7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da 36. NATO zirvesi yapılacak. 9-20 Kasım tarihlerinde de Antalya’da Tarım İl Müdürlüğü’nden Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na devredilen Aksu ilçesindeki 1.1 milyon m2’lik alanda inşa edilecek EXPO alanında COP 31 taraflar arası iklim zirvesi olacak. Hatırlayacağınız gibi bu alanda önce inşaat başladı. Bir süre sonra 64 bin metrekarelik tarım arazisi hakkında acele kamulaştırma kararı çıkarılarak inşaat alanına eklendi. 8 Mayıs’ta Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı ile EXPO alanının kuzeyinde yer alan özel mülkiyete ait 10 ayrı parsel TOKİ tarafından kamulaştırıldı. Bu kamulaştırmadan sonra bu kamulaştırma için orman ekosisteminin çevre çeperindeki yerleşim alanlarının kamulaştırma yasa değişikliği önerisi TBMM’ye sunuldu.
İki zirvede de Türkiye ve Ortadoğu’da yaşam yeniden şekillendirilecek. Yaşamın üstünde yürütülecek hegemonyanın finansal ve siyasi kararların çıkartılması, yöntemlerinin belirlenmesi, doğal ve kültürel varlıkların sermaye birikimine sokulması ortak hedefleri.
2026 yılı içinde siyasi iktidarın yürütücülüğünde sürecek bu hegemonya inşası ülke içinde de Ortadoğu’da da son birkaç yıldır hummalı bir biçimde yürütülüyor aslında, hepimizin tanıklığında, yaşamının tam içinde. Ortadoğu’da savaşlar, soykırımlarla sürerken yaşama alanlarının gaspını yaşıyoruz. Türkiye’de sular ticarileştirilerek el konulan her yer, her su havzası delik deşik edilerek extraktivizimle yeraltı JES’lere, petrol ve maden işletmelerine, ulusal ve uluslararası sermayenin paylaşımına açılıyor. Doğal alanlar, ormanlar, tarım alanları, deniz ekosistemleri inşaat ve enerji şirketlerinin artı değer üretimine teslim edilerek yaşama sunduğu işlev yok ediliyor.
COP31’in tartışma konularına baktığınızda iddialar çok albenili, bir o kadar da yapılacak sömürünün derinleşeceğinin ipuçlarını taşıyor. Sıfır Atık ve döngüsel ekonomi, iklim finansmanı, kuraklık ve aşırı hava olaylarına dayanıklılık, yenilenebilir, temiz enerji yatırımlarına yönelinmesi birkaç temel tematik alan olarak beyan edilmekte.
NATO zirvesi ve COP31 zirvesi ile aslında bölge için yapılmasını planladıkları uluslararası sermaye ve politik hegemonya çarkının yöntemleri dünya halklarına duyurularak yönetişim mekanizmasını yürüten ulus devletlerin paylaşımına sokulacak. Türkiye bu bölgesel paylaşıma ev sahipliğini can siperane sürdürecek. Bu iki politik süreçte de masaya yatırılacak ve üzerinde planlar yapılacak merkezi bölge Türkiye ve Ortadoğu. Zirvelerin ev sahipliğini üstlenen siyasi iktidar NATO ve COP zirvelerinde vereceği tavizler için her yeri talan mekanizmasına sokarak ön hazırlıklarını sürdürüyor.
Hatırlarsanız siyasi iktidar 2009’da sermaye ve STK’ları ve de dönemin yandaş bilim insanları ile birlikte Dünya Su Konseyi’nin beşinci forumuna ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, ‘sular satılmayacak bu zirve bununla ilgili değil, yalan söylüyorlar’ demişlerdi. Ve planlananların gerekçesini bağırarak duyurmuşlardı; Kıtlık senaryoları, sular boşa akıyor iddiası ile HES’lerle suların akışına sermayenin kelepçesini vurmayı hedefleyerek. Vurdular da.
Bugün akamayan derelere kuru dere tanımı yaparak derenin su havzaları yapılaşmaya açılıyor. 2009’da yalan olduğu iddia edilen sular bugün ticarileştirildi. Su havzaları yeşil ekonominin de, yenilenebilir olmadığı belirtilen diğer üretimlerin de paylaşımına sokuldu. Sel ve yok oluş rejimini üreten siyasi kararlarla, enerji, inşaat, maden şirketlerinin paylaşımına açılan su havzalarında yaşayanlar yaşam mücadelesini sürdürüyor.
Siyasi iktidar şimdi hummalı biçimde bu havzalarda suyu sektörler arasında nasıl pay edeceğinin yol haritasını çıkarıyor. Yönetişim mekanizması -devleti, yürütücüsü siyasi iktidarı, şirketleri ve STK’ları ile- zirveler öncesi iç düzenlemelerini tamamlıyor. Sermayenin çarkına sokulan su havzalarındaki yeraltı ve yerüstündeki tüm suların paylaşımı planlanıyor. Böylece paylaşım zirvelerine hazırlıklar sadece alanda inşaatlarla değil, talanı destekleyecek kararnameler ve yasalarla tamamlanmış olacak. Bizler vazgeçmiyoruz.
Yalanları ile örttükleri gasp ve sömürü mekanizmasına seyirci kalmıyoruz.
Denizli’de 13 Haziran 2026’da sektörlerin su ve su havzasını paylaşımı üzerinde kurulmaya çalışılan sektörel su tahsisi girişimine karşı havzalarda politik örgütlenmesini yürüten demokratik örgütleri, Büyük Menderes İnisiyatifi’nin, Muğla Su İnisiyatifi’nin, EgeÇEP’in, TMMOB Denizli İKK’nın çağrısı ile Mimarlar Odası konferans salonunda Su Havzalarında Sektörel Su Paylaşımına Karşı Yaşamın Korunması Forumu’nda buluşuyoruz. Bu forumda su havzalarında yaşamın gaspını yapılandıracak bu planlama ve girişimlere karşı politik tutum belirlenecek. Her havzanın ortaklaşarak yürüteceği ve yaşamın üstünde süren siyasi, ekonomi politik uluslararası girişimlere karşı örgütleneceği özsavunma mekanizmaları tartışılacak. Yaşamın özgürlüğü için bir arada yürütülecek değişim süreci başlatılacak.
Basına ve ekoloji, meslek ve emek örgütlerine yapılan çağrıyı bu nedenle buraya bırakıyorum. Yolunuz düşerse Denizli’de ilk forumunda ve su havzalarının özgürlük yolculuğunda buluşmak üzere:
“BATI AKDENİZ, BÜYÜK MENDERES, KUZEY EGE SU HAVZASI PLANLARI ile Sular; sektörler arası paylaşıma açılmaya ve yaşamımız yeniden düzenlemeye çalışılıyor.
Su, yaşam hakkıdır. Ancak sektörel su tahsis planlarıyla sular, havzaları ile birlikte kamusal bir değer olmaktan çıkarılıp şirketlerin kontrolü altına alınmaya çalışılıyor. Havzalarda yaşam ekonomi politik ve siyasi kararlarla yeniden düzenleniyor.
Suların ve Havzaların sermaye alanı olarak değil yaşam için var olduğunu, şirketler paylaşım planlamalarına karşı sözümüzü ve kararlarımızı, politik tutumumuzu tartışmak için bir araya geliyoruz. Düzenleyeceğimiz foruma ve basın toplantısına tüm basın emekçilerini, emek, meslek ve ekoloji örgütlerini, kamuoyunu davet ediyoruz.”








