• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
5 Temmuz 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Gündem Güncel

Licê’nin kesik damarları: 33 yıllık zulüm

5 Temmuz 2026 Pazar - 00:00
Kategori: Güncel, Manşet

Cumar’a 33 yıl önce yapılan baskının tanığı Saliha Güneş anlatıyor: ‘Bir keresinde çocuklarımın babasını, kaynımı ve bir çok köylümüzü cemse adında zırhlı araçların arkasına bağlayıp sürükleyerek götürdüler. O anlar hiç aklımdan çıkmıyor’

Tütün zamanıdır. Saliha Güneş anlatıyor: Gelip evlerimizdeki eşyaları yakmaya, yıkmaya başladılar. Korkuyla çocuklarımızı  alıp kaçışmaya başladık. Hiçbir şey alamadık evlerimizden. Hayvanlarımızı, eşyalarımızı, anılarımızı , hayatımızı aldılar bizden. Atalarımızın bir fotoğrafı bile yok

Mülkiye Aytek: ‘Bulut ailesinden 9 kişiyi daha sonra gözaltına aldılar. Ramazan Bulut, Ekrem Bulut, Ali Bulut, Fahri Bulut, Mustafa Bulut hatırladıklarım. Licê yandığı zaman gözaltına alıp Kulp’ta yaktılar Licê’nin yandığı sene.’

Mülkiye Aytek : ‘Önce helikopterle taradılar. Helikopterlerle dağlara ateş edip yakıyorlardı. Sonra geldiler… Timdi, askerdi doluydu etrafımız’

Mülkiye Aytek: ’Sîsêli Raşid vardı, babamın arkadaşıydı. Hem silahla hem taşla beynini ezmişlerdi. Bir komşum var, Licê Bunkyan’dan. Diyordu ‘kadınları köy meydanında çıplak ediyorlardı’

Ayfer Güneş: ‘Licê’deki yangılarda, çatışmada ben ve 5 yaşındaki küçük kızım Sevcan ahıra saklandık. 3 gün boyunca aç bekledik.  Dışarı çıkan herkese ateş ediyorlardı. Kızım hastalandı korkudan. Hastaneye götüremedik, izin vermiyorlardı. Kızım kucağımda vefat etti, bunu ben nasıl unutabilirim.’

Mehmet Ali Çelebi

Yan yana oturuyoruz, 33 yıl öncesine gidiyor. Kendilerine yaşatılanlar nedeniyle sadece Kürtçe konuşmaya söz vermiş kendisine. “İhtiyacımız olan şeyleri topraktan sağlardık. Güzel bir hayatımız vardı” diyor. Ve tütün zamanı her şey altüst oluyor. “O anlar hiç aklımdan çıkmıyor” dediği olanları anlatırken sesinin rengi gidiyor…

Irkçı bir tarih anlatısı adına adaletin, vicdanın örselenip üstün ırk saplantısına pazar edildiği, insanlığın utanca sürüklendiği zamanlardır. Eduardo Galeano, sömürgecilerin Latin halklarına yaşattıklarını ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’ diye özetler ya, tarifsiz zulümler teslim olmayan Licê’nin kesik damarları hâlâ kanıyor. 33 Kurşun gibi; 33 yıllık zulüm, Licê köylerinin hafızasında dağlanmış 33 yıllık hasret…

Ömürlerine kılıç yarası gibi çakılıp biteviye sızlayan acılara tanık olan Licê’nin Cumar (Esenler) Köyü’nden Saliha Güneş’i, Ayfer Güneş’i, Mülkiye Aytek’i dinliyoruz. Trajediye tanık olduğunda 35’li yaşlarda olan Saliha Güneş, anladığı halde Türkçe konuşmamak için kendisine söz vermiş. Kendilerine onca zulmedenlerin dilini konuşmayacağına dikkat çekiyor ve sadece Kürtçe konuşuyor.

 

1 - 4
- +

1.

2.

3.

4.

