Bugün esas olan çerçeve yasayı ne toptan reddetmek ne de koşulsuz kabul etmektir. Olması gereken ihtiyaçlar doğrultusunda, eleştirel ve dönüştürücü bir yaklaşımı esasa almaktır. Yasanın içeriğini, sınırlarını ve hedeflerini halkların çıkarları doğrultusunda yeniden tartışmak; onu gerçek bir çözüm zeminine dönüştürmek mümkündür
Ali Kalik
Türkiye, bir kez daha tarihsel bir eşiğin kıyısında duruyor. Uzun süredir gündemde olan ancak siyasal iktidarın yeniymiş gibi gündeme getirdiği “çerçeve yasa” tartışmaları, ilk bakışta teknik bir düzenleme, hukuki bir çerçeve arayışı gibi sunulsa da, reel olarak daha derin anlam taşımakta. Bu tartışma yalnızca bir yasa metniyle sınırlı değil; Önderliğin durumunun ne olacağı, Kürt meselesinin nasıl ele alınacağı, demokratikleşmenin hangi sınırlar içinde kalacağına dair bir yol haritasıdır. Bu nedenle bugün tartışılan her “çerçeve yasa” aynı zamanda bir yol ayrımını ifade etmekte.
“Tünele girmeden önceki son ışık” tam da burada anlam kazanmakta. Çünkü bu yasa ya karanlığı kalıcılaştıracak bir makyaj işlevi görecek ya da gerçek bir demokratik değişim ve dönüşümün kapısını aralayacak. Aradaki fark ise, yasanın içeriğinden çok onun hangi zihniyetle ele alındığında gizlidir.
Bugüne kadar defalarca tanıklık etiğimiz: Sorunu güvenlikçi politikalarla sınırlayan, meseleyi sadece “terör” başlığına indirgeyen zihniyet, çözümsüzlüğü derinleştirmekten başka bir sonuç üretemedi. Çerçeve yasa da bu dar tekçi zihniyetin sınırları içinde kalırsa, yeni bir umut değil; eski politikaların güncellenmiş bir versiyonu olmanın ötesine geçmeyecektir. Bu durum ise ışığın sönmesi, tünelin kaçınılmaz hale gelmesi demektir.
Oysa gerçek bir çerçeve yasa ya da kök yasa, Önderliğin özgür çalışır koşullarını düzenler. İnkârın değil tanımanın; bastırmanın değil, demokratik siyaset alanının önünü açmanın düsturu olmak zorunda. Kürt halkının kolektif haklarını, kimliğini, dilini, kültürel haklarını ve siyasal iradesini güvence altına almayan hiçbir düzenleme, ne kadar “kapsamlı” görünürse görünsün, tarihsel sorunu çözme kapasitesine sahip olamaz. Çünkü Kürt sorunu, teknik değil, yapısaldır. Ve yapısal bir soruna yüzeysel yaklaşmak sadece zaman kazandırır, çözüm üretmez.
Bu noktada Önderliğin, ortaya koyduğu demokratik ulus perspektifi, çerçeve yasanın hangi temelde şekillenmesi gerektiğine dair güçlü bir perspektif ve referans sunmakta. Tekçi ulus-devlet anlayışını aşmadan, çoğulcu ve eşitlikçi bir yurttaşlık zemini kurmadan, hiçbir demokratikleşme adımı kalıcı olmaz. Çerçeve yasa eğer gerçekten bir “başlangıç” olacaksa, zihniyet dönüşümünü esas almak zorunda.
Bununla birlikte, mesele sadece devletin atacağı adımlarla sınırlı değildir. Toplumun örgütlü gücü, demokratik siyaset alanının genişletilmesi, gençlik örgütlülüğün güçlü kılınması ve özellikle kadın özgürlük mücadelesinin belirleyici rolü, bu sürecin gerçek dinamiklerini oluşturacak. Jineolojî perspektifi, toplumsal dönüşümün merkezine kadını alırken; aynı zamanda erkek egemen zihniyetin aşılması için mücadeleyi zorunlu kılar. Bu değişim dönüşüm gerçekleşmeden, hiçbir yasal düzenleme gerçek anlamda özgür yaşamın önünü açamaz.
Bugün esas alınması gereken, çerçeve yasayı ne toptan reddetmek ne de koşulsuz kabul etmektir. Olması gereken ihtiyaçlar doğrultusunda, eleştirel ve dönüştürücü bir yaklaşımı esasa almaktır. Yasanın içeriğini, sınırlarını ve hedeflerini halkların çıkarları doğrultusunda yeniden tartışmak; onu gerçek bir çözüm zeminine dönüştürmek mümkündür. Ancak bu güçlü bir toplumsal muhalefet ve örgütlü bir mücadele ile gerçekleşebilir.
Unutulmamalıdır ki, tarihsel fırsatlar her zaman insanın karşısına çıkmaz. Kaçırılan her fırsat, daha derin krizlerin ve ayrışmaların kapısını aralar. Çerçeve yasa bu bağlamda son bir imkân olabilir. Ya bu fırsat, demokratik bir geleceğin inşası için değerlendirilecek ya da yeni bir tıkanmanın ve felaketin başlangıcı olacak.
Tünele girmeden önceki son ışık, hâlâ orada duruyor. Ona sırtını dönenler karanlıkta kaybolmaya mahkûm olacak; ışığa doğru yürüyenler ise yeni bir yaşamı inşa etmenin onurunu yaşayacak…









