ABD, Meksika ve Kanada’nın ortak düzenlediği 23. Dünya Futbol Şampiyonası, grup maçları ile devam ediyor. 1982 kupasına 24 takım katılırken bu sayı daha sonra 32 takıma çıkarıldı. Endüstriyel futbolun zirve yaptığı 2026 kupası için ise kota 48 takıma yükseltildi. Peru, Şili, İtalya, Macaristan, Sırbistan, Nijerya, Rusya, Ukrayna gibi futbolda geçmiş kökleri olan birkaç ülke hariç neredeyse futbolun yaygın olduğu her ülke turnuvada yer alıyor. Bu nedenle grup maçlarında futbol kalitesi istenilen seviyenin çok uzağında. Futbolun endüstrileşmesi ile birlikte uzun zamandır dünya şampiyonalarında özel hikâyeler de çıkmıyor. Futbolseverler gruptaki son maçlar ile birlikte, çekişmeli ve seyir zevki yüksek maçların başlamasını bekliyor.
Şimdiye kadar oynanan maçlar içerisinde en dikkati çeken, futbol seviyesi yüksek maç hiç kuşkusuz ki Almanya-Fildişi Sahili maçıydı. Temposu hiç düşmeyen, topun sürekli hareket halinde olduğu bir maç oldu. Almanya eski Almanya değil. Yarı finale çıkmaları sürpriz olur. Fildişi karşısında oldukça zorlandılar. Hatta ikinci yarının başında Fildişi Sahili farkı açacak fırsatlar buldu. Maçın kaderini, sonradan oyuna giren Kürt futbolcu Deniz Undav, attığı 2 gol ile belirledi. Deniz çok özel bir hikâye yazıyor. Sonradan oyuna girdiği 2 maçta, toplam 3 gol ve 2 asist ile şu ana kadar Messi ile beraber turnuvaya damga vurdu. Fildişi Sahili’nde oynayan 20 yaşındaki Trabzonsporlu Oulai ise genç yaşına rağmen muazzam bir performans sergiledi. Şimdiden büyük takımlar Oulai’nin peşine düşmüş durumdalar. Cabo Verde’nin İspanya’dan sonra Uruguay’dan da puan alması diğer dikkat çeken performanslardan biriydi. Bir parantez de ABD’ye açmak gerekiyor. ABD futbolu öğrenmiş. Çok enerjik ve tempolu oynayan genç bir takıma sahipler. Turnuvada yarı final görmeleri şaşırtıcı olmayacaktır.
Bu dünya kupasında, kural olarak birçok yenilik yapılmış. Bazıları futbolun seyir zevkini yükseltmesi açısından önemli. Örneğin futbolcuların yerde yatıp, zaman geçirmelerine müsaade edilmiyor. Öbür yandan ise bir oyuncunun ağzını kapatarak bir şeyler söylemesini kırmızı kart ile cezalandıran kuralın devamı mümkün değil. Tabi bir de meşhur su molası var. Asıl üzerinde durulması gereken nokta bu su molası denen şey. Size eskiden bir hikâye anlatayım önce. Arjantin’de 1976 yılında Isabel Peron iktidardaydı. 1978 Dünya Kupası Arjantin’de yapılacaktı. O zamanlar Dünya Futbol Şampiyonası, Olimpiyatlar gibi büyük organizasyonların ev sahibi ülkelere önceden heyetler gider, inceleme yapar, tesisleri kontrol ederdi. FIFA’dan da bir heyet Arjantin’i sürekli ziyaret ediyor, tesisler ve diğer altyapıyı inceliyor, rapor tutuyordu. Bütün bunlar, turnuva başladığında bir sorun olmaması içindi. Bir heyet ziyareti sırasında Peron, Dünya Kupası’nın siyah beyaz yayınlanacağını, çünkü Arjantin devlet televizyonun renkli yayın için altyapıya sahip olmadığını söyleyecekti. Yeni yeni endüstrileşmeye başlayan futbol için bir yıkımdı. Stadyumların saha kenarlarını boydan boya kuşatan dev şirketlerin reklamları televizyonlardan siyah beyaz görünecekti. Bu kapitalistlerin şirketleri için felaketti. Çünkü rengarenk reklam panoları siyah beyaz göründüğünde gerekli etkiyi yapmayacak bu da büyük arz kaybı olacaktı. 1976 yılında ABD destekli bir askeri darbe yapıldı ve başa diktatör Rafael Videla getirildi. Videla verdiği ilk demeçlerden birinde, Dünya Kupasını renkli yayınlayacaklarını söylemesi ilginçti. Nitekim ekonomisi çökmüş Arjantin’de diktatör Videla büyük paralar harcayarak, 1978 Dünya Kupası’nı bütün dünyaya renkli yayınla verdi. Arjantin’i bir diktatörün yönetmesi kimsenin umurunda değildi, yeter ki kupa renkli yayınla verilsindi. Ve bir not daha, Arjantin devlet televizyon kanalı tam renkli yayına ise ancak 1 Mayıs 1980’de başlayabildi. Şimdi su molasının ne için icat edildiğini anladınız sanırım. Maçın tam ortasında büyük şirketlerin reklamları dönsün diye. Bu da endüstriyel futbolun zirvesi oldu.
Dünya Futbol Şampiyonası’na katılım kotası 48 takıma çıkınca, Türkiye’de playoff’tan şampiyonaya katılmayı başardı. Kamuoyu bunu büyük bir başarı ve Türkiye’nin çok güçlü bir futbol ülkesi olduğu imajı ile birleştirince, şampiyonada da beklenti çok yüksek oldu. Turnuva öncesi hazırlanan reklam filmi, futbol turnuvasına katılım yerine, savaşa gidiyor gibi bir içeriğe sahipti. Milliyetçiliği futbol ile harmanlamaktan büyük zevk alan kültürel kodlar devreye girmiş, yarı final hatta şampiyonluktan bahsedilir olmuştu. Oysa futbol, kuralları basit oyundu. Hamasetle alınan bir yolu yoktu. Üstelik Türkiye tam anlamıyla bir futbol geleneğine ve ekolüne sahip değildi. Tarihi boyunca sadece 1954, 2002 ve 2026 turnuvalarına katılabilmişti. İlk maçta Avustralya’ya, ikinci maçında 10 kişilik Paraguay’a gol dahi atamadan yenilip elendi. İki maçta 66 şut attı, tek kale oynadı gibi yaklaşımlar sonucu değiştirmiyor. Kolektif oynamayıp, golü bulamadın mı, elenip gidiyorsun. Bozkurt işaretleri yapmak, tribüne oynamak bir yere kadar. İşin ilginç yanı, Türkiye’nin elenmesine üzüntü alt düzeyde kaldı. Milli takımda lobicilik, gruplaşma bir yana, turnuva öncesi TFF tarafından hazırlanan tanıtım filminin adeta AKP’nin bir PR videosu gibi olması, toplumun geniş kesiminin ulusal takımı, iktidarın takımı gibi görmesine neden oldu.









