• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
7 Temmuz 2026 Salı
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Forum

Dostluk ve ‘Düşünme Etiği’ üzerine

7 Temmuz 2026 Salı - 00:00
Kategori: Forum, Manşet
  • İnsanların birbirine karşı lüzumsuzlaşması insanlık tarihinin en büyük krizi olarak karşımızda duruyor. Böyle bir dünya tablosuna bakarken ilişkilerimizi, iletişimlerimizi, 20.yüzyılın rengini oluşturan şahsiyetlerin ilişkilerine, dostluklarına bakarak öğrenmeyi daha fazla önemsiyoruz
  • ‘Düşünme Etiği’ Arendt’in kendiyle hesaplaşması ve kendiyle ilişkisi konularında bir fikir oluşturması açısından önemli. Anlamayı zenginleştiren, derinleştiren, okurken tüketip bitiremediğiniz, tersine okurken durup düşündüren, düşündüğünün nasılını da düşündüren tondadır. Kadınca anlama ve okuyucuda fikirsel dinamizm yaratma konusunda da bir pencere açmasıdır

Dilzar Dîlok

 Yaşadığımız şu dönemlerde ‘ilişki’ler tüm aşamalarında üzerine düşünülen, planlanarak örülen ağlar değil. Oysa toplumsallaşma dediğimiz insan türünün birbiriyle zorunlu ilişkilerin ötesine geçen ağlar kurmasıyla başlar. Örneğin bir hayvanın yavrularıyla kurduğu iletişime, alışverişe ilişki demeyiz. Karşılıklı etkileşim olmasına rağmen bu alışverişe ilişki diyemeyişimiz insan türüne özgü olmak üzere ilişki gerçeğinin karşılıklılıkla birlikte anlam yüklenen, fiziki doğanın yasalarının ötesine geçen bir ağ olmasındandır. Günümüz dünyası, birbirleriyle ilişkisinin gezegen tarihinin en gelişmiş teknik-iletişim araçlarına rağmen insan türünün en az ağ kurduğu zamanlardan geçiyor olabilir.

Ailede çocuklara yönelik ebeveyn sorumluluğunun tahribata uğraması, kapitalist modernite boyunduruğundaki aile çeperinde yaşanan krizler kutsal aileyi lanetli aileye dönüştürmüştür. İlişki, yaşamın maddi ve manevi anlamının bütünselliğinin bireyden topluma taşınması olarak türü diğerlerinden ayıran toplumsallaşmanın temel ölçütüdür. Ancak bu özellikler şimdi geçerliliğini yitirmektedir. Tarladan buğdayı toplayan ile ekmeği fırından alan arasındaki fark, internetten pizza isteyenin buğdayla ilişkisi düşünüldüğünde fazlasıyla minimumdur. İnsan, ihtiyacını giderirken başka insanlarla göz-gönül temasını yitirince ihtiyaçlarının başka insanlar için de anlamı kalmaz. İhtiyacı karşılama gereksinimi, yöntemi ya da sonuçları sadece ihtiyaç sahibine ait olur.

İlişki sadece eylem değildir. Anlam dünyasıdır öncelikle. İlişkinin insanlar arasında ağ kurabilmesi, bağ oluşturabilmesi için öncelikle ilişki üzerine düşünülmesi gerekiyor. Üç saniyelik etkileşim ve yönelim şeklinde günlük olarak milyarlarca dijital medya titreşimi yaşanmasına rağmen bunları ilişki saymak zordur. Dijital çağın insanlığa en büyük zararı, yapay zekanın insan emeğinin yerini almasından daha öncedir. Kanımca bu zarar, ekseri insanların ellerine telefon-tablet vb. araçlarını aldıklarında dünyanın tüm bilgilerinin hatta dünyanın tümünün ellerinin altında olduğunu, kendilerine ait olduğunu hissetmesi, zannetmesidir. Çocukların dahi dijital bağımlılıklara sürüklenmesi, çocuktaki egoyu zamanından önce geliştirerek toplumsal bilinç gelişmemişken bu egoyu harekete geçirmesinden kaynağını alıyor. Ardından suça sürüklenmek ya da başka toplumsal problemler.

