Herkesin kendi mevzisinden bir ötekine bağırdığı, seslerin yankısız duvarlara çarpıp geri döndüğü bu çağda, en çok kirletilen ve hoyratça harcanan kavramların başında geliyor ‘barış’. Oysa barış, bir kesimin diğerine dayattığı bir teslimiyet belgesi ya da muktedirlerin masa başında çizdiği sınır çizgileri değildir.
Sitemkar ama umudu elden bırakmayan bir yönüyle bakarsak meseleye; barış, sadece bir kesime değil hepimizin başının üzerindeki o ortak, lekesiz gökyüzüdür.
Bir halkın sevinci diğerinin yasına çarpıyorsa, bir mahallenin huzuru diğerinin tedirginliği üzerine kurulmuşsa, orada telaffuz edilen barış imgesi eksik ve yaralıdır. Parçalı bir barış olamaz. Şunlar hariç, bunlar dışarıda kalmak kaydıyla diye başlayan her cümle, aslında yeni çatışmaların tohumunu kendi bağrında taşır.
Barış kapsayıcıdır. Toplumun en korumasız, en sesi kısılmış kesimini bile şemsiyesi altına alamayan bir barış, sakattır.
Barış bütündür: Tıpkı kırık bir aynanın dünyayı parça parça göstermesi gibi, dışlayıcı bir barış da toplumsal hafızayı parçalar. Yaranın kabuk bağlaması yetmez; içerideki iltihabın temizlenmesi gerekir. Bu da ancak ama’sız, fakat’sız, tüm kesimlerin acısını gören ve kabul eden bir yüzleşmeyle mümkündür.
***
Barış denilerek örülen duvarlar, sadece egemenlerin diline pelesenk olmuş birer retorikten ibaret kalıyor çoğu zaman. Gerçek bir barış; akademisyenin kürsüsünden işçinin tezgâhına, köydeki çiftçinin kaygısından kentteki gencin yarınına kadar her sese kulak vermek zorundadır. Bir kesimi yok sayarak, onun varlığını ve en önemlisi maruz kaldığı adaletsizliği görmezden gelerek inşa edilen her yapı, ilk rüzgârda yıkılmaya mahkûmdur.
Barış, rakip bildiğinin de seninle aynı göğe baktığını, onun da çocuklarının uykusunu düşündüğünü anladığın an başlar. Kendine hak gördüğünü ötekine lütuf saydığın sürece, bastığın toprak hep sallanacaktır.
Bizler, acıyı bir miras gibi birbirine devreden kuşakların çocuklarıyız. Bu zinciri kırmak, kelimeleri yeniden ait oldukları o temiz toprağa ekmekle mümkündür. Kapsayıcı bir barış, geçmişin tüm bagajlarına rağmen yan yana durabilme cesareti ve erdemidir.
Ötekileştirilenlerin, altta kalanların, sessizlerin ve kalbi kırıkların dahil edilmediği hiçbir mutabakat toplumsal bir iyileşme sağlayamaz. Çünkü biliriz ki; barış tüm kesimleri kapsadığında ve ancak herkes için adil olduğunda adına ‘barış’ denmeyi hak eder.
***
Barış, toplumsal adaletin sağlandığı ve ayrımcılığın ortadan kalktığı bir zeminde kapsayıcı olur ve toplumsallaşabilir. Her kesim ve herkes için onurlu bir barış, ancak ‘ama’lı şartlar öne sürmeden, empati kurarak ve herkes için eşit bir gelecek savunularak mümkündür.
Toplumsal barışı inşa etme yolunda önyargıların aşılması olayın olmazsa olmazıdır. Barış toplumun her kesiminin taleplerini dinlemek ve herkes için bir arada yaşam koşullarını oluşturmaktır.
Sürdürülebilir bir barış ortamı; bireylerin inanç, dil, kültür ve sosyo-ekonomik statü farkı gözetilmeksizin yasalar önünde tam eşitliğe ve adalete erişmesiyle mümkündür.
Toplumsal uzlaşıda herkesin sürece dahil edilmesi, barış kültürünün günlük hayata ve kurumlara yerleşmesi şarttır.
Barışın inşası konusunda yapılan tartışmalar, konunun yalnızca siyasi değil, aynı zamanda derin bir toplumsal ahlak meselesi olduğunu vurgular.
Nihayetinde barış, her sesin, her rengin ve her hikâyenin kendine yer bulabildiği ortak bir yaşam alanıdır. Gerçek ve kalıcı bir huzur, farklılıklarımızı birer tehdit olarak değil, bizi zenginleştiren birer bağ olarak kabul ettiğimizde filizlenir. Geçmişin yaralarını sarmak ve geleceği güvenle inşa etmek, ancak kimseyi dışarıda bırakmayan, adaleti ve empatiyi merkezine alan kapsayıcı bir anlayışla mümkündür. Çünkü dünya, üzerindeki tüm çeşitlilikle birlikte bir bütündür ve hakiki bir barış, ancak hep birlikte yüründüğünde menziline ulaşacaktır.









