Hukukun dışında bırakılmış bir halk gerçekliğinin, aslında cumhuriyet tarihi boyunca inşa edildiği iddia edilen hukuk devletinin esas kara deliğini oluşturduğunu görmeden, bugün ülkede yaşanan hukuksuzlukların ve anti-demokratik uygulamaların kök nedenini anlamak mümkün değildir
Avukat Veysi Eski
Kurban Bayramı’ndan iki gün önce verilen mutlak butlan kararı Türkiye gündemini adeta altüst etti. Siyasi gündem bir anda değişti. Bir hukuk mahkemesince verilen bu karar, basit bir karar değildi. Türkiye’nin kurucu partisi, ana muhalefet partisi ve son yerel seçimlerde birinci olan partiye, hukuk eğilip bükülerek kayyım atanmıştı. Bu kadar toz duman çıkarması normaldi.
Gündemin bu toz dumanı içinde kayyım kararının ertesi günü Amed’de, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği, Bölge Baroları, hak ve hukuk kurumları ile insan hakları örgütleri; tarihi İskender Paşa Konağı’nda düzenledikleri basın toplantısı ile 4-5 Temmuz 2026 tarihlerinde Amed’de yapılacak “Demokratik Kürt Hukukçular Konferansı”nın deklarasyonunu açıkladılar.
Kürtçe’nin Kurmancî ve Kurmançkî lehçeleri ile Türkçe olarak 2 dilli açıklanan deklarasyonda özetle; Kürt halkının cumhuriyetin kuruluşundan bugüne istisna bir rejim kapsamına alındığı ve halk olmaktan kaynaklı haklarının hukuk dışı bırakıldığı, Kürt halkının varlık, kimlik ve kültür haklarına karşı yürütülen inkâr siyasetinin geçmişten günümüze bir devlet politikası olarak uygulandığına dikkat çekildi ve çatışma sürecinin yarattığı toplumsal acılara vurgu yapıldı. Ayrıca Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın 27 Şubat 2025 tarihli Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nda ifade ettiği hukuki boyutun gerekliliğine değinilerek konferansta yürütülecek demokratik entegrasyon tartışmalarına çağrı yapıldı.
Deklarasyonun sonunda yer alan ve kanaatimce işin esasını vurgulayan “Cumhuriyetin 1’inci yüzyılında hukuk dışı bırakılan Kürt halkının, Cumhuriyetin 2’nci yüzyılında hukuk kapısından içeri girmesini sağlayacak çalışmalara katkı sağlamak ve Kürt sorununun çözümünde hukuki boyutun tanınmasına ivme kazandırmak temel amacımızdır.” kısmı, yapılacak konferansın püf noktasını oluşturuyor.
Hukukun dışında bırakılmış bir halk gerçekliğinin, aslında cumhuriyet tarihi boyunca inşa edildiği iddia edilen hukuk devletinin esas kara deliğini oluşturduğunu görmeden, bugün ülkede yaşanan hukuksuzlukların ve anti-demokratik uygulamaların kök nedenini anlamak mümkün değildir.
1920’lerde Alman hukuk felsefecisi ve Nazi Partisi üyesi Carl Schmitt tarafından teorileştirilen görüşe göre, egemen olanın hukuk düzenini aşabilme yetkisi istisna halini oluşturur. Bu istisna hali öyle bir haldir ki olağanüstü hukuku da sıkı yönetim hukukunu da aşan bir haldir. Egemen olan, istisna parantezine alınacak olan grupları ve olguları belirleme yetkisine sahiptir.
Cumhuriyetin 1’inci yüzyılında Kürt halkı, bu istisna parantezinin içinde değerlendirilmiş ve böylece yapılan her hukuksuzluk meşrulaştırılmıştır. Şark Islahat Planı, Takriri Sükûn Kanunu, Tunceli Kanunu gibi düzenlemelerin doğrudan Kürt halkına karşı çıkarılmış kanunlar olmasının yanında, egemenler tarafından dönemin muhalefetine karşı da kullanılmasında bir sakınca görülmemiştir.
Örneğin Takriri Sükûn Kanunu, Şeyh Sait ve arkadaşları için çıkarıldığında destek veren muhalefet, bu kanunun hedefi haline gelmiştir. O dönem yeni kurulan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası kapatılmıştır. Bu anlamda, egemen cumhuriyet elitleri tarafından istisna parantezine alınan Kürt halkı, hukuk dışına itilirken bu açılan istisna parantezine destek verenler cumhuriyet tarihi boyunca bu parantezin içine alınmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.
