• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
11 Haziran 2026 Perşembe
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Gündem Güncel

Akademisyen Güneş Daşlı: Geri dönecek gerillalara politik özne olabilecekleri alanlar açılmalı

11 Haziran 2026 Perşembe - 14:30
Kategori: Güncel, Manşet

Dünya deneyimlerinde çatışma-çözüm süreçleri üzerinden Türkiye’deki sürecin olası riskleri ve çözümlerine dair konuşan akademisyen Güneş Daşlı, ‘Bu kadar uzun süre politize olmuş kişilerin döndükleri zaman da politik özne olabilecek alanların açılması gerekiyor’ dedi

Barış ve Demokratik Toplum Süreci, PKK’nin fesih ile silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı gibi tarihi adımların ardından, geldiği aşama itibariyle yasal ve hukuksal adımların atılmasını bekliyor. Süreç bağlamında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın, bir yol haritası sunduğu kamuoyuna yansırken, özellikle “çerçeve”, “kod” ve “kök” yasa olarak tanımlanan, niteliği siyasete geçişin önünü açan ve sorunun “köklerine” odaklanan bu yol, bir yasanın çıkması odağında bulunuyor.

Dünya deneyimlerinde çatışma çözümü süreçlerinde, geçiş yasalarının özelliği, dünya deneyimleri eşit muhataplık sorununu nasıl çözdü, en önemli ayaklardan biri olan geçiş dönemi adaleti nasıl sağlanmalı ve çıkarılacak yasal güvencelerin özelliklerinin nasıl olması gerektiğine dair geçiş dönemi adaleti alanında çalışmalar yürüten Güneş Daşlı, Türkiye’de ki mevcut sürecin olası riskleri ve çözümlerine dair konuştu.

Güneş Daşlı, şu anda İngiltere’de Loughborough Üniversitesi Uluslararası İlişkiler, Siyaset ve Tarih Bölümü’nde Cara araştırma görevlisi.  Suriye’deki geçiş dönemi adaleti sürecinde diasporanın çabalarına dönük araştırmalarının yanı sıra geçiş dönemi adaleti, çatışma, toplumsal cinsiyet ve barış, eleştirel güvenlik çalışmaları ve Ortadoğu siyaseti konularında ders veriyor.

  • Türkiye’de Kürt sorunun demokratik temelde çözümüne dair bir süreç yürütülüyor. Süreçte ilk atılan adımlar PKK tarafından geldi. Silahlı mücadeleyi sonlandırma kararı alan örgüt, beraberinde fesih kararı da aldı. Sürecin başlama koşulları ve geldiği aşamaya dair neler söylersiniz?

Süreç devam ediyor ve zorluğu barındırıyor. Biraz da dışarıdan baktığımız zaman, mesela 2013-2015 dönemine göre daha ileri bir aşamada. Yani o zaman sadece heyette yer alan kişileri koruyacak bir çerçeve yasa çıkarılmıştı. Şimdi biraz daha ileri, yani bütün eksikliklerine rağmen yeniden eve dönüşleri, geri dönüşleri sağlayabilecek tema olarak daha kapsamlı bir yasa tartışır hale geldik. Bence bu anlamda ileri bir aşamada.  Bunun dışında, genel olarak dünyaya baktığımızda çatışma çözümü, barış inşası, barış anlaşmaları konularında ne oluyor diye baktığımızda aslında tam tersine giden bir dünya var. Yani savaşların arttığı, bölgesel çatışmaların, gerginliklerin çok daha fazla olduğu bir döneme giriyoruz.

Maalesef ki; Birleşmiş Milletler (BM) gibi kurumların, barışı inşa etme konusunda inanılmaz pasifleştiği, tercihen de böyle bir yere gittiği bir dönem. Daha önceden konuşacaksak Kuzey İrlanda gibi yerlerde çok önemli rol oynamış Avrupa Birliği (AB) gibi önemli uluslararası aktörlerin tam tersi bu süreçlerde artık barışa pek de yatırım yapmadığı, barışa yönelik çalışmalarını, politikalarını yöneltmediği; daha çok güvenlik, mültecileri engellemek ya da en fazla insani yardım üzerinden yürütüyorlar. Şimdi dünya böyleyken Türkiye’de barış süreci var. Aslında bütün dünya savaşa doğru yönelirken barışın konuşuluyor olması ve barış sürecinin olmasının, olumlu ve önemli olduğunu düşünüyorum.

  • BM ve işaret ettiğiniz AB gibi diğer kuruluşların artık barışa pek de yatırım yapmadığını söylediniz. Bir politika değişikliğine mi gidildi?

