Geçmiş yıllarda da çeşitli bağlamlarda değindiğim Michel-Rolph Trouillot’nun Geçmişi Susturmak: İktidar ve Tarihin Üretimi eseri, tarih yazımını masum bir arşivcilik faaliyeti olmaktan çıkarıp, onu kanlı ve son derece politik bir iktidar savaşının merkezine yerleştiren çok kıymetli bir kitaptır. Barış ve çözüm süreci ekseninde yürüyen tartışmalardan ilhamla yeniden dönme ihtiyacı hissettim. Nedenlerini kısmen aşağıda açacağım.
Önce temel bazı hatırlatmalar yapmak istiyorum. Kitabın ana derdi “Tarih, iktidarın meyvesidir ve iktidarın nihai işareti de görünmezliğidir. Böylesi bir iktidara karşı en büyük meydan okuma ise bu görünmez kökleri ifşa etmektir” demesindedir.
Trouillot, tarihin sadece “kazananlar tarafından yazıldığını” söyleyen o beylik ve pasifist lafın çok ötesine geçiyor. Ona göre tarihsel üretim, doğruların yazılmasıyla değil, “sessizliklerin üretilmesiyle” inşa edilir. Bu tez, kitabın ana omurgasıdır ve çok çok önemlidir.
Bu sessizliğin, sürece dört kritik aşamada sızdığını ifade ediyor. İlki olguların yaratılması yani kaynakların yapımı, ikincisi olguların bir araya getirilmesi yani arşivlerin yapımı, üçüncüsü olguların geri çağrılması yani anlatıların yapımı ve son olarak geriye dönük anlamlandırma yani tarihin nihai olarak yapımıdır. Bu çerçevede; bir olayın veya bir halkın tarihten silinmesi, basit bir unutkanlık değil; bizzat iktidarın silahının susturucu takılarak ateşlenmesi gibi aktif, geçişli ve faili olan bir eylemdir.
Kitabın merkezine oturtulan örnek gerek Batı medeniyetinin gerekse de dünya devrimler tarihi yazımının ontolojik kibrini yerle bir eden 1791-1804 Haiti Devrimi’dir. Siyah kölelerin, dönemin en büyük sömürgeci güçlerini yenerek bağımsızlıklarını ilan etmelerini örnek veriyor. Bu durum, Batı’nın düşünce sistematiği içinde kelimenin tam anlamıyla “düşünülemez” bir ve şok olaydır. Kitapta birçok somut örneği de yer alıyor. 1790 yılında, isyanın patlak vermesine az bir zaman kala, köle plantasyonuna bakan görevli Le Barre, Fransa’daki kaygılı eşine sakinleştirme mahiyetinde bir mektup yollar. Mektup şöyledir: “Zencilerimizde hiçbir hareketlilik yok. Böyle bir şey akıllarında bile yok. Hepsi sakin ve son derece itaatkâr. Herhangi bir isyan imkân dahilinde değil. Köleler gayet itaatkâr ve hep öyle kalacaklar. Geceleri kapı, pencere açık yatıyoruz. Özgürlük, zencilerin aklının alamayacağı bir rüya…”
Trouillot’nun “düşünülemez” dediği kavramda biraz daha durmak istiyorum. Çünkü Türkiye realitesinden bakınca devleti ve “devletin Kürdü” olmayı içselleştirmiş zihinlerin ontolojik krizini açıklamak için kusursuz bir zemin sunuyor. Rönesans ve Aydınlanmanın kurduğu düzende, siyahlar tam insan sayılmadığından, özgürlük için devrim yapabilecek siyasi özneler olarak görülmüyorlardı. Kitapta anlatıldığı üzere, 18. yüzyıl Batı düşüncesinde siyah bir kölenin isyan edip kendi kaderini tayin etmesi salt askeri bir mesele değil, hayati bir imkansızlıktı. (Daha beterini de not düşeyim, tarihçi Eric Hobsbawm, meşhur eseri Devrim Çağı’nda, tarihin bu en büyük köle isyanını işlemeye değer görmez, es geçer.)
Fransız efendiler ve hatta asimile olmuş melez elitler, ayaklanma patlak verdiğinde bile bunu kölelerin kendi bağımsız iradesi olarak okumayı reddettiler. Çünkü onların kurduğu hiyerarşik dünyada siyahi insan, siyasal bir vizyon üretebilecek ve tarih yapabilecek bir “özne” değildi; o ancak tarihin nesnesi olabilirdi. Kölelerin kendi kendilerine özgürlük isteyebilecekleri, Batı için o kadar akıl almazdı ki, bunu açıklayabilmek adına devrimi sürekli başka bir ambalaja sokup banalleştirme ve silme formülleri uyguladılar. İsyanı ya “dış güçlerin (İngilizlerin veya İspanyolların) bir oyunu”, ya “kralcıların bir komplosu” ya da “yoldan çıkmış birkaç kölenin anlık cinneti” olarak sıradanlaştırdılar.
