Kürt sorununun en yaygın ve yoğun olarak tartışıldığı bir dönem yaşanıyor. Bundan önceki süreçlerde Kuzey Kürdistan için çözümler tartışılıyordu, bugün ise dört parça Kürdistan’da Kürt sorunu ve çözümü tartışılıyor. Buna rağmen Kürtlerin acıları, dertleri, sorunları hem az değil hem çözümü kolay değil.
Rojava’da bazı gelişmeler yaşanıyor olmasına rağmen, Kürtler halen risk altındadır. DAİŞ kalıntısı HTŞ, anlamlı, güven veren bir çözümden ısrarla kaçınmaktadır. Beklenen entegrasyon istendiği gibi gelişmiyor. Türk devletinin yönettiği HTŞ, Kürtlerin konumunun anayasal bir güvenceye kavuşturulmasını engellemekte, Kürtlerin özgürlük sınırlarını daraltmakta, kazanımlarını gasp etmektedir. Böylece çözümün umudu da heyecanı da yok edilmiştir
İran molla devleti, her gün Kürt gençlerini idam etmekle kalmıyor, son günlerde doğrudan PJAK’a karşı savaş saldırıları geliştiriyor.
Irak, Türk devletiyle birlikte Güney Kürdistan’a karşı, karanlık, komplocu ve yoğun girişimlerde bulunmaktadırlar. Bu girişimlerin Kürtlerin hayrına olmayacağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. Kürt askeri gücünün, hatta Kürt özerkliğinin yok edilmesinin amaçlandığı ileri sürülmektedir.
Kuzey Kürdistan’da ise bir süredir devam eden barış ve demokratik toplum süreci, kaygılı beklentiler içinde yaşanmaktadır.
Kısacası Kürtler, dört yönde, dört devletin ordusuna, polisine, mahkemesine, medyasına ve bilumum kurumlarına karşı, can bedeli bir direnişle varlıklarını korumaya, özgürlüklerini kazanmaya çalışmaktadırlar.
Bu amaçla Sayın Öcalan tarafından başlatılan ve sürdürülen ve barış ve demokratik toplum süreci, Kürtler için değerli bulunmuştur. Gelinen noktada, TBMM komisyonunun kararlaştırdığı yasanın çıkartılacağı kesinleşmiş görünüyor.
Ancak Kürt halkı, beklenen bu yasanın barışı ve demokrasiyi getireceği konusunda kaygılıdır.
Çünkü barış yasası, hangi sözcüklerle olursa olsun, son tahlilde “Kürt” sorunundan ve “gerilla”dan söz etmek zorundadır. Ayrıca bu yasa, devletin dışında, Kürt halkının, gerillanın ve en önemlisi Kürt halkı adına Sayın Öcalan’ın söyleyeceklerini kapsamak durumdadır. Ancak devlet soruna demokratik çözüm ve barış perspektifiyle yaklaşmadığı için bu gerçeklerden kaçan bir görüntü vermektedir.
Devletin bu tutumu, iki konuda izlediği ve hiç değiştirmediği tavrından da görülmektedir. Birincisi, devlet süreçle ilgili resmi dokümanlarda ve söylemlerde, sorunun Kürt sorunu olduğunu, hiçbir biçimde zikretmemiştir. İkincisi, çeşitli aksamalar yaşanıyor olmasına rağmen devlet, sürecin hep “ilerlediğini” söylemiştir.
Devlet ilgililerinin her fırsatta tekrarladığı ve gerçeklerin tartışılmasını sınırlandırdığı bu iki iddia, yalandır, gerçeği ifade etmektedir. Bunu devlet de biliyor, Kürt halkı da biliyor, kamuoyu da biliyor.
Devlet neden böyle davranıyor? Devletin bu tutumu, konuyla ilgili olarak geliştirilmiş bir politik tutumdur. Çünkü Kürt halkının varlığının resmen kabul edilmesi, haklarının da kabul edilmesini ve eninde sonunda bu hakların verilmesini gerektirecektir. Tam da devlet, Kürtlerin haklarını vermek zorunda kalmamak için sorunun, “Kürt sorunu” olduğunu telaffuz etmekten kaçınmaktadır.
Aynı şekilde devletin süreç “ilerliyor” diyerek soruna yaklaşması da tam bir manipülasyondur, illüzyonist bir tutumdur. Neden böyle denildiği de ne yapılmak istendiği de açıktır. Bu yolla devlet, kendi beklentilerine uygun bir düzenleme yaparak “yaptık oldu” diyebilme imkanını elinin altında hazır tutmak istemektedir. Kürtler bunu kabul etmezlerse de “biz yaptık ama kabul etmiyorlar” diyerek Kürt halkını suçlamak istiyorlar.
Zaten yaklaşık iki yıldan beri Türk devletinde olanlara bakılırsa, istenen gelişmelerin neden olmadığı çok kolay anlaşılacaktır. Her şeyden önce devlet, barış sürecini, bütün sosyal ve siyasal gelişmelerden izole ederek ele almaktadır. Sanki barış ve demokrasi, siyasal ve sosyal konular değilmiş gibi, yaşananlarda kopartılarak, apayrı konularmış gibi ele alınmaktadırlar.
Deniz Göktaş adlı genç komedyen, sanatıyla Erdoğan’a hafiften dokundurunca, hemen tutuklandı. CHP’ye yönelik saldırılar, bütün hukuksuzluğuna rağmen devam ediyor.
İşçiler, emeklerinin karşılığını almak için meydanlarda, maden ocaklarında direniyorlar. Öğretmenler emeklerini almak için yerlerde sürükleniyorlar. Kadınlar katlediliyorlar, öğrenciler çeşitli demokratik taleplerden bulundukları için tutuklanıyorlar. Aleviler Madımak ve Çorum katliamlarının hesabını sordukları için yargılanıyorlar. Köylüler, ekolojik saldırılara karşı topraklarını korudukları için, demokrasi güçleri NATO’ya karşı çıktıkları için mahpus edilmektedirler. Yoksulluk başlı başına sorun.
Bütün bunlar barış ve demokrasi isteyenlerin ülkesinde olmaz. Bunları yapan bir devletin barış ve demokrasi söylemi inandırıcı değildir.
Bu koşullarda devlet ise katiller çetesi NATO’ya iyi görünmeye, onun tarafında onaylanmaya çalışıyor.
Bunun yanında ne mutlu ki Kürtler, umutsuzluğa ve karamsarlığa düşmeden, Kürdistan’ın dört parçasından mücadeleye devam ediyorlar. Çünkü bölgeye barış ve demokrasi, Kürtlerle birlikte, ezilenlerin örgütlü mücadelesiyle gelecektir.