Çocuk yaştan itibaren oluşan şekillenmelere baktığımızda gördüğümüz, dijital çağ insanının büyüyemediğidir. Toplumsal olarak gelişmemiş yanlarıyla birlikte insanların yaşamaktan ziyade yaşanmışlıkları bilmekle ve yaşanmışlıklardan haberdar olmakla yetinmesi, birilerinin yaşadıklarına bakarak yaşamı öğrenmeye çalışma, yaşam parçalarını yaşamaktan ziyade “gözatma” durumları yaşama yönelişte telafi edilemez bir sığlık yaratıyor. Bu durumda insan türü, ilişkilenmek için kilometrelerce yol katetmeye, eline kalemi alıp mektuplar yazmaya, başka insanların can sıkıntısını saatlerce dinlemeye lüzum görmüyor.

İnsanların birbirine karşı lüzumsuzlaşması insanlık tarihinin en büyük krizi olarak karşımızda duruyor. Böyle bir dünya tablosuna bakarken ilişkilerimizi, iletişimlerimizi, 20.yüzyılın rengini oluşturan şahsiyetlerin ilişkilerine, dostluklarına bakarak öğrenmeyi daha fazla önemsiyoruz. Tarihsel olarak kadın ve erkek arasındaki ilişkilerin gelişim seyrinden ve sorunsallaşmasından öğrenilecek çok şey var. 

“Heidegger, Arendt’e ilk mektuplarından birinde şöyle demiş: Aşk, ‘varoluşun içine girmek için en kestirme bir yoldur; bildik burjuva mahremiyeti ya da evlilik kurumu değil. Böyle bir felsefi aşkta mahrem yakınlaşma sadece içselliğe değil, sonsuzluğa da ilişkindir. En içlerden sonsuzluğa, aradaki her şeyi atlayarak hareket eder.” Fatmagül Berktay’ın Düşünme Etiği kitabından yaptığım alıntı bize hem Hannah Arendt ve Heidegger hakkında, hem de yaşadıkları ilişki hakkında bir fikir vermektedir.

Güçlü arayışlar içindeki genç Hannah Arendt’in Ona bu sözleri söyleyen bir felsefe hocasından etkilenmesi olağandışı değildir. Ancak aralarındaki ilişkinin sadece bir tarafın, dahası sadece erkeğin tanımlamasıyla anlaşılması zordur. Arendt’in ömrünün sonraki aşamalarında yeniden ilişkisini ele alışı, bizler açısından da üzerinde durmaya değer.

H.Arendt’in sadakat, bağışlama ve dostluk konularındaki tutumu hem kişisel hem de evrensel bir içerik barındırır. Belki de ömrünün büyük kısmını bu kavramların derin anlamlarını inşa etmeye ve paralelinde de kendini inşa etmeye hasretmiştir. İnsanın kendini evrende konumlandırışıyla bağlantılı ele aldığı varolmanın nasıllığına ve nedenselliğine dair fikir oluşturma durumları çoğu zaman öznel yaklaşımlardan kurtulamamıştır. Belki de bu, tümden kurtulmuş olanları da mekanik olarak yargılayışımızdan kaynaklanmaktadır.

Özne belirleyendir

İnsan neden bağışlama ihtiyacı duyar? Bağışlanmada nesne sayılabilecek konumda olan, bağışlama söz konusu olduğunda özne sayılabilecek bir konumdadır. Mağdur olanın suçluyu bağışlaması, suç esnasında nesne olanın bağışlama esnasında özne olarak bir yaşam dengesi, insansal bir denklik yaratmasıdır söz konusu olan.

Özne belirleyendir. Bağışlayabiliyorsan öznesin ancak bağışlamıyorsan özneliğin bağışlanan açısından bir karşılıklılık inşa etmediğinden özne de olamıyorsun. Bağışlanma-hafıza gibi konuları ele alan filozofların ekseriyetle holokost üzerinde derinleşmeleri anlamlıdır ancak felsefi sahaya giren kimi kavramları salt kimi alanlara-mekanlara ait görmek, anlamı çoğaltan bir durum değildir, aksine sınırlandıran bir durumdur.

‘Düşünme Etiği’ Arendt’in kendiyle hesaplaşması ve kendiyle ilişkisi konularında bir fikir oluşturması açısından önemli bir kaynaktır. Hem verilen bilgiler hem de geliştirilen yorumlar anlamayı zenginleştiren, derinleştiren, okurken tüketip bitiremediğiniz, tersine okurken durup düşündüren, düşündüğünün nasılını da düşündüren tondadır. Daha da önemlisi kadınca anlama ve okuyucuda fikirsel dinamizm yaratma konusunda da bir pencere açmasıdır.

