Kürt Özgürlük Hareketi 27 Şubat bildirgesiyle beraber yeni bir sürecin başlangıç işaretini verdi. Ardından halklar önderi Öcalan, sürece stratejik bir yaklaşımla PKK’nin feshedildiğini ve silahlı mücadele sürecinden demokratik siyaset sürecine geçiş aşamasında olunduğunu ifade etti. Yeni bir döneme geçiş için gerekli koşulların büyük ölçüde oluştuğu, meyvenin dalında olgunlaştığı ve artık kopartılması gerektiği bir zaman aralığına girildi. Ancak demokratik toplumun kendini inşa etmesi için gerekli olan tüm şartların hazır olduğu ifade edilmesine rağmen, 27 Şubat 2025’ten bu yana geçen süreçte hâlâ ikinci aşamaya geçilemedi. Peki ikinci aşama olarak tanımlanan süreç nedir ve bu sürece geçebilmek için ne yapılması gerekiyor?
Sayın Öcalan’ın son görüşmelerinde Erdoğan’a da gönderme yaparak; “Hayırlı işlerde acele etmeli” dediği ifade ediliyor. Bu uyarı, sürecin sadece Türkiye’nin iç dinamikleriyle açıklanmayacağını da gösteriyor. Ortadoğu’da hızla değişen güç dengeleri, bölgesel aktörler arasındaki rekabet, İsrail ve İran’da gitgide katılaşan rejimlerin savaş ve iç çatışma potansiyelini arttırması yeni siyasal denkleri de beraberinde getiriyor. Böylesi bir dönemde atılması gereken adımların atılmaması ve ikinci aşama için gerekli olan yasal düzenlemelerin yapılmaması içerde sürecin uzamasına, belirsizlik, güvensizlik ve kopukluk üretme riskinin artmasına neden olmaktadır. Süreci hızlandıran unsur bu nedenle sadece tarafların iradesi değil, aynı zamanda tarihsel fırsatların yarattığı zorunluluktur. İç ve dış dinamikler iki tarafı da mütekabiliyet ilkesiyle adım atmaya zorlamaktadır. Çünkü unutmamalı ki bazı fırsatlar elimize geçmişse bu bir ömür boyu bu fırsatların bizi bekleyeceği anlamına gelmez.
İkinci aşama olarak tarif edilen, şiddete dayalı siyaset döneminden demokratik toplum ve hukuk temelli bir sürece geçişi sağlamak için gerekli olan yasal düzenlemelerin hâlâ yapılmayışı neye delalet etmektedir?
Halklar önderi Öcalan ikinci aşama için “kök yasa” nosyonunu kullanarak gelişecek yasaların temel çerçeveyi belirleyen yasalar olması gerektiğine işaret etmiştir. Bu yasa illegalleştirilen ve devlet tarafından “terör” yaftasıyla yargılanan yapıların infaz düzenlemesi, ceza indirimi, silahlı güçlerin geri dönüşleri için gerekli olan izleme, tespit ve denetim gibi mekanizmaları oluşturulmasıyla geçiş süreci için gerekli hukuki düzenlemelerin yapılmasını tanımlar. Kendini fesheden PKK’nin silahlı yapılarının, tutsaklarının ve diasporada “yasa dışı” kılınmış güçlerin geri dönüp, siyaset yapma imkanlarına sahip olması; geçiş süreci için gerekli olan esas adımların atılmış olmasını tanımlar.
İkinci aşamanın momentini tanımlayan PKK’nin feshi sonrası silahlı güçlerin demokratik siyasal zemine çekilmesi, PKK deneyiminde silah yakma süreci Kürt Özgürlük Hareketi tarafından negatif inşadan pozitif inşaya geçiş süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım geçen 52 yıllık mücadelenin ardından kazanılan Kürt varlığının bu süreçle beraber siyasal alanda verilecek mücadele ile meşru siyasi statü kazanması ve Kürtlerin Türkiye denklemine girmesi olarak da tanımlanabilir. Buna demokratik toplum inşası, demokratik entegrasyon sürecine geçişin Kürtlerin hukuki zemine kavuşmasının nirengi noktası demek, gerçeklikte yaşanacak olanın hakkını teslim etmek olur.
Ancak görülüyor ki süreci bu aşamaya kadar getirebilen devlet, iş hukuki adımların atılmasına gelince süreci PKK’nin tasfiyesi tanımıyla ele alıp, bu tanımla daraltıp, sonrasına dair de herhangi bir yol haritası ve stratejik yaklaşım sunmamaktadır. Kısır bir döngü içinde, PKK’nin yasal düzenlemeler dahi olmadan silah bırakmasını istemekte, bunu ana akım medyasına da bu şekilde lanse ederek ya zamana oynama stratejisiyle oyalamakta ya da sürecin ilerlememesinden Kürt Özgürlük Hareketi’ni mesul kılabilecek algılar oluşturmaktadır.
