Handan Metin’in ablası Şehriban Metin, PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe ve avukat Cem Yılmaz ile konuştuk:
- Şehriban Metin: Sivas bir insanlık suçudur. İnsanlık suçlarında zamanaşımı olmaz. Sivas bir yandan insan olma bilincimizi aydınlatıyor, diğer yandan da içimizde kor gibi yanan bir yangın. Günüm Handan’la başlıyor Handan’la bitiyor. Zihnim hâlâ 2 Temmuz 1993’ün ötesini göremiyor
- Avukat Cem Yılmaz: 93 katliamının en önemli özelliklerinden biri canlı yayında işlenmiş olması. Bir diğer gerçek ise 10 bini aşkın kişinin bulunduğu bir topluluk içinden yalnızca 100’ü aşkın kişinin yargılanmış olmasıdır. Devlet kademelerinden ise hiçbir kişi yargılanmadı
- PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe: Mücadelemiz herkesin dili, dini, ırkı, mezhebi, cinsiyeti, cinsel yönelimi ne olursa olsun eşit yurttaşlar olarak yaşayabildiği demokratik bir cumhuriyet mücadelesidir. Bu katliam göz göre göre, önceden planlanmış bir devlet katliamı.
Duygu Kıt
Sivas Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. 2 Temmuz 1993 tarihinden bugüne süren hukuk mücadelesi adaletsizlik politikalarının ülke tarihindeki en görünür süreçlerinden biri oldu. Katliamın 30. yılında 14 Eylül 2023’te firari 3 sanığın yargılandığı son davada zamanaşımı kararı verilirken, 33 yıllık adalet mücadelesinde dava iki zamanaşımı kararı gördü. Bugün katliam davasında yargılanan tek bir sanık bile kalmazken, cezaevinde dava hükümlüsü olup olmadığı ise bilinmiyor. Sivas Katliamı’nın yıldönümünde katliamda yaşamını yitiren Handan Metin’in ablası Şehriban Metin tanıklığını, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe ve dava avukatlarından Cem Yılmaz ise 33 yıllık hukuk mücadelesini ve devletin sorumluluğuna ilişkin değerlendirmelerini gazetemize anlattı.
‘33 yıl dün gibi geliyor’
Handan Metin, Sivas’ta katledildiğinde 20 yaşındaydı. Kendileri de Sivas Divriğili olan Handan Metin’in ablası Şehriban Metin 33 yıldır yürüttüğü adalet mücadelesini ve acısını şöyle anlatıyor: “33 yıl bana dün gibi geliyor. Geçen gün biri, ‘Handan şimdi kaç yaşında olurdu?’ diye sordu. Handan hep 20 yaşında. 1973 doğumluydu. İnanın hesaplayamadım kaç yaşında olacağını. Öyle bir şey yok belleğimde. Ben de gençtim Handan’ı kaybettiğimde. İnsanın büyürken hayata dair farklı beklentileri vardır; Handan’ın, benim, diğer kardeşlerimizin… Ama 1993’le birlikte bütün bunların seyri değiştirilmiş oldu. Dolayısıyla o hep 20 yaşında kaldı. Çok zorlu bir süreçti. Hukuksal süreç de ayrı bir sıkıntıydı. Çünkü en başında olay organize bir yapı olarak değil, adi adam öldürme gibi değerlendirildi. Sanıklar salıverildi. Biz aileler mahkemelerde sürekli olağanüstü gerginlik yaşadık. Sanki suçlu bizmişiz, biz bir şey yapmışız gibi bir ortam vardı. Bazen duruşma salonuna girebiliyorduk, bazen giremiyorduk. En basit bir ağlamada ya da ses çıkarmada dışarı atılıyorduk, salondan çıkarılıyorduk. Onun üzerine 30. yılda zamanaşımı kararı geldi. Zamanaşımıyla birlikte artık içerde Sivas’a dair hiçbir şey bırakılmadı. Oysa ağırlaştırılmış müebbet cezası alan en az 11 kişi yurt dışındaydı. Türkiye’ye gelmediler, hesap vermediler. Onlar üzerine hiçbir çalışma sonuçlanmadı. Avrupa ülkelerinde olduklarını duyuyorduk. Bir süre mahkeme devam etti ama maalesef sonuç alınamadan dosya kapandı. Ben kardeşini kaybetmiş biri olarak şunu biliyorum; örgütsel bağ çözülmediği için, sekiz saat süren, televizyonlardan canlı olarak bize de seyrettirilen bu vahşet için zamanaşımı olamaz. Sivas bir insanlık suçudur. İnsanlık suçlarında zamanaşımı olmaz. Ama maalesef Sivas aydınlatılamadan, ‘Biz neden yakıldık?’ sorusunun cevabı hukuksal olarak adalet önünde verilemeden bu süreç kapatılmış oldu. Dolayısıyla bundan sonraki en önemli ayağın bu büyük vahşetin çok büyük bir insanlık dersiyle bütün dünyaya duyurulması gerektiğini düşünüyorum.”