Arendt ile alakalı olduğundan Heidegger’e değinmek durumundayız. Heidegger’in varlık konusunda önemli görüşleri vardır. Heidegger varlığı dasein diye tanımlar, ki bu kavram kendisini anlamlandıran ve mesele yapan bir varlık anlamına gelir. Gerçekleşmiş bir oluş durumunu ya da fırlatılmış olma durumunu anlatır bu kavramla. Kişi, dünyada olmayı kendisi seçmez, o kendini hergünkülükte kaybetmiştir ve bulmak zorundadır. “Dil varlığın evidir” der. Ancak “kamuya yansıtmadığı biçimde, dünyadaki varlık’ın belirli bir ulusun topraklarında kök salmış olduğunu ve sadece bazı insanların soy ve dil dolayısıyla bu ulusa mensup olduklarını, bazılarınınsa olmadığı”nı düşünür. Bu ne demektir? Varlığı inkar edilen, dili yok sayılan, yok edilmeye çalışılan ve soykırım çemberinde can çekişen bir halk için bu tespitler soykırım çemberinden çıkış için güçlü bir itki olabilir. Ancak Alman ulusu o dönemde bir soykırımla karşı karşıya olmadığından bu görüşe yakınlaşmak mümkün olmaz.

Heidegger Nazi Partisi’ne üye olmuş ve bunu da reddetmemiş biri olduğundan bu cümleden, Nazizmin düşünsel felsefi altyapısını inşa etme gayretinin olduğu sonucu çıkarılabilir. Bunun ve benzeri felsefi ya da bilimsel olduğu söylenen tespitlerin üzerine sosyal ve siyasal olarak ekleneceklerle Hitler’in faşizm inşası zor ve zahmetli olmayacak, hatta daha da kolaylaştığı gibi filozoflara sırtını dayayan bir gönül rahatlığı yaratacaktır. Ne de olsa bir filozofun düşünceleri de bu doğrultudadır. Hem de ülkenin en yetkin isimlerinden birinin…

Hitler kelimesinin Almanca hütte – kulübe kelimesine dayandığı ve kulübede yaşayan kişi anlamına geldiği belirtiliyor. Heidegger’in de kendine Almanya-Fransa-İsviçre sınırlarında yer alan Almanya’daki bir köyde 6×7 metre bir kulübe inşa ettirmesi ve burada çalışmalarını yapması, buraya çalışma dünyam demesi tesadüf olabilir. Ancak biz bu durumu tesadüf olarak ele alamayız. Kulübe metaforunun erkek karakterin arkaik bir özlemi, avcı kulübü üyelerinin toplandığı, yeni sistem ilkelerinin belirlendiği, planların-tuzakların hazırlandığı yer olarak zihniyetin arka sokaklarında bir yerlerde kalmış olması da düşünülmeyecek türden değil. Bundan dolayı da bir tesadüften ziyade, erkeklik inşası anlamında aynı sistemsel yolculuğun duraklarından biri olduğunu söylemek zor değil.

Heidegger’in bu saiklerle yola çıktığını söyleme kesinliğinde değiliz, ancak bu tür fikir ve anlam inşalarının, bu tür zihniyet çabalarının Hitlerci görüşe güç kattığını, yapıp ettiklerini sorgulayıp geri dönmek bir yana daha da köklendirerek sürdürdüğünü söylemek mümkün. Bunu Heidegger’in akademisyen arkadaşları da söylemiş ve ona karşı güçlü tavırlar da almışlar. Değirmene su taşımasan da su kanalı inşasına çimento yapmak da var. Heidegger Nazi Partisi’ne üye olduğu ve bunu reddetmediği, özür dilemediği için de üniversite öğretmenliği elinden alınmış, buna rağmen özür dilememiş birisi…

Berktay bu konuyu ortaya koyarken bir Heidegger tablosu da oluşturmuş. Kitabın adına layık görüşler ifade ederek düşünmenin yolunu oluştururken nasıl düşünmek gerektiğine dair de fikirler vermiş. Ancak Hannah Arendt’in bir kadın filozof olarak bu ilişki’ye bakışının tahlili konusunda belirttikleri kadın cephesinden de özgür düşünce cephesinden de tartışma konusu olmaya kapı aralamaktadır.

Düşünme Etiği şöyle der: “Dostluk ancak özgür olan ve karşısındakinin de özgür olduğunu kabul eden kişiler arasında gerçekleşebilir. Kendiliği teslim etmeyi değil, kendiliğin tanınmasını içerir. Yargılarımızı, düşüncelerimizi ‘kamunun acımasız ışığı’na sunmadan önce dostlara açarak onları sınamamıza ve gerekirse değiştirmemize yol açar. Bu yönüyle dostluk, özel alan ile kamusal alan arasındaki bir ara mekan gibidir. O mekanda dostlarımızla görüşlerimizi, sezgilerimizi, yargılarımızı paylaşarak, tartışarak birlikte dünyayı anlama çabasına girişiriz ve dünyayı insanileştiririz.”

Berktay’ın bu tespitlerinde dikkat çektiği üzere “Dostluk birçok sınırı aştığı için önemli” ise sınırların özel alana-kişisel olana dair olmadığı, kolektif hakların neler olduğu ve nasılı temelinde ortaya konulan ilkeler temelinde bir sınır inşası anlamına geldiği göz önünde tutulursa, dostluğun varolabilmesi kolektif alana dair sınırları ortadan kaldırmakla ilgilidir diyebiliriz. Toplumsal haklarımız kısıtlanıyorsa ideoloji, siyaset ya da ahlak adına herhangi bir sebeple, bu kısıtlanmışlığı ortadan kaldırmak için birey olmak kadar başka özgür bireylerle kurulan ilişki anlamında dostluklar inşa etmek gerekir. Alternatif kolektiviteler olmadan kurumlaşmış ve bin yıllara sırtını dayamış kolektiviteleri de ele geçirmiş olan sistemler karşısında özgür duruş sergilenebilir mi?

İnsanın varlığını mümkün kılan ilişkisellik gerçeği de bunu gerektirir. Burada ilişki-iletişim-ilişkisellik üzerine daha önce belirttiklerimize bir örnek oluşturmaktayız.

İlişki tek başına olmaz. Bir başına insanın kendiyle ilişkisi, kendine dair yaşam anlayışı, ölçüleri, disiplini, inşa ettiği anlamlar ve nihayetinde “bir ben var benden içeri” dedirtebilen bir ötekilik bilinci, bir kendini aşma halet-i ruhiyesi, bedensel olarak bir başına olunsa dahi içsel olarak insanın komünleşme çabalarının, komünsüz yaşam olmayacağının tezahürleridir. Kapitalizmin bir başına bıraktığı insanın psikolojik hastalık denilen kimi durumlara maruz kalması da buna örnektir. Yaşam tecrübeleri sonucu yalnızlığı tercih ettiğini iddia edenlerin tecrübelerindeki ilişkilerin anılarıyla hesaplaşma temelinde bir yalnızlıktan kastettiklerini de söylemek mümkün.

Kapitalist modernitenin mezar kazıcısı

Bu anlamıyla dostluk, politik bir tutumdur. Aynı zamanda etiktir. Toplumsal olduğundan da ideolojiktir. Kapitalist modernitenin mezar kazıcısı da denilebilir. Dostluk insanın stargeh’i olabilir. İnsan kendini dostlara-dostluklara dayayabilir, burada kendini başkasının varlığı ve kendisiyle kurduğu ilişkisellik temelinde yeni bir varoluşsal zeminde hissedebilir. Aynı zamanda ilişkinin öbür tarafının da kendisine dayanmasını mümkün kılarak karşılıklı yenilenmiş varlıklar inşasında bir komünleşme yaşayabilir. Bunu mümkün kılan etkenler dostluktaki politik-kolektif etkenlerdir, toplumsallıkla ilgili yanlardır. Güçlü dostlukların pozitif sonuçlarının olması toplumsal kabullerdendir.

Berktay bu konuyu Arendt-Heidegger ilişkisi bağlamında ele alırken “Yaşça ve statüce büyük bir erkek akademisyenin kendinden on yedi yaş küçük bir lisans öğrencisi ile yaşadığı ve bugünkü terimlerimizle bir cinsel istismar öyküsü olarak nitelendireceğimiz bir aşk ilişkisiyle başladı”ğını da cesaretle ortaya koyar. Yine Arendt’in “aralarındaki fiziksel ilişki bittikten sonra Heidegger’i geçmişe itip hayatının o dönemini yok saymayı kabul etmedi”ğini ve “gerek mektuplarından gerekse 1950 sonrası tutumundan birlikte yaşadıklarının da bunu yapmasını önleyecek kadar büyük ve derin olduğu”nu belirtir.

Kendi zamanından taşan bir yaşam

Burada gerçekleşen -hem Arendt hem de Heidegger açısından- nedir?

Bir yanda kritiğine çok girmeyeceğimiz bir erkek vardır ve ilişkisini ele alış biçimi vardır. Diğer yanda da ilişkisinin onda bıraktığı iz sebebiyle aradan geçen yıllara ve yaşadığı birçok ilişkiye rağmen yaşamının bir döneminde onda iz bırakan ilişkisini, düşüncelerini, duygularını ele alan, çözümleyen, ona yeni bir anlam vererek, onu tanımlayarak ilişki’sini kendi zamanında kendi düşünsel-duygusal tutarlılığına oturtmaya çalışan bir kadın vardır. Kadının gayreti ile erkeğin lakaytlığı demenin yetmeyeceği bir ‘ilişki’ inşacılığıdır söz konusu olan. İlişki konusunun erkekteki tek başınalığı, kadında kendi zamanından taşan bir yaşam inşasına, bir komünaliteye dönüşmektedir.

kadın olarak kendi yaşamıyla hesaplaşmak, kendi ilişkilerini çözümleyerek ona ad koymak, kadının tarihle, dünyayla ve dünya sistemiyle hesaplaşması kadar önemlidir. Arendt’i Kötülüğün Sıradanlığı tespitini yapmaya götüren Heidegger ile yaşadıklarıyla hesaplaşmasında ele aldığı kendine yönelik bir ‘sadakat’ midir, Eichmann’da gördüğü gerçek kötülüğün gerçek sıradanlığı mıdır?

Arendt “yanlış kişi” deyip geçecek biri değildir. Başta kendisini böyle ele alan biri değildir. Berktay, Arendt’in ikinci evliliğini yaptığı Heinrich Blücher’e “Sen benim dört duvarımsın” deyişini “hem sevgilisi hem de en iyi dostu olduğu” şeklinde addeder. Bu durumu sevgililik ya da dostluk olarak tanımlamak da mümkün. Ancak söz konusu Arendt olunca bu tanım bize yetmez. Filozof bir kadına dört duvar olan bir erkeği onun sınırlarını aşmasına vesile olarak tanımladığımız dostluk kavramıyla adlandırmak zordur. Belki de söz konusu erkek gerçekten Arendt’e bizim anladığımız anlamda dört duvar olmuştur. Zira dostluğun “birçok sınırı aştığı için önemli” olduğu belirtilmişti Berktay’da da. Konuya inşa edilmiş kimlikler üzerinden ve bu kimliklerin kadınca algısı üzerinden bakılmadığı anlaşılır olabilir ancak bu yeterli midir?

Özünde Berktay’dan H.Arendt’e kadınca bir dayanışma, kucaklayıcı bir anacıl yöneliş vardır. Bunun kadın olmanın da dahil olduğu birçok tarihsel toplumsal sebebinin olabileceğini söylemek ve bu kolektif bakışa değer vermek de mümkün. Dünya insanlığının algısındaki Hannah Arendt’e dair eksilmelerin, diğer bir deyişle Arendt’e “hak ettiği değeri verme çabaları”na sebep olanın ne olduğuna dair tartışmaları artırmak da önemli olabilir.

Berktay “…bir felaketten sonra ‘kırılıp dökülmüş parçaları’ toplayıp yeniden daha iyi bir dünya kurma, yıkılmış aşkları ve dostlukları onarma isteği, dünyayı her şeye rağmen sevmek istemenin gereği gibi geliyor bana.” derken de hayatında iz bırakılan kadınların hayatı her şeye rağmen kurma gayretine atıf yapar. Bu Arendt’te ve Berktay’da görünürdür, kadınca bir eylemdir. Kadınca bir ilişki anlayışıdır. İlişkinin kadıncalığı derken anlatılmak istenen de budur.

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Küba Devrimi ve Barbudos’lar

Sonraki Haber

NATO Zirvesi ve son gelişmeler

Sonraki Haber

NATO Zirvesi ve son gelişmeler

SON HABERLER

Savaş ABD hegemonyasının sınırlarını gösterdi

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

NATO Türkiye halklarına karşı kullanılıyor

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

NATO Zirvesi ve son gelişmeler

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

Dostluk ve ‘Düşünme Etiği’ üzerine

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

Küba Devrimi ve Barbudos’lar

Yazar: Yeni Yaşam
7 Temmuz 2026

Macron, 16 yıl sonra Suriye’yi ziyaret ediyor

Yazar: Yeni Yaşam
6 Temmuz 2026

Trump, NATO Zirvesi’ni işret etti: Ukrayna’da savaşı bitirmeye çok yaklaştık

Yazar: Yeni Yaşam
6 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır