Asıl mesele, norm dışı olan bu düzenin nasıl adım adım tolere edilebilir, ardından olağan, sonunda kaçınılmaz hale getirildiğidir. Çünkü tolere etmek hâlâ bir rahatsızlık içerir. Olağan saymak o rahatsızlığı bastırır
Nimet Sevim
2020 yılının ilk günü, Dêrsim’de bir üniversite öğrencisi kayboldu. Gülistan Doku 21 yaşındaydı. Altı yıl boyunca “kayıp” dendi, “intihar” dendi, “aşk cinayeti” dendi. Soruşturmalar düşürüldü, Meclis önergeleri reddedildi. 2026’da dosya derinleşti: gizli tanık ifadeleri, HTS kayıtları, silinen hastane kayıtları. Nisan 2026’da 7 ilde eş zamanlı operasyonla gözaltı ve tutuklamalar gerçekleşti. Olayın geldiği bu aşama önemliydi. Ama açığa çıkan tablo çok daha sarsıcıydı. Herkes Gülistan’ın öyküsüne odaklanırken orta yere serilen gerçekler gölgede kaldı. Katmanlı bir örtbas ağında deliller siliniyor, kurbanlar suçlanırken failler bürokraside yükseliyor, kamuoyu manipüle ediliyor.
Türkiye’de kadın ve çocuk cinayetleri, intiharlar, tecavüz vakaları ve şiddet, periyodik bir şekilde yaygınlaşıyor. Yüzlercesinin istatiksel kayıtları yok, tutulmuyor. Mevcut eğilimin giderek artması, kadınlara ve çocuklara yönelik tecavüzcü şiddetin istisnai bir dalgalanma olmadığı, yapısal bir süreklilik haline geldiğine işaret ediyor.
Peki, bu ölümler neden tam anlamıyla görünür değil? Neden hesap sorulmuyor? Soruşturmalar nerede takılıyor? Tanıklar neden susuyor? Toplum neden alıştı? Ve bu “alışma” nasıl mümkün kılındı? Yanıtlar ne yalnızca faillerde ne de çökmüş kurumların enkazında aranmalı. Yanıtlar, şiddetin işlediği toplumsal zeminde saklı: normların sessizce dönüştüğü, kabullenişlerin örüldüğü bir zeminde. İşte bu makale, o zeminin haritasını çıkarmayı deniyor.
I. Normların çöküşü
Bir toplum ne zaman çöker? Savaşta mı, açlıkta mı, yoksa herkes birbirini duymayı bıraktığında mı? Durkheim’a göre toplum, bireyin arzularını ve davranışlarını düzenleyen normlar aracılığıyla bir arada durur. Normların çöktüğü, bireyin ne isteyeceğini ne de nerede duracağını bilemediği dönemlere “anomi” der: bir yön yitimi, bir boşluk hali. Bu kavram, kadın ve çocuklara yönelik şiddeti, intiharları ele alan pek çok analizin başvurduğu çerçevedir.
Türkiye’de kadın ve çocuklara yönelik şiddetin (kuşkulu intihar vakaları da dâhil) sistemik bir artış göstermesinin nedenlerinden biri, kuşkusuz normların çöküşüdür. Ancak “anomi” bu çöküşün yalnızca bir bölümünü gerçekten aydınlatır. Türkiye’de yaşanan, bir çöküşten fazlasıdır. Çünkü anayasa, yasa, uluslararası sözleşmeler gibi korumayı sağlayan normlar ortadadır. Sorun normların yokluğu değil, varlıklarının nasıl işlevsiz hale getirildiğidir: Onlara duyulan inancın çökmesidir. Çöküş, elbette bireyi savuran bir boşluk yaratır. Fakat tasavvur edildiği gibi boşluğa yerleşen, “sebebi hafifletici” bir kargaşa değildir. Kargaşanın kendisi hep var olan ama ideolojik maskelerle örtülmüş dört başı mamur bir düzendir. “Norm dışı” olarak özetleyebileceğimiz bu katil düzen, adım adım meşruiyet kazanmış, kaçınılmaza doğru kaymıştır. Bu kayışı görmek için “anomi”nin bize açtığı pencereden daha geniş bir alana bakmak gerekiyor. Dahası, Durkheim için “anomi” geçici bir kriz anıdır; toplum eninde sonunda yeni normlar üretir ve dengeye döner. Oysa burada bir kriz değil, işleyen ve kendini yeniden üreten bir düzenle karşı karşıyayız. Ve belki en önemlisi: “anomi” siyasi iktidarı görmez. Normların kim tarafından, hangi güç ilişkileri içinde ve kimin çıkarına şekillendirildiği sorusu Durkheim’ın çerçevesinin dışındadır. Oysa kadın ve çocuk cinayetlerinin üstünün örtülmesi, bürokrasinin suç ortaklığı, iktidar ağlarının koruması; bunların tamamı derinden siyasi meselelerdir. O halde Türkiye’de olan şey bir normun çöküşü değil, bir normun dönüşümüdür. Şiddet kuralsızlıktan doğmuyor; yeniden ve açıktan ikame edilen katil bir düzenin ürünü olarak karşımıza çıkıyor.