Bunun tabii çok büyük sebepleri var… Devlet, iktidar hele ki silahlı çatışma, etnik çatışma olan yerde, zaten baskıcı bir hükümet ya da devlet tarzı bekleriz. Ama özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası ve Soğuk Savaş sonrasında BM’nin, AB’nin ve birçok kurumun Oslo gibi, Norveç gibi aktörlerin biraz daha aktif rol aldığını ve bazı koruma mekanizmaları kurulduğunu görüyoruz ve BM öncüydü. BM’nin barışı inşa birimleri, barışla ilişkili olan birimleri kurulmuştu. Bazen bu müzakerelere yardımcı olabiliyordu ya da kolaylaştırıcı olabiliyordu.  Bu birazcık 90’larda Kuzey İrlanda, Güney Afrika gibi çözümlerde gördüğümüz etkilerdi ve olumlu sonuçta da alındı. Bir sürü eleştiriler de var.

2000’lerle birlikte tabii ki küresel neoliberalleşmenin çok hızlanmasının da etkisiyle, bunun savaş ekonomisi, savaş teknolojisine yönelik etkisiyle de ilişkili olarak büyük bir değişim yaşandı. Ve özellikle Sri Lanka deneyimi, 2008 önemli bir deneyimdi.

  • Sri Lanka deneyimi bir kırılma noktası mı oldu?

Çok büyük bir kırılma. Aslında Oslo vardı, Norveç sürece dahil olmuştu. Süreç görece olumlu başlamıştı. Hükümet ve Tamil azınlık grubunun silahlı örgütüyle ve hatta AB’den fonlar da gitmeye başlamıştı işte oradaki sivil toplum örgütleri daha aktif bir şekilde çalışabilsinler diye. Ama hükümetin bir süre sonra karar değiştirmesi ve AB’nin bu konuya olan ilgisinin tamamen geri çekmesiyle birlikte aslında bir katliamla sonuçlandı. Ama bunu hükümet ve Sri Lanka bir barış olarak deklere etti. Bu negatif barış bile diyemeyeceğimiz aslında katliamla, sadece azınlık grubunu bastırarak ‘sorunu hallettim’ diyen bir yöntem. Ama bu yöntem tabii ki çeşitli gelişmeler, dünyanın sağcılaşması, giderek otoriterleşme gibi şeylerden kaynaklı bir tarza, modele ve bir örüntüye dönüştü aslında. Dolayısıyla aslında biz kabaca 2008 Sri Lanka deneyiminin biraz daha bir kırılma noktası olarak işaret ettiği şekilde, artık barış süreçlerinde çok daha otoriter yöntemleri görebiliyoruz. Müzakereden kaçan yöntemleri daha çok görebiliyoruz. BM gibi uluslararası aktörlerin, yani bu konuda sorumluluğu başat olan aktörlerin çok da rolünü oynamadığı, giderek geriye çekildiği bir yere doğru gidiyor.

  • Bu aktörlerin rolünü oynamaması bir tercih mi zorunluluk mu?

Bir mecburiyet değil, bir tercihe yönelme durumu var. Türkiye’deki barış sürecine dair hükümetin üzerine düşenleri yapmamasına dair bir uyarıya asla dönüşmüyor. AB ile birçok ilişkisi olan Türkiye gibi bir ülkede ve Orta Doğu’da önemli bir hale gelmiş bir ülkede, 40-50 yıllık bir savaşla ilgili bir barış süreci konuşuluyor.  Ama bu şuan AB’nin gündeminde değil. Yani Kürtler zorlamadığı sürece aslında İngiltere’deki parlamentonun da gündeminde değil.

BM’den tek tük açıklamalar duyduk o kadar.

Halbuki; bu kadar kritik ve tarihi bir çatışmanın sonlanması mevzusunda biz daha fazla söz duymalıydık. Kolombiya sürecinde olduğu gibi. Çünkü bunlar sembolik bile olsa kesinlikle bu sürecin daha çok tartışılmasını, biraz derinleşmesini sağlar. Ama şu an daha dar ve uluslararası aktörlerin asla dikkatini çekmeyen bir süreç olarak devam ediyor. Bunu asla şaşkınlıkla karşılamıyorum.

  • Peki, bu durumun kendisi yani AB, BM gibi kuruluşların gündeminde olmaması, bu konudaki rolünü oynamamaları Türkiye’ye nasıl etki ediyor?  

Kesinlikle bu otoriter yönelimleri görüyoruz. Uluslararası bağlamda bu otoriter yönelimler her zaman vardı ama bu dönem daha tipik, daha küresel trendle birlikte gidiyor. Tabii ki burada yeni bir durum var ama özü olarak çok yeni bir durum değil. AB, Türkiye’ye kendi politik çıkarları üzerinden yaklaşıyor. Yani bu barış AB’nin gündeminde değil. Uluslararası kurumların ve özellikle batı kurumlarının tutumu, Türkiye’yi hesap vermekten azade tutuyor.

  • Bununla ilgili verebileceğiniz bir örnek var mı? 