‘Madımak müze olmalı’
Sözlerini, “Bugün mücadelemizin bir ayağı hukuksa, diğer ayağı da Madımak’ın utanç müzesi olmasıdır” diye sürdüren Şehriban Metin, şöyle devam ediyor: “Bu neden önemli? Çünkü bu kadar ağır bir kaybın bir daha bu topraklarda yaşanmaması, insanların insanlığıyla yüzleşmesi, hesap verilebilir demokratik bir ortamın oluşması ve başka annelerin, kardeşlerin canının yanmaması için Madımak’ın bir yüzleşme ve utanç müzesi olması gerektiğini düşündük ve mücadele ediyoruz. Ne yazık ki bunda da başarı sağlamış durumda değiliz. Madımak hâlâ utanç müzesi olmadı. Sivas aydınlatılmadığı, gerçek bağları ve bağlantıları ortaya çıkarılmadığı sürece acılar da kayıplar da devam etti, devam edecek. Bu yüzden ‘Sivas’ın ışığı sönmeyecek’ diyoruz. Sivas bir yandan insan olma bilincimizi aydınlatıyor, diğer yandan da içimizde kor gibi yanan bir yangın olarak yaşamaya devam ediyor. Böylesine vahşi bir kayıpta yılları bilmiyorsunuz. Kaybınız her daim ilk günkü gibi oluyor. Günüm Handan’la başlıyor Handan’la bitiyor. Yapıp ettiklerim hep Handan’la ilgili. O kadar uzun zaman geçtiğine hâlâ inanamıyorum. Yılını hatırlamayanlar dışardan ‘Bir mi iki mi’ dediklerinde ya da yangında kaybettiğimiz insanların sayılarını tam hatırlayamadıklarında çok garipsiyorum. Oysa çok normal; zaman onlar için gerçekçi bir şekilde ilerlemiş. Biz hala yoğun acının, travmanın etkisiyle 2 Temmuz 1993’te kalmışız. ‘Zaman acıyı alır’ diyorlar. Hayır zaman acıyı almıyor. Sadece hayata devam edebilmeniz için sizi başka bir şekilde oyalıyor. Belki hukuksal süreç doğru ilerleseydi, zamanaşımıyla karşılaşmamış olsaydık, bu kadar büyük bir vahşete karşılık adalet yerini buldu diyebilirdim. Dolayısıyla zamanaşımıyla birlikte içimizdeki o duygu da çok büyük bir acıyla bitmiş oldu.
Zihnim hep 2 Temmuz’da

Şehriban Metin, hep 2 Temmuz tarihine takılı kaldıklarını belirterek şunları söylüyor: “33 yıl, 33 can… Zihnim hâlâ 2 Temmuz 1993’ün ötesini göremiyor. En büyük sorum hâlâ aynı: Neden? Biz Sivaslıyız. Memleketine gitmişti. Neden saatler süren kuşatma yaşandı? Neden yardım çığlıklarına cevap verilmedi? Neden insanlar saatlerce bekletildi? Neden bu kadar vahşice bir yok ediş? Bunun yanıtını normal insan olarak bulmaya çalışıyorsunuz. Onun yanıtı yok sizde. O yanıtsız kaldığında sizi inanılmaz derecede üzüyor. 1 Temmuz’da başlamış gerilim hiçbir önlem alınmamış. 2 Temmuz’u zaten herkes televizyonlardan izledi. Saatler boyu süren bir büyük sıkıştırma ve hiçbir yardımın gelememesi. Bundan sonraki süreçte bu büyük vahşetin evrensel hukuk açısından da görülmesi, dünyanın buradan ders çıkarması gerekiyor. Handan bir daha geri gelmeyecek, biliyorum. Kaybettiğimiz sanatçıları, aydınları geri getiremeyiz ama başkalarının aynı acıları yaşamaması için yapılması gerekenler var. Bunların başında da Madımak’ın mutlaka bir utanç müzesi olması ve bu davanın evrensel hukukta hak ettiği yeri bulması geliyor.”