Bugün Kürt meselesinde, özellikle de barış ihtimaline veya Kürtlerin kendi iradeleriyle aldıkları siyasal yola duyulan köklü karşıtlığın ve hatta öfkenin altında tam olarak buna benzer bir kibrin de yattığını ve bunu da yabana atmamamız gerektiğini düşünüyorum. Bir yönü budur.
Tıpkı Fransızların Karayipler’deki yalınayak kölelerin Napolyon ordularını yenebileceğine ve isyan edip kendi kararlarını vereceklerine inanamaması gibi, yerleşik devlet aklı da Halfeti’nin yoksul bir köyünden çıkan bir Kürdün Ortadoğu’nun tarihsel gidişatına müdahale edebileceğini, milyonları ardına alıp bir paradigma yaratabileceğini net olarak “düşünülemez” buluyor. Bu, verili iktidar denklemleri içinde akıl almaz, adeta “doğa kanunlarına” aykırı bir cüret olarak kodlandı ve bugünlere kadar geldi, halen de öyledir.
Dahası, Haiti’de, “uygarlaşmış” elitlerin, kendi dillerini ve direnişlerini yaratan yoksul ve Afrikalı direnişçilere duyduğu kibirli nefretin bir benzerini bugün “devletin Kürdü” olmayı kabul etmiş zihinlerde görürüz. Benzerlik şaşırtıcıdır. Bu zihinler için tarih, ancak devletin, merkezin veya “makbul” kurumların izniyle yapılabilir. Çeperden, yoksulluktan ve mutlak yok sayılmaktan gelen bir iradenin, oyunun kurallarını değiştirerek masaya eşit bir siyasi özne olarak oturma ihtimali, yalnızca resmî ideolojinin değil, o düzende asimilasyonu kabul etmiş kişinin de konforunu yerle bir ediyor. Dolayısıyla barışa ve çözüme böylesine katı bir inkarla direnmek; asıl olarak “tarihsel özne olma” tekelini, en dipte olanların inadı ile bugünlere gelen ve o güne dek “düşünülemez” olan o sarsıcı gerçeğe kaptırmama telaşıdır. Tarihsel sessizliğin yırtıldığı yer de burasıdır. Hiçbir hesaba katılmayan o “yoksulların”, artık kendi tarihlerinin, hukukçularının anlatıcıları ve yapıcıları haline gelmiş olmalarıdır. Bundan sonrası başka bir hikâyenin adımlarıdır.
Konuya dönersek.
Şimdi Karayipler’in sıcak sularındaki Haiti’den Mezopotamya’nın dağlarındaki Kürtlere geldiğimizde görüntü çok benzerdir. Çünkü iktidarın mimarisi ve tarihi susturma biçimleri evrenseldir. Trouillot’nun Haiti bağlamında deşifre ettiği o “düşünülemez tarih” konsepti, Türkiye’nin Kürt meselesindeki asırlık inkarının ve hakikat rejiminin birebir aynasıdır.
Kürtlerin dili, kültürü ve tarihsel varlığı; Trouillot’nun bahsettiği o dört aşamalı susturma makinesinden geçirildi. Ancak Trouillot’nun harika bir şekilde ifade ettiği gibi, tarihin iki yüzü vardır: “Ne olduğu” (sosyotarihsel süreç) ve “Ne olduğu söylenen şey” (anlatı/bilgi).
Bu ikisi arasındaki sınır sıvı olsa da sosyotarihsel sürecin, anlatının içine hapsedilemeyecek kadar özerk ve inatçı bir yüzü vardır. Elinizdeki araçlarla çarpıtarak bir şeyler söyleyebilirsiniz ama ne olduğu söylenen şey başkadır. Dağlar, ölü bedenler, diller ve hafızalar; yalan anlatıların çatlaklarından sızarak hakikati haykırır er geç.
Çözüm sürecinin bir yüzü de budur. Kürtlük artık sessize alınamaz. Gerçek bir barış, Trouillot’nun tabiriyle “otantisite” yani sahicilik gerektirir. Otantisite, geçmişte yaşanmış acıların fetişleştirilmesi değil, bugün o geçmişi temsil ederken sergilediğimiz dürüstlüktür. Bugün Kürtler, kendi tarihlerinin sadece nesnesi veya edilgen kurbanları değil; şiirleriyle, edebiyatlarıyla, siyasal mücadeleleriyle ve direniş hafızalarıyla bizzat o tarihin anlatıcılarıdır. İktidarın anlatı tekeli bu anlamda parçalanalı çok etti. Yüz yılı aşkın süredir “düşünülemez” olan, artık meydanlarda, sandıklarda ve yaşamın her hücresinde varlığını kanıtlamış, kendi hakikatini dayatmış durumdadır. Barışını ve hukukunu da tarif edebilecek güçtedir.
Gelinen noktada artık kelimelerin özgürleşme, anlatıların eşitlenme ve tarihin, onu yaşayanların diliyle yeniden yazılma vaktidir. Sahici ve gerçekçi olursa; çerçeve yasa, bunun ilk adımı olmaya adaydır.