Örneğin; şuan Almanya’da evrensel yargılamalar var. Özellikle Suriye’de işlenen savaş ve insanlığa karşı suçlar ile ilgili. Ve oradaki uluslararası ve Alman hukukçuları tarafından, 2018’de Türkiye’nin  ‘Zeytin Dalı’ diye isimlendirdiği bir operasyonla, Afrin’e girerek işlediği savaş suçları tespit ediliyor.  Ve 2018’den bu yana çok ciddi deliller toplanmış durumda ve 2024’te Almanya’daki bir mahkemeye başvurulmuş. Türkiye’nin burada işlediği suçlar var. Dava açılması lazım. 2024’ten beri bu dava açılmadı. Yani bu dosya bir şekilde bekletiliyor. Ama bir yandan bakıyoruz; Esad rejiminde işkence yapmış onlarca kişiye dava açıldı Almanya’da. Hemen yargılamaların sonuçlarını da çıkardı. Demek ki aslında açabiliyor ama Türkiye söz konusu olunca açmıyor.

  • Neden açmıyor?

Çünkü şu an güncel durumda Almanya, Türkiye ile bir diplomatik kriz yaşamak istemiyor. Türkiye’nin işleyeceği ya da işlemeye istekli olabileceği ihlallere dair bir göz yumma oluyor. Ben şu anki hükümetin zaten sorumluluktan kaçmaya çok yatkın olduğunu düşünüyorum. Bu göz yumma halini, biraz da bir onay haline getirip, tamamen istediği gündeme dair dayatmaya yönelebiliyor.

  • Umut hakkını da örnek verebilir miyiz? Özellikle devam eden süreç bakımından eşit müzakere koşullarının önemli olduğu bir noktada, Türkiye adım atmaya zorlanmıyor. Bu konudaki yorumunuz nedir?

Genel çerçevede burada bir yavaşlık, isteksizlik vs. olduğunu görebiliyoruz. Tabi ki; uluslararası kamuoyunda Türkiye, Kürt sorunu, Türkiye’deki iç meseleler her zaman gündemde olamıyor. Her devletin, bölgesel aktörün kendi gündemi var. Ama biz barış süreçlerini, müzakere süreçlerini -eğer gerçekten üzerinde durulursa- bir dönüşüme, bir değişime yol açabilecek, kristal zamanlar olarak görüyoruz. Tam da bu zamanlarda biraz uluslararası aktörler rolünü oynayabilirse, aslında bir kaldıraç görevi üstlenebilir ve bu devam edebilir. Umut hakkı çok temel bir hak. Bu sürece özgü bile olmaması, bu sürece bağlı olmaması gereken bir hak. Bunda bile AB, uluslararası insan hakları standardı çerçevesinde söyleyebileceği şeyi net bir şekilde söylemiyor. Avrupa’daki siyasetçiler, özellikle Kürt siyasetçiler tarafından çok daha fazla dile getirilmesi gereken bir nokta.

  • AB bu süreçte nasıl bir rol oynamalı?

Destek olabilir, bu destek kısmı sembolik açıklamayla olabilir, belli fonları aktarmak üzerinden olabilir. Uzmanlık verebilir, kapılar ardında arabulucu olabilir. Bakın; Suriye’deki Şara hükümetinin başa gelmesinin en büyük sebebi İRA sürecinde kapı arkasında İngilizlerle arabuluculuk yapan kişinin Şara ile görüşmesi ilgili bir şey. Dolayısıyla illa açıktan bile olmasa bu tarz böyle üçüncü göz çok da etkili olabilir.

  • Genelde silah bırakma gündemi müzakereler yürütüldükten ve kimi güvence verici adımlar atıldıktan sonra olur. PKK ise, sürecin başında böyle bir adım attı. Bu ne anlama gelir, dünya deneyimlerinde benzer örnekler var mı?

Özellikle batıdaki çatışma çözümü örneklerinde, -işte İspanya’daki ETA, Kuzey İrlanda’da İRA deneyimine baktığımızda; hatta güncel en yakın Kolombiya deneyimine baktığımızda- genelde müzakereyle, “zincir yöntemi” de diyorlar, farklı adları da olabiliyor. Silahlı örgütten bir adımın gelmesi, sonra karşıdan devletin bir adım atması gibi bir yöntem kullanılabiliyor. Mesela Kolombiya’da silah bırakma çok sonra gerçekleştirildi. Yani yasal güvenceler yapıldı, ortam sağlandı.

Çünkü sadece mevzu pat diye insanların geri dönmesi değil ya da sadece yasal mevzuat değil. Onlar döndüğünde bir polisin bir anda ona hiç hazırlanmadığı bir şekilde bir eski gerillayı sokakta gördüğünde ne yapacağını bilemiyoruz. Belki bir linçe dönüşecek. O kişilerin hayatları aslında tehlikeye mi atılıyor? Yasa çıkmış olsa bile olabilir. Dolayısıyla bir hazırlık olması lazım. Toplumu hazırlama, kurumlarını hazırlama, polis teşkilatını hazırlama vs. Hiç böyle bir hazırlık yok. Ama dünya deneyimlerinde örneği var aslında yani. Mesela Nepal bu örneklerden biri.