Asıl mesele, norm dışı olan bu düzenin nasıl adım adım tolere edilebilir, ardından olağan, sonunda kaçınılmaz hale getirildiğidir. Çünkü tolere etmek hâlâ bir rahatsızlık içerir. Olağan saymak o rahatsızlığı bastırır. Kaçınılmaz görmek ise tepkiyi anlamsız kılar. Türkiye’de kadın ve çocuk şiddetine ilişkin toplumsal refleksin giderek zayıflaması, işte bu kaçınılmaz görme aşamasının derinleştiğini gösterir. Artık çoğu insan ne tam anlamıyla şaşırıyor ne de ne yapacağını biliyor. Şiddet bir sorun olmaktan çıkmış, bir arka plan gürültüsüne dönüşmüştür. Her egemenlik biçimi, kendini meşrulaştıran etik ve ideolojik örtülere ve onu mümkün kılan bir karanlık yüze ihtiyaç duyar. Hukuka dayalı devlet, görünmez ama işlevsel bir arka düzlem olmaksızın var olamaz. Türkiye’de bu arka düzlem -derin devlet, kayıt dışı ağlar, iktidar.
Emile Durkheim, Toplumda İşbölümü ve Z. Z. İlkgelen Sosyolojik Bir İnceleme, Anomi kavramı her iki eserde de işlenmekle birlikte, toplumsal normların işlevsizleşmesi boyutu ağırlıklı olarak İşbölümü’nde, bireysel yön yitimi boyutu ise İntihar’da geliştirilmiştir. korumasındaki şiddet örüntüleri- uzun süre örtülü kaldı; toplumun katlandığı ama açıkça tanımadığı bir alan olarak var oldu. Ancak Türkiye’de tanık olunan şey bu iki yüzün yer değiştirmesidir. Artık norm dışı olan örtülmüyor, yerini alıyor. Derin devlet, meşru devletin kenarında değil, tam merkezinde konuşlanmış durumda. Gülistan Doku davasındaki örtbas ağı bunu çıplak bir biçimde gösterdi. Dönemin valisi, polis, savcılık, hastane başhekimi ve diğerleri; bu ağ, işleyen bir mekanizmadır. Gördüğümüz, sistem kazanmış bir işleyiş protokolüdür. Şiddete dayalı iktidar, kendini yeniden üreten bir düzenekle çalışıyor. Bu dönüşümün en ağır sonucu, norm dışının toplumsal bir rızaya kavuşmuş olmasıdır. Rıza burada aktif bir onay değildir; çaresizlikten doğan bir kabullenişin, öğrenilmiş sessizliğin ve kolektif tükenmişliğin ürünüdür. Şiddet artık istisnai değil olağan olarak deneyimlenmektedir. Kadınlara ve çocuklara yönelik cinsel şiddetin rutin bir yaşam örüntüsüne dönüşmesi, itirazların münferit sesler olarak kalmaya mahkûm edilmesi ve anlam yitiminin toplumu ezip geçmesi; bütün bunlar bu dönüşümün görünür belirtileridir. Peki, bu dönüşüm -norm dışının önce tolere edilip sonra olağanlaşması- nasıl mümkün oluyor? Hangi mekanizmalar, bir kadın veya çocuğun öldürülmesini önce haber yapılabilir kılıyor, sonra sıradanlaştırıyor, en sonunda da görünmez kılıyor? Anomi bunu karşılamaz. Tam inkâr da yetersizdir çünkü şiddet toplumsal düzeyde bilinmektedir. Herkes görüyor; ama görmenin sonuçları üstlenmiyor. İşte bu durumu müzakere edilmiş görünmezlik olarak adlandırıyoruz.