‘İşlemeyen adalet’
“Diğer katliamlardan farklı olarak 93 katliamının en önemli özelliklerinden biri canlı yayında işlenmiş olması” diyen dava avukatlarından Cem Yılmaz, 1993’ten bugüne süren hukuk mücadelesine ilişkin şunları paylaşıyor: “93 yılındaki katliam sırasında 10.000’i aşkın insanın otelin önünde eylem yaptığı, yüzlercesinin eyleme katliam yapmak üzere iştirak ettiği görülüyor. Fakat bu süreçte sadece 112 civarında insan yargılanıyor. Yargılananlar öncelikle ‘adiyen adam öldürme’den, daha sonra Yargıtay bozması üzerine anayasa düzenini yıkma suçları üzerinden Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanmaya başlıyor. 36 kişi hakkında idam cezası veriliyor ama 2005 TCK’sı sonrası karar ağırlaştırılmış müebbete çevriliyor. Bununla birlikte başlarını Cafer Erçakmak’ın çektiği sekiz sanık hakkında kırmızı bültenle arama çıkarılsa da hiçbiri yakalanamıyor. Gıyaplarındaki dava 2011 yılında zamanaşımı sebebiyle düşürülüyor. Ve bu kişilerin en önemli özelliği şu: Cafer Erçakmak kırmızı bültenle aranırken evinde ölüyor. Hatta bizler inanmıyoruz, 2011 yılında fethi kabir yaptırıyoruz ve Cafer Erçakmak olduğu anlaşılıyor. Bu zamanaşımı kararına karşı insanlığa karşı suçlarda zamanaşımı olmaz gerekçesiyle davayı önce iç hukuk yollarına nihayetinde de 2014 yılında da Anayasa Mahkemesi’ne taşıdık. Dosyalarımızın bir kısmı Anayasa Mahkemesi’nde, bir kısmı ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürecinde. Sivas davasının en çarpıcı yönlerinden biri de bu. Katliamdan sadece birkaç gün sonra iddianame hazırlanıp dava açıldı ancak 2014 yılından bu yana geçen 12 yılda Anayasa Mahkemesi sekiz sanıkla ilgili hâlâ bir karar vermedi.”
‘Hükümlü var mı bilmiyoruz’
Adalet Bakanlığı’nın bugüne kadar verilen soru önergelerini yanıtlamadığını kaydeden Yılmaz, katliam nedeniyle cezaevinde hükümlü bulunup bulunmadığının dahi bilinmediğini söyleyerek şöyle devam ediyor: “Cumhurbaşkanlığı affıyla tahliye edilen birkaç kişinin dışında diğer hükümlülerin de farklı infaz uygulamaları kapsamında tahliye edilmiş olabileceğini düşünüyoruz. Ancak bugün bu davadan cezaevinde hükümlü bulunan biri var mı, bunu bilmiyoruz. Bir diğer gerçek ise 10 bini aşkın kişinin bulunduğu bir topluluk içinden yalnızca 100’ü aşkın kişinin yargılanmış olmasıdır. Devlet kademelerinden ise hiçbir kişi yargılanmadı. Dönemin İçişleri Bakanı, valisi, jandarma komutanları, emniyet müdürü ve belediye başkanının katliam öncesinde ağır ihmalleri, hatta bazı durumlarda kasıtları vardı. Örneğin dönemin belediye başkanı kalabalığa ‘Gazanız mübarek olsun’ dedi. Dönemin cumhurbaşkanı ve başbakanı ise olayı ‘Münferit bir olaydır, şükür ki dışarıdakilerin burnu bile kanamamıştır’ sözleriyle değerlendirdi. Sonuç olarak hem yargılanan kişi sayısının azlığı hem de devlet görevlilerinin hiçbir şekilde yargılanmamış olması bu davadaki en büyük adaletsizliklerden biridir.”
‘Devlet yüzleşme istemiyor’
PSAKD Genel Başkanı Cuma Erçe, Sivas Katliamı’nın aydınlatılması için yürütülen adalet mücadelesinin aynı zamanda eşit yurttaşlık mücadelesi olduğunu vurgulayarak şunları dile getiriyor: “33 yıldır bir adalet mücadelesi veriyoruz. Ama bu adalet mücadelemiz eşit yurttaşlık mücadelemizden bağımsız yürüyen bir mücadele değil. Mücadelemiz bu ülkede yaşayan herkesin dili, dini, ırkı, mezhebi, cinsiyeti, cinsel yönelimi ne olursa olsun eşit yurttaşlar olarak yaşayabildiği demokratik bir cumhuriyet mücadelesidir. 33 yıldır bir inatlaşma içindeyiz bu inatlaşmanın iki tarafı var: Bir tarafında örgütlü mücadelemizle birlikte ailelerin direngen mücadelesi, diğer tarafta da devlet var. Devlet korkunç bir direnç gösteriyor ve inatlaşıyor. Çünkü kuyruğundan yakaladığımız katilin aslında kim olduğunun halk kitleleri tarafından bilinmesini istemiyor. Biz katliamın arka planında ne var, kim var, bunun gerçek sorumluları kimdir sorularını sormuyoruz, çünkü kim olduğunu biliyoruz. Bu katliam göz göre göre, önceden hazırlanmış, planlanmış bir devlet katliamı. Bunu hiçbir şekilde tartışmaya açmıyoruz. Ama devlet bunun böyle olduğunun geniş yığınlar tarafından bilinmesi istenmiyor. 33 yıldır direniyorlar. Ve bugünkü siyasal iktidarın, bugünkü siyasal atmosferin yol taşlarının o gün döşendiğinin anlaşılması istenmiyor.”