Her ne kadar “istisnalar kaideyi bozmaz” diye bir söz varsa da istisnalar çoğalırsa istisnalar kaide olur. Marksist düşünür Walter Benjamin’in Tarih Kavramı Üzerine başlıklı tezlerinin 8’incisinde “Ezilenlerin geleneği, bize içinde yaşadığımız ‘istisna durumunun’ gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek tarih kavramına ulaşmaktır.” diyerek esasen istisnanın kural olduğunu bize hatırlatır.
1970’li yıllarda başlayan devrimci öğrenci eylemleri, basında “anarşistler” olarak tanımlanırken 1984 yılında başlayan Kürt isyanına katılanlara önce “şaki” denilmiş, daha sonra bu kişiler “terör” parantezine alınmıştır. Öyle bir kampanya yürütülmüştür ki bir dönem Kürt kelimesi ile terör kelimesi eş anlamlı kullanılmaya başlanmıştır. Ancak bu kavramın içine zamanla toplumun neredeyse tüm kesimleri alınmıştır. Kürtleri terörle özdeşleştiren Fetullahçılar gibi gruplar, toptan bu parantezin içine alınmaktan kendilerini kurtaramamışlardır. Bu kavram zamanla öyle aşınmıştır ki örneğin trafikte yanlış araç kullananlar trafik teröristi; sanal korsanlık yapanlar siber terörist olmuştur.
Yine son dönemin en çok duyduğumuz kavramlarından biri olan kayyım, hukukta suçtan elde edildiği düşünülen mallara ya da iflas ertelemesi isteyen şirketlere uygulanan bir kurum iken Kürt illerinin belediyelerine uygulanarak bir istisna hali yaratılmıştır. Bu istisna haline destek verenler, örneğin CHP’li Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün, “Doğudaki terör eylemleri devam ettikçe bu önlemler (kayyum uygulaması) hükümet tarafından alınmaya devam edecek” derken bir gün “baba ocaklarına” da aynı uygulamanın yapılacağını öngörmemiştir.
Kürtlerin hukukun dışında bir istisna parantezinde tutulduğu bir düzende, aslında hukukun güvencesinde olduğunu düşünen hiç kimsenin hukukî güvencesinin olmadığını, tüm bu örnekler bize göstermektedir. Kanaatimce Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda dile getirdiği “bütünsel hukuk” vurgusu, egemenin elinde bir silaha dönüşmüş olan bu istisna halinin egemenin elinden alınmasını ve hukukun bütünsel olarak herkes ve her grup için bir güvenceye dönmesini de amaçlamaktadır.
Herkesin hukuk uzmanı olduğu ama elimizde fenerlerle hukuk aradığımız bu dönemde, kaybedilen hukuku tam da kaybedildiği yerde aramak anlamına gelecek olan Kürt hukukçuların bu konferans kararı, bir halkın varlığının ve gelişim hakkının hukuken tanınması ve bütünsel hukukun bir parçası olması talebinin sonucudur.
Kuşkusuz, içerisinde bulunduğumuz Barış ve Demokratik Toplum sürecinin en önemli boyutu hukuktur. Barış, hukuki boyutun tanınmasıyla mümkün olacaktır. Bu boyut, sadece temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve garanti altına alınmasını değil, kolektif olarak grup haklarının da tanınması ve güvence altına alınmasını gerektirir. Kürtlerin dili, tarihi, edebiyatı, siyaset üretme hakları ve isyanları -diğer bir deyişle bir bütün olarak Kürt olgusu- tarihsel ve toplumsal anlamına yakışır bir şekilde tanınırsa, hakikat payı yüksek bir barıştan bahsedilebilir.
Hazırlık çalışmalarını yürüttüğümüz Demokratik Kürt Hukukçular Konferansı, beklenen katılım düzeyi ve konsepti ile birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin demokrasi sorununun kök nedeni olduğu kadar hukuk sorununun da kök nedeni olan Kürt sorununun demokratik, barışçıl ve anayasal çözümü konusunda faydalı sonuçlar açığa çıkaracaktır.
- Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi, avukat