Halkını, tarihlerini, komşularını ispiyonlamıyorlar, dillerini sahipleniyorlar, korucu olup insanları öldürmüyorlar diye bîrnabe dedikleri nelere tanık olmamışlar ki…

Evleri, tütün depoları yakılırken korkudan hastalanan 5 yaşındaki torunu Sevcan’ı doktora götüremeyen Saliha Güneş’in dilinden dökülenler: “Dizimde öldü…” Geri çekilme döneminde 2002’de HPG alan komutanlarından olan oğlu Akif Güneş’in Êlih’e (Batman) bağlı Heskîf’te (Hasankeyf)  vurulmasını anlatırken sesini saran öfke setleri…

Kendi kendine yeten, onca kuşağı beslemiş onlarca haneden oluşan Licê merkezine araçla yaklaşık bir saat mesafede bir köydür Cumar. Kışlık erzakları için hazırlık yaparken ekinlerin tarlada, harmanda yığına dönüştürüldüğü, patosa vermek için gün sayıldığı dönemdir. Saliha Güneş, Licê’nin 33 yıl önce Ekim 1993’te kesilen damarlarını anlatmaya başlıyor. “Devlet çok zulüm yaptı” dediğinde öfkeleniyor. 11 çocuk büyüttüğü köyüne özlemine sıra geldiğinde kanatlı sözcükler dökülüyor ağzından.

Sevdiğin, tutunduğun dalı kırmışlarsa, köklerinden koparılmışsan gittiğin diyarlarda altın suyu içinde yaşasan da mıh gibi çakılı kalır hasret bağrında. Biteviye çorak mevsimler kavurur içini, içe doğu kanayıp durur zamanın yolları, sürgünün sarmal kolları. Sözcükleri ilmeklerken Saliha Güneş’in bir dönem evinin damında sinesine döşeklerini serdikleri yıldızlara bakıp hayaller kurarak ve yıldızlı sohbetler yaparak uyudukları zamanlara, hafızalarını diri tutan köyüne hasretinin 33 yıldır çağlayan olduğunu anlıyorsunuz.

Foto: Muhammed Güneş

‘Her şeyimiz toprağımızdandı’

Yaşar Kemal “Demir olsam çürürdüm, toprak oldum da dayandım” diyor ya, toprağına, dağına yaslandığı için Kutsal Yay’ın iklimlerinin, Bereketli Hilal’in kök toplumlarından Kürtler binlerce yıl, ordulara, yargı sopasına, asimilasyon cenderesine karşı ayakta kalabilmiş. Helikopterlerle, panzerlerle, cemselerle, yakıcı, yok edici malzemelerle Licê’nin Cumar köyünde yaşayan Kürtleri topraklarından, yani köklerinden koparmak için, kültürlerini küllendirmek  için yola çıkmışlar, gökyüzünü tutmuşlardır.

Toprağı işlemek, ekip biçmek anlamındaki; Latince “cultura”, Fransızca “culture”, Kürtçe’de “çand”a yani “kültür” kavramına,  kök olan, can suyu olan, dünyada ilk kez tarımın yapıldığı coğrafyada Amed’in (Diyarbakır) ilçelerinden Licê’de ekin zamanıdır, tütün zamanıdır. Licê’nin köylerinden Cumar’da da buğdayın sarı başaklarını değirmenlere taşımak için yoğun emek gerektiren zamanlardır. Yılın 12 ayını, hele hele kışı geçirebilmek için tarladaki buğday, harmandaki tütün, meradaki süt ve peynir hayati önemdedir. Devletin ideolojik aygıtlarının, ana akım medyanın, siyasetin ordunun hizmetine koşulduğu, Kürde karşı askeri-yargı gücünün alabildiğine norm dışına çıktığı mevsimlerdir. Köylüler tarlalarında buğday hasadı, tütün hasadı için çalışıyor. Kaç kuşak yetiştirmişti bu topraklar, yeni neslin hayatını idame etmesi için de önemliydi bereketli topraklar.

Saliha Güneş’in dönmek istediği Licê’nin Cumar Köyü. Yakılan evinin 33 yıl sonraki görüntüsü

Licêliler, Cumarlılar nice ekonomik zorluklara, paslı ırkçılığa, katmerli tek tipleştirme politikalarına, askeri baskılara, bir dili-hafızayı başka dilin-hafızanın kölesi yapma zihniyetine meydan okuyarak, direnerek, dayanışarak süvarisi oldukları tarihin yeni yılının hazırlıklarını yapıyorlar.