  • Nepal’de süreç nasıl gelişti? 

2000’lerin başında Marksist silahlı örgüt; artık savaşmaktan vazgeçtiğini ve müzakereye açık bir şekilde sonraki çalışmalarını yürütmek istediğini deklare etti. Ve o zamanki hükümetle müzakere ederken, silahı baştan bırakıyor. Biraz hükümetin ve oradaki Nepal devletinin de isteği üzerine. Dolayısıyla bu deneyimler var. Ama bu deneyimin risklerini biliyoruz.

  • Silah bırakma sonrası ile ilgili bir güvence verilmiş miydi?

Tabii ki silah bırakma şöyle bir müzakere içerisinde kuruluyor; yasal düzenlemeler yapılacak, oradaki tarihsel eşitsizlikleri giderici reformların yapılması ve anayasanın dönüştürülmesi, eşitlikçi ve demokratik bir anayasa talebi yapılıyor ve hükümet buna söz veriyor ama silah bırakmadan sonra bunlara dair adım atmıyor. Böyle bir kocaman risk var.

  • Peki bu durum Nepal’de nasıl sonuçlar doğurdu?

Çok olumlu sonuçlar da olmadı tabii ki. Ama tabi oradaki bağlam çok farklı. Çünkü bir yandan oradaki silahlı örgüt de yıpranmıştı. Halktan desteğini kaybetmişti. Dolayısıyla silahsızlanma gerçekleştiğinde, devletin yapması gereken reformları söz verdiği halde yapmamasından kaynaklı; çözülmemiş, mağdurların hiçbir şekilde adalete ulaşamadığı, hala kayıp yakınlarının adalet için şu an inanılmaz mücadele ettiği bir deneyime dönüştü. Nepal’de sonradan gelen hükümetler birkaç reform yaptı ama o süreç bir türlü tamamlanmadı ya da demokratik bir dönüşüme yol açmadı.

  • Bu risk Türkiye’de yürüyen süreç açısından da var mı?

Benzer bir risk Türkiye için de kesinlikle var. Kürt hareketi bu riski görüyor, okuyor zaten. Devlet, sözünü tutmayacağına dair de emareleri şimdiden veriyorken, bu risk var. Bu riski de tabii ki dengeleyebilmek lazım. Hani toptan bir reddediş değil. Çünkü dediğim gibi bağlam farklı. Bence Kürt hareketi kendine güveniyor. Orada devletin tutumundan bağımsız kendisi için bir siyaset yapma biçimini dönüştürme isteği var. Yani kendi gündemi var orada. Bence önemli oldu o gündemini kurması. Ama kendi gündemini kurarken bir yandan da bu müzakereyi kazanımlarla da sonuçlandırmak istiyor. Ve bunu dengelemek tabii ki çok büyük bir gerilim ve büyük bir zorluk içeriyor Özellikle de şu andaki Türkiye’nin otoriter baskıcı yapısı altında epey zor.

  • Türkiye’deki süreçle ilgili Meclis’te bir komisyon kuruldu ve ortak bir rapor çıktı. Ama gereği henüz yapılmadı. Sürecin Meclis zeminine getirilmesi barış süreçleri açısından nasıl bir önem taşır? Dünya örneklerinde parlamentolar nasıl rol oynadı?

Tabii ki; önemli ve sonuçta somut bir adım atıldı. Bu görüşmelerin bir çıktısı olduğuna dair bir şey olması, Mecliste en azından bu konu ile ilgili tartışacak zemin oluşması önemli. Dünya süreçlerinde de parlamenter komisyonların rol oynadığı birçok süreç var.  Ama parlamento, siyasetin iradesinin olduğunu gösterir adımlar için kullanılmalı. Bunun ötesinde sivil toplumun dinlenilmesi, mağdurların orada gelip ifadelerini, hikayelerini anlatabilmesi, bu topraklardaki katmanlı eşitsizliklerin konuşulabiliyor olması, araştırma yapılması, gerekirse inceleme yapılması bunlar bağımsız komisyonlara bırakılmalı.  Çünkü parlamento siyasi iradeyi gösteren, yasa yapıcı bir kurum olarak tabii ki rolünü oynamalı. Ama bunun ötesinde bağımsız kurumlar olmalı.

Bu bağımsız kurumlar, Türkiye’de kabul gören, ileri gelen, toplumsal liderlerin, insan hakları aktivistlerin, mağdur yakınları, ailelerin olduğu her iki taraftan da olabilir. Yasaya dayanan ama bağımsız kurumlar. Kendi gündemini kendisi belirleyebilir, Meclis başkanının yönetmediği, herhangi bir milletvekilinin yönetmediği komisyonlar kurulması lazım. Ama burada daha çok o gücü elinde tutma refleksi görüyoruz.

