Demokrasiyi var eden kurumları (yasama-yürütme-yargı, yerel yönetimler, basın, akademi, demokratik kitle örgütleri vb.) işlevsiz hale getiren AKP/saray rejimi, butlan kararıyla “sadece ana muhalefet partisini değil tüm toplumsal muhalefeti etkisiz hale getirerek” demokrasi mücadelesinin olanaklarını tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyor. Demokrasi umudunun zihinlerden bile silinmesini ve faşizme boyun eğdirmeyi amaçlayan bu süreç, toplumun geniş kesimlerince kaygı ve öfkeyle izlenirken gündemin de neredeyse tamamını meşgul ediyor.
Dikkatler CHP’ye yönelik operasyonlara yoğunlaşırken (Butlancı yönetimin her hamlesini de bu operasyonun bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.) toplumun bugünü ve geleceği üzerinde yaşamsal öneme sahip konular neredeyse gündemden tamamen düşmüş vaziyette. Birbiriyle ilişkili olan bu konulardan ilki hiç şüphesiz ekonomide yaşanan çöküş ve buna bağlı olarak milyonlarca yurttaşı kasıp kavuran geçim derdi. İkincisi yüzyılı aşkın bir mesele olan Kürt sorununun çözümü konusunda yürütülen müzakerelere rağmen siyasi iktidar tarafından atılması gereken adımların akıbeti. Üçüncüsü ise değişen küresel dengelerle beraber yeniden şekillenen dünya düzeninde Türkiye’nin üstleneceği yeni rol ve bu çerçevede önümüzdeki ay Ankara’da yapılacak olan NATO zirvesi.
Ekonomi yönetiminin bütün manipülatif açıklamaları ve TÜİK’in tüm çarpıtılmış verilerine rağmen enflasyon, dış borç, faiz ödemeleri, cari açık, istihdam gibi bilumum göstergeler Türkiye ekonomisinin büyük bir batak içinde olduğunu gösteriyor. İzlenen vergi ve ücret politikaları ile sosyal politikalara bakınca bu batağın faturasının tamamının -bugüne kadar olduğu gibi- emekçi, yoksul halk kesimlerin sırtına yükleneceği anlaşılıyor. Örneğin kamu emekçileri, emekliler ve toplu iş sözleşmesi kapsamındaki tüm ücretliler için Temmuz’da geçerli olacak enflasyon farkının TÜİK marifetiyle belirlenen gerçek dışı enflasyon oranlarıyla sınırlı kalması, izleyen aylarda emekçilerin daha da yoksullaşacağı anlamına geliyor. Önümüzdeki günlerde bir düzenleme yapılmazsa yılın geri kalanında “sahte” enflasyon farkından bile yararlanamayacak olan ve zaten açlık sınırının altında kalan bir ücretle geçinmeye çalışan milyonlarca asgari ücretlinin içinde bulunduğu sefaletin de çok daha derinleşeceğini söylemek mümkün.
Kürt sorununun çözümü konusunda 2024 Ekim’inde başlayan sürece ilişkin iki temel kaygı vardı. Bunlardan birincisi siyasi iktidarın yüzyılı aşkın bir sorunu, “Terörsüz Türkiye” diyerek 42 yıllık bir örgütün tasfiyesinden ibaret gören bir anlayışla yola çıkılmış olmasıydı. Diğer kaygı ise başta hukukun işlerliği olmak üzere demokrasiyi tesis edecek tüm mekanizmaların yerle bir edildiği, her geçen gün otoriterleşmenin daha fazla ağırlık kazandığı koşullarda toplumsal barışın nasıl sağlanacağı ve çözümün hukuki zemininin nasıl oluşacağıydı. Geçen bir buçuk yılı aşkın zamanda sürece ilişkin gelişmeler kaygıları haklı çıkardı. CHP’ye yönelik operasyonlar, bugüne kadar Kürt siyasi hareketi için uygulanan hukuksuzlukların ülke geneline ve tüm muhaliflere yöneldiğini gösterdi ki bu da çözüme ilişkin kaygıları katmerledi. Bugün gelinen noktada anlaşılan o ki hükümetin sürece yönelik tavrını, Kürt halkının siyasi ve kültürel eşitliğini esas alan taleplerinden ziyade, iktidarın varlığını sürdürecek koşulları sağlamak için iç siyasette ve Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler şekillendirmektedir. Bu ise sorunun çözümüne ve toplumsal barışa ilişkin belirsizlikleri ve riskleri arttırmaktadır.
Özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve ABD ile İsrail’in İran’a saldırısıyla başlayan savaşla birlikte sadece savaş bölgelerinde değil, tüm yerkürede dengelerin yeniden kurulması kaçınılmaz hale geldi. Bu arada gerek coğrafi konumu gerekse savaşlarda doğrudan (ABD) ve dolaylı (AB ve NATO) taraf olan ülkelerle ve uluslararası örgütlerle olan bağları, Türkiye’nin jeostratejik önemini arttırdı. ABD, NATO ve AB, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kendi çıkarları için kullanma arayışına girdi. Halkı yoksulluğa ve sefalete sürükleyen ekonomi politikaları, Kürt sorununda dayatmacı çözüm ve CHP’ye yargı vasıtasıyla yapılan operasyonlar vb. karşısındaki sessizliğine bakılırsa bu yapılar, Türkiye’nin jeostratejik konumunu kendileri için kullanmanın karşılığında AKP/saray rejiminin artan otoriterliğine göz yummaktadır! ABD’den, NATO’dan ve saraydan yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla Ankara’da yapılacak NATO zirvesinde de Türkiye’nin Avrupa ve NATO’nun ileri üs bölgesi olma konumu tescillenecektir.
Butlan kararı ve CHP’ye yönelik operasyonların Türkiye’de demokrasiyi ve hukuku kağıt üzerinde bile bırakmayıp tamamen yok etmeyi amaçladığı aşikârdır. Ancak bununla eş zamanlı olarak toplumun geniş kesimlerini açlığa ve sefalete sürükleyen, toplumsal barış umudunu boşa çıkaran ve ülkeyi emperyalistlerin sıcak savaş alanı haline getirecek gelişmelerin de butlan kararının tozu dumanıyla gölgelenmesine olanak vermemek gerekir!