Yıl 1993. Saliha Güneş,  gelini Ayfer Güneş ve Mülkiye Aytek sevdikleri köylerinde koşuşturma içerisindedirler. Devletin bu kadar ileri gidebileceği, insanlığın, vicdanın bu denli kuruyabileceği, timlerin bu kadarını yapabilecekleri akıllarına gelmez.  33 yıl boyunca unutamayacakları dehşet çarkının nasıl döndürüldüğüne tanık olacaklardır.

Saliha Güneş tanık olacaklarından önce yurdunun, emekleriyle güzelleştirdikleri köyünün fotoğrafını şöyle çekiyor: “Biz kalabalık bir aileydik. Tarlalarımızı sürerdik. Geçimimizi topraktan sağlardık. Bunun yanında hayvancılık yapıyorduk. İhtiyacımız olanı şeyleri topraktan ve hayvandan sağlardık. Peynir, yağ, süt, kavurma, her şeyimizi kendi toprağımızdan, hayvanlarımızdan sağlardık. Güzel bir hayatımız vardı. 40-50 aile vardı kalabalık bir köydü. Biz kimseye  muhtaç olmadan yaşamımızı idare ediyorduk. Her şeyimizi kendi köyümüzden sağlıyorduk.”

“Çand” ile yoğrulmuş köylülerin dayanışmasını anlatıyor: “Destek oluyorduk birbirimize. Meşe topluyorduk. Buğdayı da kadın ve erkekler orakla biçerdik. Buğdayımızı döverdik, kaynatırdık  bulgurumuzu yapardık. Mehirimiz için hazırlardık. İhtiyaç olan her şeyi hazırlardık.”

 ‘Hiç aklımdan çıkmıyor’

Saliha Güneş, baskılara geliyor ve sesinin rengi değişiyor. Bir gün askeri araçlar köye baskın yapıyor. Kayınpederini alıyorlar, diğer evlerden komşularını topluyorlar. Ve Japonya’nın girdiği Çin’den Apartheid Güney Afrikası’na, Vietnam’dan Lübnan’a, Latin Amerika ülkelerindeki istiladan Nazilerin ayak bastığı ülkelere kadar kitaplara kaydedilen tarihin en ürpertici sahnelerinden birine Cumar’da tanık oluyor.

Saliha Güneş, şunları dile getiriyor: “Köyümüze baskılar vardı. Defalarca köye geldiler. İnsanlara işkence ettiler. Hatta bir keresinde çocuklarımın babasını, kaynımı, eşimin kardeşini ve birçok köylümüzü cemse adında zırhlı araçların arkasına bağlayıp sürükleyerek götürdüler. 40 gün tuttular. O anlar hiç aklımdan çıkmıyor. Onlardan bir süre haber alamadık.”

‘Kürtlüğümüzü kabullenmiyorlardı’

Kürt olarak varlıklarını sürdürdükleri için hedef alındıklarını, korucu olma dayatmasına karşı çıktıklarını vurguluyor: “Bizden ne istiyorlardı? Korucu olmamızı istiyorlardı. Kürtlüğümüzü kabullenmiyorlardı. Toprağımızı istiyorlardı.”

Bölgede bazı yerlerin koruculuğu kabul ettiğini, oradaki korucuların da Cumar’a baskı için kullanıldığını ifade ediyor.  Saliha Güneş korucuların evlere girip içerdekileri nasıl dağıttığını anlatıyor: “Silahla dolaşıyorlardı. Psikolojik  baskı yapıyorlardı. Licê dışından geliyorlardı. Bizim köyümüzde korucu olmaz. Bunları yaptılar ama boyun eğmedik gelen koruculara. Koruculardan ismini hatırladığım Hako diye baş korudu vardı. Bize çok zulüm, eziyet ediyordu. Tarlamıza, bahçemize gidemiyorduk. ‘Burayı terk edin’ diyorlardı. Evlerimize girip dağıtıyorlardı”