  • Devlet Bahçeli de açıkladığı “yol haritasında” süreci takip etme adına yasama ve yürütme içerisinde ayrı iki komisyonun kurulacağını belirtmişti. Birinde siyasi parti temsilcileri birinde bakanlar olacak. Baktığımız da sivil toplum yine yok…

Tabii ki; bu komisyonların kuruluyor olmasının bir anlamı var. Belli ki bu tartışmalar yapılmış ki İmralı’da eviriliyor. Yani bu Kürt tarafının tam istediği bir şey mi, tabi ki bunu bilemiyoruz. Muhtemelen değil ama bir şeye ikna edilmişti. Devlet bir adım atmaya ikna edilmiş. Ama zaten parlamentonun bile işlemediği bir yerde bakanlık ve meclisin altında olacak bir komisyon, açıkçası çok yeni bir şey. Ne söyler, ne üretir kısmında çok fazla bana bir ümit vermiyor, heyecan duyulmuyor. Hali hazırda sivil toplum içerisinde aktif olarak bu sürece katılmak isteyen gönüllü kişiler var. Açık açık İmralı’ya gitmek istediğini söyleyen kişiler var, gazeteciler var. Bağımsız komisyonlar olursa o gönüllü kişiler katılabilecek en azından. Bağımsız komisyonlar kurulmadığı içinde iktidarın gölgesinde kalıyor her seferinde.

  • Süreç geldiği aşama itibariyle yasal ve hukuksal adımları bekliyor. Silahsızlanmayı da kapsayan bir “kök” ya da “çerçeve” yasa tartışmaları var. Henüz tartışılıyor tabi ama çatışma çözümü süreçlerinde bu yasanın temel özelliği ne olmalıdır? 

Takip ettiğim kadarıyla, dönüşüme ya da sürece alan açabilecek, tam da demokratik siyaseti yönetebilecek bir yasa çerçevesi konuşuluyor. Ama tabi detaylarını hala bilmiyoruz. Bu çok temel bir eksiklik. Keşke taslağı açsalar da sivil toplum da tartışabilse. Benim baktığım noktada, silahlanma mevzusu geçiş dönemi adaleti bağlamında bir geçişe yol açabilecek bir yasa olabilir esasında. Burada, DDR dediğimiz (silahsızlandırma, terhis ve yeniden entegrasyon -Disarmament, Demobilization, and Reintegration) bir süreç olur. Bu gerçekten geçiş dönemi adaletinin önemli bir aşaması ve sadece teknik bir mevzu değil. Tabii ki teknik ve güvenlik kısmı var. Ama bunun dışında benim için önemli olan orada bir iki durum var. Birincisi, kısırlaşmış bir tartışma olan “suça bulaşmış olan kişiler yargılanacak, diğerleri dönecek vs.” tartışması. Bu o kadar muğlak ki. Hangi suç, kim belirleyecek ve hangi yasayla bunu yapacaksınız. Terörle Mücadele Yasası ile mi?

Eğer savaşla ilgili bir suça bulaşmayla ilgili bir yargılamadan bahsedecekseler, bir yasal reform yaptıklarında uluslararası suçları tanıyan yasalar çıkartmaları lazım. Zorla kaybetmeler ile ilgili bir yasa tartışılmıyor, zaman aşımı sorunu var, çatışmadan kaynaklı cinsel suçları savaş suçu olarak tanıyan bir yasa yok. Dolayısıyla uluslararası standartlarda bir yasa reformu mu gelecek? Buna göre mi suça bulaşıp bulaşmadığını ayıracaklar? Yoksa şu anki standartlara göre mi? Şuan ki standartlar olsa “terörist” faaliyete katılıp katılmaması olarak ele alınacak ve bu da tek taraflı bir şey. Bu suça bulaşma hikayesinin bu kadar tek taraflı olması sıkıntılı. Uluslararası standartlarda bir reform yapılmalı. Suça bulaşmış herkes yani devlet tarafından da asker vs. suça bulaşmış herkesin yargılanması gerekiyor. Sadece geri dönen gerillaların değil. Bu aslında şu ana kadar savaşın mağdur ettiği pek çok kesiminde bir talebi.

İkincisi ise; bu aslında adaletle ilgili bir şey. Yani silahsızlanmanın adaletle ilgisi var. Tarihin bir noktasında devletin ihlalleri yüzünden insanlar silahlı mücadele etmek zorunda kalıp, aslında kendi hayatlarını bırakarak böyle bir direnişe dahil olduysa,  bu silahları bırakıp geri dönmesi sürecini devletin hazırlaması gerekiyor. Bir onarım mekanizması oluşturulmalı.

  • Bu onarım mekanizması nasıl olmalı?

Yani devletin doğrudan ya da direkt, “Evet hata yaptım. Bu hatalar buna yol açtı. Şimdi ben bu hatamı kabul ediyorum, onarmak istiyorum, ülkenize dönün” gibi bir yerde olması lazım. İnsanlar, bir anda silah alıp çıkmadılar. Şimdi geri dönerken, bunun sebebinin tanınması ve bunun bir onarım mekanizmasına dönüşmesi lazım.