II.Müzakere edilmiş görünmezlik
Kadın ve çocuk cinayetleri karşısında neden bu kadar sessiziz? Sorunun yanıtı, ne “toplum çöktü” yargısında ne de “herkes kötü” karamsarlığında saklıdır. Yanıt, çok daha sinsi ve çok daha gündelik bir mekanizmanın adıdır: müzakere edilmiş görünmezlik. Müzakere edilmiş görünmezlik şudur: kadına ve çocuklara yönelik şiddet, toplumsal aktörler arasında açıkça tartışılmayan ama işlevsel olarak üretilen bir sessizlik anlaşması aracılığıyla görünmez kılınır. Bu bir komplo değildir. Bir komploda gizli bir özne vardır, birileri bir şeyleri planlar. Oysa burada plan yoktur; düzen vardır. Ve bu düzende herkesin bir payı vardır; farkında olarak ya da olmayarak.
Failin yakınları “aile meselesi” derken görünmezliği üretir. Komşu ve arkadaş çevresi “karışmayayım” derken görünmezliği yeniden üretir. Medya “şüpheli ölüm” başlığı atarken görünmezliği pekiştirir. Savcı soruşturmayı derinleştirmediğinde görünmezliği meşrulaştırır. İktidar araştırma önergesini reddedince görünmezliği koruma altına alır.
Nisan 2026’da gözaltına alınan eski polis Gökhan Ertok’un, delil silme karşılığında dönemin valisi ve korumasıyla para transferi gerçekleştirdiği iddia edilmektedir. Herkes bir şey yapmazken, hiç kimse “bir şey yapmıyorum” demez. Tam da bu yüzden görünmezlik “müzakere edilmiştir”: herkes kendi payına düşen sessizliği üstlenir, ama hiç kimse bu sessizliği açıkça kabul etmez. Görünmezlik yönetilen ve katmanlı bir yapıdır.
1.Görünürdür ama aşılamaz görünür.
2.Kişisel trajediler olarak çerçevelenir, sistematik bir sorun olarak değil.
3.Mağdurlar değil, failler anlaşılır kılınır. (“psikolojik sorunları” vardır, “işsizdir”, “alkoliktir” vb.)
4.Gerçek görünmez olur, bir süre sonra kabullenmeye dönüşür.
Bu, ahlaki bir yenilginin değil, sistematik bir aşındırmanın sonucudur. Hiç kimse bir sabah uyanıp “artık kadın ve çocuk cinayetlerine aldırmıyorum” demez, karar almaz. Ama bir yıl, beş yıl, on yıl boyunca her gün bir kadın veya çocuk öldürüldüğünde, beyin bir süre sonra duymamayı öğrenir. Duyguyu erteler. Acıyı uzağa koyar. İşte bu, müzakere edilmiş görünmezliğin en derin boyutudur: sadece başkaları bizi duymaz, sonunda biz de kendimizi duymaz oluruz.
III. Görünmezliğin inşası
a) Simgesel şiddet: Mağdurun suçlanması
Pierre Bourdieu, simgesel şiddeti tahakkümün normalleştirilmiş biçimi olarak tanımlar: Egemen olanın bakış açısının hem iktidar sahibi hem de tabi konumdakiler tarafından doğal kabul edildiği bir düzen.
Kadın ve çocuk cinayetlerinde bu mekanizma, mağdurun suçlanması biçiminde tezahür eder. Gülistan Doku davası, kamuoyuna ilk sunulduğunda “intihar” olarak çerçevelendi. Tanıklar “ilişkileri varmış” dedi. Aile, yıllarca hem şüpheli gözüyle bakılan hem de yalnız bırakılan bir konumda kaldı. Mağdur, hayatını kaybetmeden önce sembolik olarak da tasfiye edilmişti: Kadın olarak, Kürt olarak, çevresinin değer vermediği biri olarak. Bu çerçeveleme tesadüfi değildir. Failin korunması ile mağdurun itibarsızlaştırılması, aynı anda ve aynı söylem içinde gerçekleşir. Kadın öldürülmez; “başına bir şey gelir.” Fail canavarlaştırılmaz; “zor anlardaydı.” Bu dil, şiddetin sıradanlaşmasını mümkün kılan ideolojik altyapıdır ve müzakere edilmiş görünmezliği inşanın ilk katmanıdır.
b) Kurumsal inkâr: Bürokrasinin suç ortaklığı
Stanley Cohen, bireylerin ve toplumların acı veren gerçekler karşısında üç düzeyde inkâr geliştirdiğini gösterir: Olgusal inkâr (“olmadı”), yorumsal inkâr (“öyle değil”) ve ahlaki inkâr (“sorumluluk bende değil”). Gülistan Doku davasında bu üç düzey kurumsal olarak iç içe geçti. Dönemin valisi oğlunu korumak için devlet imkânlarını kullandığı iddia edildi. Soruşturmayı yürüten savcı dava dosyasıyla bağlantılı şüpheli bir kaza geçirdi. Meclis’teki araştırma önergeleri iktidar oylarıyla reddedildi. 700 saatlik güvenlik kamerası görüntüsü ancak beş yıl sonra dosyaya girdi.
Bu tablo, Cohen’in bireysel inkârının çok ötesine geçer. Buradaki inkâr kurumsal ve koordinelidir: Her birey “görevini yaparken” bütün sistem, mağduru susturacak şekilde işlemektedir. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı burada hayati bir boyut kazanır. Arendt, Nazi bürokratlarını analiz ederken kasıtlı kötülük yerine düşünmemeyi, bürokratik uyumu ve kişisel sorumluluğun kurumsal rolün arkasına sığınmasını merkeze alır. Türkiye’deki kurumsal örtbas tam bu mekaniği izler: savcı soruşturmayı derinleştirmez, vali soruşturma başlatmaz, hâkim delilleri yok sayar ve her biri “protokol gereği” davranmış olur. Ancak Türkiye’deki tablo Arendt’i de aşar: burada pasif itaat yoktur, aktif müdahale vardır. Deliller silinir, aileler tehdit edilir, tanıklar susturulur. Bu, inkârın ötesinde, örtbasın örgütlü halidir ve müzakere edilmiş görünmezliği inşanın ikinci katmanıdır.
c) Yasal boşluk: Sistem kendi kendini koruyor
Simgesel şiddet ve kurumsal inkârın bir zemine ihtiyacı vardır. Bu zemin, kimi zaman hukuki boşluklar ve denetim zafiyetleriyle hazırlanır. Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 33. maddesi, belirli durumlarda ölüm kaydının resmî belge olmaksızın da işleme alınabilmesine olanak tanımaktadır. Her ne kadar madde tahkikat ve mülkî idare amiri onayı öngörse de, hukukçular ve kadın örgütleri, bu düzenlemenin şüpheli kadın ölümlerini sistematik biçimde örtbasın önünü açtığını belgelemektedir.
Bunun yanı sıra, Türkiye’de kadın ve çocuk cinayetlerine ilişkin merkezi ve sistematik bir veri bankası hâlâ mevcut değildir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu gibi sivil çalışmasında, bireylerin, kurumların ve devletlerin zulüm ve insanlık suçları karşısında geliştirdiği inkâr mekanizmalarını sistematik olarak analiz eder. Cohen’e göre inkâr, patolojik bireysel bir savunma mekanizması olmanın ötesinde, toplumsal ve politik olarak da inşa edilen karmaşık bir olgudur. 700 saatlik görüntünün dosyaya ancak Ekim 2025’te, savcı değişiminin ardından girdiği belgelenmiştir. Arendt’in Eichmann üzerine geliştirdiği çerçeve, kasıtlı kötülük yerine bürokratik uyum ve düşünmeme kapasitesini merkeze alır.
Toplum kuruluşları, devletin tutmadığı verileri gönüllü olarak derlemeye çalışmaktadır. Ancak devletin sorunu ölçmediği bir alanda, sorunla mücadele edecek politikanın kurulması yapısal olarak engellenmiştir. Veri yoksa suç istatistikleri de yoktur. Suç istatistikleri yoksa siyasi baskı da oluşmaz. Bu bir tesadüf değil, döngüsel bir mekanizmadır. Ve bu döngü, müzakere edilmiş görünmezliği inşanın üçüncü ve belki de en derin katmanıdır: sistemin kendini korumak için ürettiği yapısal körlük.
Yarın: Bu döngü nasıl kırılacak?