Tütün zamanı

Ve bir mevsim daha hasat zamanı. Kışı aç geçirmemek için, kimseye muhtaç duruma düşmemek için toprağın bereketini hasat etmek önemlidir. Herkes buğday ve tütünü harmanlara toplama ve patos ile çuvallara, denklere, kilerlere, değirmenlere taşıma telaşındadır. Ekim 1993’tür. Köyde tütün ekimi çok olduğundan tütün zamanıdır yani. Helikopterler, askeri araçlar, timler köyü sarıyor. Evlere giriyor, çocuk, kadın, genç, ırgat, yaşlı erkek kim varsa dışarı çıkarıyorlar. Ve Saliha Güneş unutamadığı dehşete tanık oluyor. Artık evlerin yakılmaya başladığını anlatıyor. Maddi olan yanında manevi değerleri de ateş arasında kalıyor. Alevler anılarını, atalarının fotoğraflarını da yok ediyor.

‘Tak-Şak Paşa’ dönemi

Bir JİTEM’cinin kanas suikast silahıyla Diyarbakır Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’a  Lice Asayiş Bölük Komutanlığı binası önünde suikast düzenleyip öldürdüğü 22 Ekim 1993 öncesidir. Yani Licê’nin yakılmasının provası yapılır Cumar’da.

Trajedinin yaşandığı dönem özel savaşın zirve yaptığı yıllardır. Mayıs 1993- Mayıs 2000 yılları arasında Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel dönemidir. Haziran 1993 Mart 1996 arasında Başbakan olan Tansu Çiller dönemidir. Aralık 1990 Ağustos 1994 arası Genelkurmay Başkanı olan Doğan Güreş dönemidir. Orgeneral Necip Torumtay, askeri ABD emriyle Musul’u işgal edip 1. Körfez Savaşı’na dahil etme emrini yerine getirmeyip istifa edince, Türkiye’yi koçbaşı yapmak için Doğan Güreş Genelkurmay başkanı yapılmıştır.

Başbakan Tansu Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş

“Tak-Şak Paşa” denen Doğan Güreş bir NATO generalidir. Başbakan Tansu Çiller için “Tak diye emir veriyor ben de şak diye selamı çakıp emri uyguluyorum” demiştir. 1973’te Tuğgenerallik verilir, NATO Avrupa Müttefik Kuvvetleri Yüksek Karargahı (SHAPE) Lojistik Daire Başkan Yardımcısı yapılır Belçika/Mons’ta. Kürtlere karşı özel savaşı sürdürme karşılığında NATO ve ABD’nin istediklerini uygulayan bir muavindir. Öyle ki kendi başına, kanun, kurullar, başbakan, cumhurbaşkanı haberdar edilmeden her şeyi yapma ortamı olduğunu söylemiştir. Yani yeter ki ABD-NATO onay versindi.

1996-2002 arası da DYP milletvekilliği yapmıştır Güreş. Yani JİTEM, Hizbullah, mafya gibi yapıların kullanıldığı kirli savaş çarkının baş aparatlarındandır Güreş. Çiller’in çalıştığı diğer genelkurmay başkanı Güreş vekil olunca yerine geçirilen Ağustos 1994-Ağustos 1998 arası Hüseyin Kıvrıkoğlu’dur. Emniyet Genel Müdürü de Mehmet Ağar’dır, 10 Temmuz 1993-31 Ekim 1995 arasında.

Saliha Güneş, bir kez karakola götürülen köylülerin akıbetini anlatıyor: “Karakola götürdükleri köylülerimizi geri getirmediler. Onların cenazesini arıyorduk bir kaç kişiyi dağların yamacında bulduk bazılarını hiç bulamadık. 9-10 kişiyi toplayıp götürdüler Kulp’ta yaktıklarını duyduk. Sîsê Dağları’nda bir kaç kişiyi öldürdüler. Fahri’yi kaçırıp götürdüler, buğday tarlasında kemikleri bulundu. Tansu Çiller ve Süleyman Demirel vardı. Köy yandıktan sonra eşim tütün satıyordu. Diyarbakır’a geldikten sonra da sürekli evimize geliyordu ortanca oğluma dövüyorlardı dağda olan oğlum Akif’in yerini öğrenmek için. Sürekli baskına geliyorlardı.”

