırmakta, yoksunluğa sürüklemektedir.
Emekliler yoksullar arasında ikinci büyük kesimi oluşturuyorlar, ki bu durumdan özellikle kadın emekliler olumsuz etkilenmekte. Yoksul kesimlerin yüzde 19,5’i emeklilerden oluşuyor, yani 45 yıl sigortalı çalışmak dahi yaşlılıkta yoksul kalmanın önüne geçemiyor. Çünkü tam gün çalışmak da ortalama emekli maaşını alabilmek için yeterli olmayabiliyor. Erkeklerden ortalama yüzde 20 daha az maaş alan kadınların, yeniden üretim için harcadıkları zamanı emeklilik hesaplamalarına katamamakla birlikte, genellikle düşük ücret sektöründe çalıştıklarından, yaşlılıkta yoksulluktan kurtulabilmeleri zaten zor. Rapora göre yoksul kesimlerin arasındaki üçüncü büyük grup, yüzde 19,9 ile tam gün çalışanlar. Resmi veriler tam gün çalışıp sosyal yardım almak zorunda kalanların sayısının 1 milyonu aştığını belirtiyor, ancak sosyal yardım hakkına sahip olmayan düşük ücretlilerin sayısı daha da fazla. O açıdan düşük ücret sektörünün giderek yaygınlaşmakta olduğu düşünülürse, tam gün çalışmaya rağmen yoksulluktan kurtulamayanların sayısının artacağından hareket edebiliriz.
Durum böyleyken, Federal Hükümet çalışan sınıfları düşük ücretli işleri kabul etmeye zorlayan tedbir kararları alıyor, çalışma ve ücretlendirme koşullarını zorlaştırıyor, emeklilik yaşını 70’e çıkartmak, sağlık sigortasında eşlere ve çocuklara tanınan aile sigortası haklarını kaldırmak, sosyal bütçelerde daha fazla kesintiler gerçekleştirmek istediğini ilan ediyor. Yaşamın her alanı militarist dönüşümün boyunduruğu altına sokulur, bütçeler aşırı silahlanmaya ayrılır, toplum savaşa hazırlanır ve demokratik haklar rafa kaldırılırken, çalışan sınıflar üzerindeki baskılar artmakta, sosyal haklar budanmakta ve baskı aracı olarak sefalet yaygınlaştırılmaktadır. Almanya’daki egemen sınıfların alenen yukarıdan yürüttükleri topyekûn sınıf savaşını adıyla sanıyla anmak, aşağıdan sınıf mücadelesini başlatmak için daha ne gerekiyor bilemiyoruz. Ancak “vatan cephesinde” itaatkar kullar kitlesi sessizliğini sürdürdüğü müddetçe, kapitalist vahşetin daha fazla örneğine tanık olacağımızı biliyoruz.