Oysaki dünyada hiçbir çatışma çözümü örneğinde silahsızlanma, hukuki ve siyasi çerçeveden bağımsız gerçekleşmemiştir. İllegal tanımda bir silahlı örgütten silah bırakmasını istemek; silah bıraktıktan sonra kadrolarının ve gerekli siyasal zeminin ne olacağını tanımlamayı ve bunun güvence altına alınmasını zorunlu kılar. Silah bırakmak o örgütün siyasi, hukuki ve örgütsel olarak yeni bir varoluşa, yapılanmaya geçişini de tanımlar. Şayet hukuki zemin konuşulmazsa silah bırakma ihtimalide ortaya çıkmaz. Bu nedenle hukuki zemin oluşturulmadan gerçek bir silah bırakma ihtimali pratik olarak yaşanamaz.
Dünya da çatışmalı süreçlerden müzakere süreçlerine geçiş örnekleri bize bu süreçlerin deneyimleri konusunda ışık tutar. Kolombiya, G. Afrika gibi örnekler bize şunu anlatır; silahsızlanmayı mümkün kılan şey daima bir geçiş rejiminin, düzeninin olması ve hukuki çerçevenin de sağlamasıdır. Ancak geçen zamana ve hızlı hareket edilmesi gerekliliğine rağmen hâlâ devletin gerekli adımları atmaması, İmralı Adası ile düzenli görüşmelerin yapılmaması güvensizliği ve belirsizliği artırttığı gibi sürece toplumsal desteği de zayıflatmaktadır.
Yine Haziran ayı içinde, Meclis kapanmadan ikinci aşamaya geçiş için gerekli olan yasal düzenlemelerin hâlâ yapılmaması, aksi gibi süreçte rol alması gereken CHP’ye mutlak butlan kararıyla kayyum atanması sürece dair belirsizliği daha da artırmıştır. Devletin kurucu partisi olarak CHP’nin kapısının kırılması ve peşi sıra yaşanan sert müdahaleler sürecin ilerlemesi için rol alması beklenen aktörlerinde tasfiye edileceğini göstermektedir. Olayın alamet-i farikası da devletin kuruluş felsefesiyle tarihsel bağları bulunan bir siyasal aktörün yani CHP partisinin başına gelenlerde yatmaktadır. Özgür Özel’in kendi döneminde şeklen de olsa hedeflediği değişim karşısında, iktidar ortaklı Kılıçdaroğlu’yla CHP’ye yapılan müdahale ve “kuruluş ayarlarına dönüş” söylemi yeni bir siyasal dizayn arayışına girilmiş olduğunu da gösterir. Bir yandan Kürt meselesinde yeni bir çözüm ve demokratikleşme sürecinin konuşulduğu, diğer yandan Cumhuriyetin kurucu partisinin yönetimine yönelik müdahale tesadüfi olarak görülemez. Aksine, devletin yüz yıllık siyasal mimarisinin ikinci cumhuriyet esprisiyle demokratik cumhuriyet ekseninde yeniden tanımlanmaya çalışıldığı bir eşikte bu müdahalelere tanıklık etmekteyiz.
Bu süreci Zweig’ın “Satranç” kitabındaki gibi tek taraflı oynanan bir oyuna benzeten Öcalan, süreci devletin gerekli adımları atmaması nedeniyle tek taraflı hamlelerle yürütmeye çabalamakta; kolaylaştırıcı rolü üstlenerek tıkanan ya da zamana yayılan sürecin önünü açma kararlığını ortaya koymaktadır. Dışardan bakıldığında robotik gelebilecek bir süreci halklar önderi Öcalan İmralı tecrit koşullarında sağladığı yoğun zihinsel, etik ve politik bir mücadeleyle yürüterek hem devleti hem toplumu hem de örgütü sürecin değişimi içine sokma gayretini göstermektedir.
Unutulmamalıdır ki, bu süreci 2015’ten farklı kılan şey dış konjonktürün iç konjonktüre daha hızlı ve kararlı adımlar atmayı zorlamasıdır. Halklar önderi Öcalan’ın son görüşmelerinde ısrarla “Kürt dinamiğinden” bahsetmesi de bu sürecin ayırt edici özelliği olmaktadır. Çünkü bugün dört parça Kürdistan’da ortaya çıkan siyasal ve toplumsal hareketlilik, geçmiş dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde güçlü bir domino etkisi yaratmaktadır.
Bu potansiyelin açığa çıktığı birçok örnek görmek mümkündür. Newroz kutlamalarında ortaya çıkan kitlesel coşku, Rojava’ya yönelik saldırılar karşısında gelişen ortak tepki ve dayanışma, en son Amedspor maçında görünür hale gelen güçlü kimlik ve aidiyet vurgusu, toplumsal dinamiğin hangi noktaya geldiğini göstermektedir.
Bu hakikati de doğru okuyarak devletin sürecin dayattığı mantığı iyi okuması ve buna göre zamanın dayattığı çözüm iradesini ortaya koyması gerekmektedir. Toplumsal dinamiklerin de devleti bu adımı atmaya zorlayacak örgütlülüğü kazanması zamanın halklar lehine dönmesini sağlatacaktır.