Saliha Güneş tütün zamanı yaşatılanları sözcüklere şöyle döküyor: “Karne vardı. Torbayla izin vermiyorlardı. Un, bulgur, pirinç, tuz, çay, mercimek her şeyi kiloyla alıyorduk. Aylık karne vardı, fazla olanı alıyorlardı bizden. Daha önce birkaç kez gelip kırıp döktüler. Gelip evlerimizdeki eşyaları yakmaya, yıkmaya başladılar. Bir şey attılar evleri yaktılar. Buğday biçilmişti, daha tarladaydı.  Buğday tarlalarını ateşe veriyorlardı. Sîsê Dağları’na durmadan ateş ediyorlardı, orda gerilla var diyorlardı. Korkuyla çocuklarımızı alıp kaçışmaya başladık. Hiçbir şey alamadık evlerimizden. Hayvanlarımızı, eşyalarımızı, anılarımızı , hayatımızı aldılar bizden. Atalarımızın bir fotoğrafı bile yok.”

Oğlu Akif Güneş dağdadır. HPG Alan komutanı iken 2002’de çekilme sırasında Êlih (Batman) Heskîf’te (Hasankeyf) bir pusuda oğlunu kaybettiğini öğrenince bir kez daha yıkılır dünyası başına.

Oğlu bahane edilerek baskınlar yapıldığı dönemi anlatıyor Saliha Güneş: “Ben oğlum Akif bahanesiyle de çok baskı gördüm. Oğlum Akif’in fotoğraflarını kendi ellerimle yaktım onlar yakmasın diye. Bu benim için çok büyük bir acıdır. Devlet bana şehit düşen oğlumu geri verebilir mi? Onun naaşı benim gözümün önünden gitmiyor. Askerler yakmasın diye oğlumun fotoğraflarını kendi ellerimle yaktım.”

Bir yeğenini de 2016’da ambulanstan indirip infaz ettiklerini kaydediyor: “33 yıl önce bunlar yaşandı, ama aradan geçen onca yıla rağmen zihniyet aynı. 2016 yılında Mehmet Şirin Kocakaya, Mahle köyünde, kardeşimin oğlunu öldürdüler. İnsanlar ambulans binerken hayatta olduğunu söylediler döve döve öldürdüler. İşkence öldürülmesinden sonra Şirin’in babası ve amcası yani kardeşlerim o dertten dolayı 2 yıl kadar sonra vefat ettiler.”

Saliha Güneş 33 yıllık özlemi kelimelere döküyor: “Köyümüzü çok özlüyorum. Köyde evimin olması çok isterim. Şehit olan oğlumun tüm anıları o köyde, aklımı o köyde bırakıp geldim. Yüzlerce gencimiz gitti. Devlet suçunu kabullenip özür dilesin. Yıkılan evlerimizi yapsın. Ne gerilla ne asker hayatını kaybetsin. Dilimizi, kimliğimizi tanısınlar. Eğitim kendi dilimizle olmalı.”

Sevcan’ı hastaneye götüremeyince

O dönem 25’li yaşlarda olan Ayfer Güneş baskınları anlatıyor:  “Evimizdeki eşyaları kırıp döküyorlardı. Bunu defalarca yaptılar.”

Evin gelini Ayfer Güneş, köyün yakıldığı gün için şunları söylüyor: “Yakmaya gelmişlerdi. helikopterlerle ateş açıyorlardı. Erzaklarımızı döküyorlardı, biz evimizden bir eşya bile alamadık. Köyden yalın ayak, hawar diyerek yollara çıktık. Köyümüz yanmadan önce huzurumuz yerindeydi. bizi köylerden çıkarıp köyümüzü yaktılar. O yangında aslında biz de yandık. Gözümüz arkada kaldı. Ekrem Bulut, Mustafa Bulut, Ramazan Bulut, Fahri Bulut, Ali Bulut’un cenazelerini bile bulamadık. Köyden çıkıp Sîsê Dağları’na giderken bir cenaze gördüm, adamı kafasını taşla parçalamışlar, o hiç aklımdan çıkmıyor. Adamın adı Reşit Sîsê köyünden.”