  • Yani bu onarım mekanizması aynı zamanda sorunun nedenlerine de odaklanmalı?

Kesinlikle evet. Kök nedenlere işaret etmesi lazım. Bunun bin bir yolu var. Düz de söyleyebilir ama dolaylı olarak da söyleyebilir devlet. Mesela geri döndüklerinde şimdi bir şey yapılmaz ama peki ileride bir dava açılmayacağı nereden biliyoruz? Kolombiya’da çok oldu bu durumlar. Silah bırakan gerillaların infaz edildiğini sokaklarda gördük. Çünkü hala sağcılık, hala FARC düşmanı olanlar vardı. Faşist bir insanın silah bırakmış gerillaya bir linç ya da bir saldırı düzenlemeyeceğini nereden biliyoruz? Bunu devletin ilişkide olduğu kurumların, örgütlemeyeceğini nereden biliyoruz? Dolayısıyla bu tam da kök sebepleri işaret ediyor. O nedenle o güvenceyi vermek önemli.

  • Devlet Bahçeli’de “yol haritasında” İRA örneğine atıfta bulundu. İRA kendi barışını nasıl sağladı?

İrlanda üzerinde daha çok zorla kaybetmeler, zorla kaybetmelerle ilgili komisyon çalışmaları yapmışlar ve kurmuşlar. Kuzey İrlanda’da özellikle en anlamlı şeylerden bir tanesi, oraya gittiğiniz zaman politik şehir turları düzenleniyor. Bir nevi mücadele ve savaş hafızasına dair turlara katılabiliyorsunuz. Ve bu turlar eski gerillalar tarafından verilmiş. Yani şehir boyunca sizi gezdiren tur operatörleri ya da eski gerillalar, kendi deneyimlerini de aktarıyorlar, cezaevindeki direnişlerini, nasıl İngiliz hükümetinin onlara işkence yaptığını ve benzeri gibi. Çatışma sonrası da politik özne olabilmişler. Bunun imkanının açılması lazım. Gerillalar geri döndüğü zaman siyaset yapmak isteyip siyaset yapabilmeli. Başka toplumsal alanlarda olmak isteyenler olabilmeli. Bu kadar uzun süre politize olmuş kişilerin döndükleri zaman da politik özne olabilecek alanların açılması gerekiyor.

Geçiş dönemi adaletinde çok iyi mekanizmalar yürütülmemiş olsa da, 1998’de yapılan barış anlaşmasından hemen sonra kayıpları aramak için ortak bir komisyon kuruluyor. Hem İngiltere’deki bir yasa hem de İrlanda’daki yasa dayanağıyla ortak bir kayıplar komisyonu kuruluyor. Sadece mevzu gelenlerle ilgili değil, onları bekleyen aileleri,  geniş ailelere, kardeşlere, yıllardır birlikte olamadığı ailelerin de onarılmaya ihtiyacı var. Bir adalet duygusu, haksızlık, bunlara dair de birazcık çalışmaların yapılması gerekiyor. Hem toplumsal çalışmaların hem de bu tarz kolektif iyileştirme çalışmaların yapılması lazım.

  • Geçiş dönemi adaleti sizin çalışma alanınız. Nedir bu geçiş adaleti? Türkiye’de mevcut süreci düşündüğümüzde sürecin hangi aşamasında devreye girmeli?  

Savaş ve çatışma dönemlerinden sonra; geçmişteki suçların, ihlallerin, verilen zararların onarıldığı, ona dair hesap verebilir mekanizmaların kurulduğu ve çeşitli hakikat mekanizmaların kurulduğu, bir savaştan barışa, otoriter rejimden demokrasiye geçişten bahsediyorsak,  adaletin de buna eşlik ettiği bir mekanizmanın olması bütünlüğün oluşturulmasında önemli. Zamanı da geleneksel anlamda; savaş biter, iki taraf anlaşma yapar, sonra bu süreç başlar. Ama bu tabi ki her deneyimde farklılaşıyor. Örneğin; Guatemala hakikat komisyonu bir kilise tarafından tabandan kuruluyor. Kendi girişimleri ve inisiyatifleri ile birlikte kuruluyor. Muazzam bir dokümantasyon çalışması yapıyorlar özellikle Maya yerlileriyle birlikte. BM’nin dahil olduğu resmi konusu sonra geliyor. Ama bunun bir devamı gibi geliyor.

Bazılarında Kolombiya’daki gibi, hakikat komisyonu barış anlaşmasıyla kuruluyor ve anlaşma metninde yer alıyor. Bazen hiç kurulmuyor. Kuzey İrlanda deneyiminde hiç kurulmadı. Bazılarında çok sonra kuruluyor İspanya’da olduğu gibi. İspanya’da 50 yıl sonra, şu anki sol hükümet Franco diktatörlük dönemiyle yüzleşmek için mağdurların talebi olan, hakikat komisyonunu daha bu sene kurdu.

  • Peki, ideal olanı nedir?

Tabii ki ideali bir barış anlaşmasıyla kuruluyor olması. Ama Türkiye bağlamında bir yazılı bir karşılıklı barış anlaşması metni çıkacak mı, bu bile daha net değil.

  • Geçiş sürecinin olmadığı bir yerde geçiş adaleti nasıl kök salabilir? 

Geçiş dönemi adaleti, bir politik siyasi geçişin mükemmel bir şekilde olmadığı süreçlerde bile, devlet dışındaki aktörler daha aktif bir şekilde rol üstlenebilir. Yani Guatemala deneyimi gibi, kilise gibi toplumsal bir karşılığı olan bir devlet dışı aktör, özellikle de ezilmiş kişilerin yanında durmuş, toplumla vicdan ve adalet ilişkisi kurmuş bir kurum, bir hakikat komisyonunu harekete geçirebiliyor. Kendisi tasarlıyor, kuruyor. Resmi bir yasa yok, hiçbir şey yok ve bunu gönüllülerle birlikte kuruyor mesela. Ve bunu resmileşen sürece taşıyarak devam ediyor. Devlet hali hazırda böyle girişimlere daha hazır değilse, adımlar atmıyorsa; sivil toplum ya da mücadelenin özneleri, taban özneleri hakikatle ve adaletle ilgili kendi mekanizmalarını kurabilir. Bazı sembolik yargılamalar yapılabilir. Hakikat komisyonları kurulabilir.  Bu aslında o ülkedeki sivil toplum ve direniş ile mücadele öznelerinin kapasitesine bağlı. Tabi ki; ülkenin koşullarının da ne kadar neye izin verdiğiyle alakalı.

  • Türkiye özelinde düşünürsek, sürecin hala yasal güvenceleri sağlanmış değil. Belirsizlik ve tedirginlik söz konusu. Bu durum sivil toplumun geride durmasına neden olmaz mı?

Ülkenin bağlamına da bakmak gerekiyor. En azından genel bir çerçeve yasanın çıkması önemli. Ama bence Türkiye özelinde derneklerin, vakıfların, hatta inisiyatiflerin bile çalışamaz hale getirildiği yasalar çıkarıldı, kapatıldı sivil toplum örgütleri. Bu engellerin kalkması önemli. Mesela kayyımların kalkması da. Çünkü kayyım sadece kendi kendini yönetme, yerel yönetim mevzusu değil. Biraz insanın kendini gerçekleştirmesi böyledir. Bulunduğunuz yerde bir iradeyseniz, “belediye başkanı seçebiliyorum, meclis kararı çıkartmaya etki edebiliyorum” gibi kısmen politik bir özne olduğunuzu hissedersiniz; daha büyük adalet, hakikat gibi şeyler için mücadele etmeye, oralarda düşünmeye teşvik edici olabilir. Türkiye’de bu kadar temel bir politik özne olamama sorunu var ve bütün engeller de şu an devlet tarafından koyulmuş durumda. Bunların kesinlikle kaldırılması lazım, toplum rolünü oynayabilmeli.

  • Abdullah Öcalan’ın bir yol haritası kamuoyuna yansıdı. DEM Parti İmralı Heyeti bu yol haritasını, “yasanın niteliği, sürecin kurumsallaşması ve Abdullah Öcalan’ın statü ve konumu” üç başlıkta ele alındığını belirtti. Abdullah Öcalan 27 yıldır cezaevinde ve süreci oradan yürütüyor. Dünya deneyimleri eşit müzakere koşulları bağlamında muhataplık meselesini nasıl çözdü? 

Muhataplık mevzusu işin temeli, en kritik nokta ve en zorlayıcı nokta. Özellikle devlet açısından. Çünkü yıllarca düşmanlaştırıp savaştığı,  çok büyük bütçeler yatırdığı, büyük stratejiler, anlatılar kurduğu şeyin bir anda çökmesi ve bunu kabul etmesi demek. Devlet dediğimiz tek bir aktör değil. Her ne kadar şu anda bir kişi tarafından merkezileşmiş olsa da ama yine de bir sürü kurum. Bunu ordunun, MİT’in kabul etmesi gibi durumlar da var. Zaten bu eşit muhataplık kabul edilirse, biraz daha müzakere başladı diyebiliriz.  Ve şu an onun biraz sancılarını görüyoruz gibi. Bunun emareleri var. Yani bunlar tartışılmış ki; Bahçeli açıklama yapabiliyor. Bunlar çok önemli. Bunu iki tarafın müzakere edebildiği, adının konulduğu bir şeye dönüştürülmesi gerekiyor.

Taraflardan biri Öcalan ve Öcalan’ın şu anda cezaevinde olma durumu var. Dünya deneyimlerinde açıkçası çok direkt aklıma Güney Afrika deneyimi dışında pek bir şey gelmiyor.  Ama çok iyi bir örnek zaten. Mandela’nın da muhataplığı çok uzun sürede ve yavaş yavaş kabul edildi ama süreç kabul edildikten sonra ilerledi. Çünkü Mandela’nın kendi örgütü üzerinde hakimiyeti arttı, daha aktif proje üretmeye başladı ve müzakereyi ilerletti. Bence Öcalan’ın da koşullarının iyileştirilmesi ve bir eşit muhatap olarak alınması, yani bir masanın etrafında oturabilmesi gerekiyor.  Daha bu zeminin oluşmadığını görüyoruz.  Ama buna dair en azından emarelerin bile olması bence çok önemli. Bir diğer konu da yetki paylaşımı. Kuzey İrlanda, İskoçya deneyimlerine bakalım, özellikle de daha etnik çatışmanın olduğu durumlarda, tam da bu yetki paylaşımının konuşulabiliyor olması lazım. Benim açımdan Kürt sorununun, Kürt meselesinin iki temel kök sebebi var.

  • Nedir? 

Bir tanesi tarihsel asimilasyon ve ayrımcı politikaların düzenli ve sistematik bir şekilde devlet tarafından uygulanmış olması. Diğer tarafı da sürekli Kürtlerin sistematik bir şekilde siyasi öznelliğini engelleyici politikalarını uygulanması.

  • Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda daha bütüncül bir açıdan bu sorunun çözüm yolları nasıl açılır?

Kısaca yanıtlamaya çalışırsam, birincisi şu ana kadar çok merkezi bir şey gidiyor. Hani bu elitler arası dediğimiz müzakere. Aktörler belli ise bunu böyle yürütebilirsiniz. Öcalan ve DEM Parti Heyeti ile görüşüyor devlet. Ama şimdi aktörler çoğalacak. Pek çok geri dönüşler olabilir. Yani daha toplumsal aktörlerin devreye girdiği bir süreç var. Bu süreçte o aktörlere yönelik çalışmaların yapılması gerekiyor. Ve burada kesinlikle medyanın dili çok önemli. Çünkü medya her yere ulaşılıyor. Buna dair kesinlikle düzenlemelerin getirilmesi gerekiyor. Yani barış dilinin kullanılması için bir yasal reform da yapılabilir.

Baskıcı, sansürcü bir yerden değil de daha çok sorumluluk veren bir yerden yasalarla düzenleyebilir. Ama sadece yasa mevzusu değil işte. Bazı toplumsal buluşmalar yapılabilir. Benim gördüğüm kadarıyla DEM Parti kendi tabanıyla belli buluşmalar yapsa da AKP ve MHP hiçbir şey yapmıyor kendi tabanına dair. Sadece belli açıklamalarla tabanını tutuyor. Halbuki; tabanına gidip bu süreci anlatabilir.

  • Bu süreçten umutlu musunuz?

Daha olgun ve gerçekçi duygularım var diyebilirim. Ve bu gerçekçilik içerisine baktığımda da imkanları ve zorlukları daha net görebiliyorum. Bence öyle bir süreç. Bütün imkanları ve zorlukları bir arada gittiği bir süreç. Ama dediğim gibi yani bütün dünya bu kadar tersi yönde giderken bence barışı konuşmak ve barışı konuşmakta ısrar etmek önemli. Nasıl bir barış olduğunun içini de doldurmak önemli.

Haber: Diren Yurtsever \ MA

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Eğitim Sen’den Koparan için şeffaf soruşturma çağrısı

Sonraki Haber

Merkez Bankası faizi yüzde 37 seviyesinde sabit tuttu

Sonraki Haber

Merkez Bankası faizi yüzde 37 seviyesinde sabit tuttu

SON HABERLER

Trump: Hark Adası’nı ele geçireceğiz

Yazar: Yeni Yaşam
11 Haziran 2026

22 ülkeden İran’a çağrı: Öldürme, kaçırma ve korkutma eylemlerini durdurun

Yazar: Yeni Yaşam
11 Haziran 2026

Barış Akademisyeni Zelal Ekinci görevine iade edildi

Yazar: Yeni Yaşam
11 Haziran 2026

18 aylık Uytun’u katleden asker beraat etti

Yazar: Yeni Yaşam
11 Haziran 2026

İran’daki idamlara tepki: Demokrasiye ve insanlık değerlerine yönelik saldırı

Yazar: Yeni Yaşam
11 Haziran 2026

‘Kardeş Türküler’in 30 Yıl’ belgeseli Kadıköy Sinemasında seyirciyle buluşacak

Yazar: Yeni Yaşam
11 Haziran 2026

30 yıllık tutsak Hüseyin Aykol’un portresini çizdi

Yazar: Yeni Yaşam
11 Haziran 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır