Yağmur Kuşları’nın asıl derdi yoldaşlık duygusu. Öyle zaman içerisinde yozlaşıp bir tür rütbe ya da ön-takıya dönüşmüş olanı değil ama. Canı cana emanet etmenin, sırtı sırta dayamanın, ter ve kanın kardeşliği olarak yoldaşlık
M. Ender Öndeş
Kitaplar, ama iyi kitaplar, hemen her zaman okurunu yönlendiren, ilk birkaç sayfadan sonra size “beni böyle oku” diye seslenen metinlerdir. Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık”ına başladığınızda mesela, yazarı hiç tanımasanız bile bu okuma için sabır ve hayal gücü gerektiğini kısa sürede anlarsınız. Geçtiğimiz yıl Vargas Llosa’nın 800 sayfalık “Dünya Sonu Savaşı”nı okumuştum, onda da ilk on sayfada başıma nasıl büyük bir tarihsel bela sardığımı anlamıştım ve hemen küçük bir deftere karakter isimlerini yazarak işe girişmiştim. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ını ise zaten hiç sormayın; o daha ilk cümlesinde keyfinizi kaçırıp zerre huzur neşe bırakmaz insanda ve bunu bile bile okumaya başlarsınız.
Deniz Faruk Zeren’in Yağmur Kuşları da öyle işte. Okumaya başladıktan kısa bir süre sonra metin, sizi deyim yerindeyse, ‘eğitiyor’; daha doğrusu öyle bildiğimiz eğitim değil de, gözünüzü biraz şekillendirip zihninize akışa bırakmaya zorluyor. Sonrası, sizin bileceğiniz iş artık. Okuduklarınıza isterseniz ‘küçürek öykü’ deyin, isterseniz bir fotoğraf albümüne ‘baktığınızı’ düşünün, isterseniz – bence en doğrusu- tek sekanstan oluşan kısa film parçaları olarak canlandırın kafanızda. Deniz’in ortaya koyduğu bu ‘performans’taki bütün parçalar üç-dört, en çok beş-altı cümleden ibaret. Ama bunlar hepsi, birer küçük yaşam dilimini anlatıyor gibi görünse de aslında arkalarda bir yerlerde uçsuz bucaksız, zorlasan romana varacak başka hayatlara karışıp gidiyorsunuz.
Ve hep bir ‘akıbet’ takıntısıyla! Birini bitirip diğerine başlarken, biten öyküdeki insanlara o zaman ve şimdi ne olduğu, nereye vardıklarını merak ediyorsunuz. Yani o metin parçası bitiyor ama zihninizdeki imgesi bir yere kaybolmuyor. Su diye inleyen yaralının şimdi hangi toprağın altında olduğundan tut, o son isteği yerine getirmediği için kendine kahreden yoldaşının akıbetine kadar, çantasındaki yumurtaları hasta arkadaşının hatırına bin defa düşüp kalktığı yollardan kırmadan getirebilenin şu anda kim ve nasıl olduğuna kadar… Her bir parça tam böyle bir eksiklik ve merak duygusuyla sona ererken, insan daha kendini toparlayamamışken yeni bir fotoğrafın içine girip çıkıyor, girip çıkıyor…
Şöyle bir şey okusanız mesela: “Kravatını düzelterek duvardaki afişe baktı, fotoğrafların içinde kendini buldu. Saçı sakalı karmakarışık, ağzı gözü eğri. Arkadaşlarına baktı, bazılarını tanıyordu. İç çekti. İnzibat geçti. Muavin kapıdan sarkarak bağırdı: ‘Aşağıda kimse kalmasın’, fırladı, yetişti otobüse.”
Ya da şöyle: “Günlerdir buraya varmak için mi yürüyoruz!” diyerek yığıldı oracığa. Kıraç, sarp, dikenli, kokusuz, suratsız, neşesiz bir yerdi. “Arkadaşlar gelince görürsün,” dedi öteki, “nasıl güzel görünecek o zaman buralar.”
Bir düşünün… “Kravatını düzeltenin” daha sonra yakalanıp yakalanmadığına ya da o kıraç yere “arkadaşların” gelip gelemediğine takılıp kalmaz mısınız?
Musa Anter’in beş-altı küçük çocuğa (sanırım) kavun dilimleri verdiği o ünlü fotoğraf da bende hep böyle bir ‘akıbet’ merakı uyandırmıştır. O çocuklar kim? Şimdi neredeler? Belki biri korucu oldu, belki bir diğeri dağlarda yaşamını yitirdi, bir başkası belki de gazetede yanı başımda çalışıyordur… Kim bilir?
İşte bunu yapıyor Deniz bize. Ben her zaman iyi öykünün ‘ziyan edilmiş roman’ olduğunu düşünürüm; Deniz abartıyor ama. Abartıp el yükseltiyor ve işi birkaç cümleye kadar indiriyor, gerçek hikâyeyi ya da romanı o birkaç cümlenin gölgesinde bırakıp, biraz da üzüyor bizi.
Geçen yıllarda yayınlanan “Feride” romanımı ilk okuyan arkadaşlarımdan biri, “Şunu doğru dürüst yazsan 400 sayfa olurmuş” dediydi. Öyle oluyor, metin akıp giderken A ya da B karakterine ne olduğu, onun özgün/yan öyküsünün nerelere vardığı bir uzay boşluğuna savrulup gidiyor. Ve belki de edebiyatın güzelliği orada; yarım ve eksik kalarak okuru eli böğründe bırakmasında…
Velhasıl, Deniz Faruk Zeren, zor ama değerli bir iş çıkarmış ortaya. Kitabın üstüne ‘teamül’ gereği ‘öyküler’ yazıyor olabilir ama siz bu konuda özgürsünüz. Öykü, fotoğraf karesi, kısa film, hatta haiku… Nasıl istiyorsanız öyle okuyun “Yağmur Kuşları”nı.
Belki, bende yarattığı “acaba bütün bunların toplamı bir roman mıydı” sorusu sizde de oluşur…