Köy yakılınca, her şeyini kaybediyorlar. Sıfırlanıyor ekonomileri de. Licê’ye yerleşiyorlar. Ancak bu kez Licê ilçesi operasyonla yakılıyor. Ayfer Güneş 5 yaşındaki Sevcan’ı kaybediyor. Olanları şöyle anlatıyor: “Licê’deki yangılarda, çatışmada ben ve 5 yaşındaki küçük kızım Sevcan ahıra saklandık. 3 gün boyunca aç bir şekilde, çatışmanın durmasını bekledik. Herkes ahırlara saklanmıştı. Silah seslerinden kızım Sevcan çok korkmuştu. Dışarı çıkan herkese ateş ediyorlardı. 3 günün sonunda barakaya geçtik, kızım hastalandı korkudan. Onu hastaneye götüremedik, izin vermiyorlardı. Çıkana ateş ediyorlardı. Kızım kucağımda vefat etti, bunu ben nasıl unutabilirim.”

Sözcüklerinde isyan yankısı duyulan Saliha Güneş araya giriyor: “Sevcan hareketli bir çocuktu. Dizimde öldü.”

Saliha Güneş şartlar oluşursa dönmek istediğini, yakılan evlerin yerine ev yapılması gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Kürt gençlerinin askerlik yapmasını istemiyorum. Askerleri köylerimizden çıksınlar. ”

Benzeri Cizîr’de Eylül 2015’te yaşanır, 10 yaşındaki Cemile Çağırga evlerinin avlusunda vurulunca hastaneye kaldırılamaz, hayatını kaybedince 3 gün ailesi buzdolabında tutar. Benzeri Aralık 2015’te Silopi’de Taybet İnan (Taybet Ana) ve ailesinin başına gelir.

Licê yakılırken geçimlikleri tütün deposu da yanar. Yine göç yolları yine ekonomik olarak çaresizlik girdabı. Licê yakıldıktan sonra bu kez Diclekent’e göç ediyorlar, ekonomik zorluklarda ayakta kalmaya çalışıyorlar.

Çocukların gözleri önünde…

Mülkiye Aytek 12 yaşlarındadır o zaman. Hatırladıkları şöyle anlatıyor:  “Küçüktüm, 12 yaşında. Babam, amcam gözaltına alındı. İpe bağladılar, cemselerin arkasında sürüklediler. 40 gün onlardan hiç haber alamadık. Geldiklerinde mutlu olduk. Babamın dayısının oğlu Ekrem Bulut’u yakalamışlardı. Evde arama için getirdiler, elleri, ayakları zincire bağlıydı. Zincirli hali aklımda kalmış. Her cuma bir yerde toplanıp yemek yeniyordu, çeşmeden su getirmeye gitmiştim.  Kızı çeşmeden su veriyordu, askerler bırakmadılar. Alttan vurup suyu yüzüne döktüler, bırakmadılar su içsin. Benim gözümün önünde ona işkence yaptılar. Ben ve yaşıtım çocuklar o anları korkuyla izliyorduk. Diz çöktürüp kafasına kaldırmasına müsaade etmiyorlardı. Kafasından kan akıyordu. O bende travma oluşturdu.”

Götürüldüler ve dönmediler

İnsanların tarifsiz acıların kuyusuna itildiği günlere giden Mülkiye Aytek gözaltına alındıktan sonra dönmeyenlerin isimlerini sıralıyor: “Bulut ailesinden 9 kişiyi daha sonra gözaltına aldılar. Ramazan Bulut, Ekrem Bulut, Ali Bulut, Fahri Bulut, Mustafa Bulut hatırladıklarım. Licê yandığı zaman gözaltına alıp Kulp’ta yaktılar Licê’nin yandığı sene. Licê iki defa yakılıyor. Licê yandığı azman annem ve babam yoldalar. Fahri Bulut ayrı bir yerden gidiyor, annemler ayrı yerden. Babam dedi ‘silah sesi geldi, dedim Fahri gitti.’ Cenazesini ertesi yıl buğdayların içinde gördüler. Diğerlerinin 15 yıl kadar sonra kemikleri bulundu, AİHM’e başvurusu yapıldı ya ondan sonra. Sîsêli Raşid vardı, babamın arkadaşıydı. Hem silahla hem taşla beynini ezmişlerdi. Bir komşum var, Licê Bunkyan’dan. Diyordu ‘kadınları köy meydanında çıplak ediyorlardı, erkeklerin gözü önünde”

Unutamadığı köyün o anını anlatırken “Önce helikopterle taradılar. Helikopterlerle dağlara ateş edip yakıyorlardı. Sonra geldiler” kelimelerini sıralayan Mülkiye Aytek Licê’nin yakıldığı günler için de “Timdi, askerdi doluydu etrafımız” diyor.

Yüzleşme istiyorlar. Evleri yapılır yapılmaz köylerine döneceklerini vurguluyorlar heyecanlanarak. Evin damında ahenkli yaz yıldızları altında düşler yoğurarak, direngen umutlar çağlayarak uyudukları zamanların, hudutsuz yolların özlemindeler yılladır şehirlerin ağır yüklerini taşırlarken.

Mülkiye Aytek beklentisini şöyle özetliyor: “Unutulmaması lazım. Kimliğimin, varlığımın  tanınmasını ve dilimin ve kültürümün üzerindeki baskıların sona ermesini istiyorum. Dil için çok kan vermişiz, dil kimliğimizdir. Baskının kalkmasını, kayyum politikalarının kaldırılmasını istiyorum. Kendi dilimin zenginlikleriyle okumak ve yaşamak istiyorum. Kendi kendimi yönetmek istiyorum, 50 milyon insanız, hakkım var. Köylerde asker karakolu olmasın. Vali, belediye başkanı, kaymakam Kürt olsun. Devlet suçunu kabul etsin. Özür dilesin önce. Tazminat ödesin. Yapanlar cezasını çeksin”

Ayfer Güneş köylerine dönmek istediklerini söylüyor: “Bizim hayatımız, yaşantımız güzeldi. Bizden hayatımızı aldılar. Biz birlik içinde yaşıyorduk. İnsanlar birbirine kıymet veriyordu. Şehirde bir kopukluk var. Bir bağlılık yok. Dayanışma yok. Kimse birbirine görmüyor. Yıktıkları evleri geri yapsınlar. Özür dilesin devlet. Suçunu kabul etsin. Ama tazminat verseler de ne verseler de ölenler geri gelmeyecek. Her yerde Kürtçe konuşmalıyız. Dilimize sahip çıkalım. Serbest olmalıyız her yerde.”

Ahmed Arif’in haykırışı ve hasret çağlayanı var seslerinde: “Seni bağırabilsem seni/Dipsiz kuyulara/Akan yıldıza/Bir kibrit çöpüne varana/Okyanusun en ıssız dalgasına/Düşmüş bir kibrit çöpüne.”

Bu tanıklık Via Dolorosa trajedisinin, Golgota trajedisinin yaşatıldığı Kürdün tarihinden bir kesit sadece. “Adalet mazlumu koruyamıyor ise o adalet değil işkencedir” denir. Bu işkence ne zaman son bulacak?

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

‘Top yemi’, NATO ve Cheap Soldier

Sonraki Haber

Mizah halkı güldürür, diktatörü ürkütür

Sonraki Haber

Mizah halkı güldürür, diktatörü ürkütür

SON HABERLER

Jin Dergi’nin yeni sayısı yayında 

Yazar: Yeni Yaşam
5 Temmuz 2026

Kürtlerin yerinde kim olsa çatlardı

Yazar: Yeni Yaşam
5 Temmuz 2026

Mizah halkı güldürür, diktatörü ürkütür

Yazar: Yeni Yaşam
5 Temmuz 2026

Licê’nin kesik damarları: 33 yıllık zulüm

Yazar: Yeni Yaşam
5 Temmuz 2026

‘Top yemi’, NATO ve Cheap Soldier

Yazar: Yeni Yaşam
5 Temmuz 2026

Türkiye’de ilk Sokrates denemesi olarak Deniz Göktaş

Yazar: Yeni Yaşam
5 Temmuz 2026

‘Ya onurunuz ya sağlığınız diye ikilemde bırakılmak…’

Yazar: Yeni Yaşam
5 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır