Dersim Cumhuriyet Başsavcılığı 21.07.2026 tarihinde “Gülistan Doku’nun cansız bedeninin şüphelilerle irtibatlı korucular tarafından organize ve bilinçli bir şekilde gömüldüğü veya yok edildiğine yönelik önemli tespit ve delillere ulaşılmıştır.” içeriğiyle bir basın açıklaması yaptı. Savcılığın açıklamasıyla valinin kurduğu düzenek içinde devletin kamu gücünün gencecik bir kadının bedeninde acımasızca tatbik edildiği; bu gücün, sınıfsal, kültürel, politik, feminen boyutları olan bir insanlık suçunun aracı haline getirildiği deklare edilmiş oldu.
Hz. Ömer’in adaletine referansla dönemin başbakanı Süleyman Demirel “Fırat’ın kıyısında bir kuzu kaybolsa, gelin bunun hesabını bana sorun” demişti. Erdoğan ise yine “Dicle’nin kenarında bir koyunu kurt kapsa, bunun hesabı bizim üzerimizdedir” demişti. Meğer ki Fırat’ın kenarında kaybolan koyun için adalet şovu yapan devlet, yüzyıllık yönetimsel tekniklerini Munzur’un kenarında çaresiz kalan masum, savunmasız bir genç kadın üzerinde test ederek onu “etkisiz” hale getirmekle meşgulmüş.
Vali bir ili devleti temsilen yöneten en üs düzey idari amirdir. Valiler yürütme erkinin bir organı olup devlet hiyerarşisinde yerellerde devlet başkanının hemen ardından gelir. Yerelde devleti temsil eden bir bürokrat, başkalarının yaşamı üzerinde nasıl olur da bu kadar cüretkar olabiliyor? Lafı hiç dolandırmadan söyleyelim: Cüretkarlığın arka planında “teröristle savaş” maskesinin altındaki karanlık güç var. Maskenin altındaki karanlık hiçbir zaman sorgulanmadı. Valinin başında olduğu düzeneğin içinde suç işleyen tüm failler, gücünü bu sorgulanmayan karanlıktan aldı. Seyit Rıza’yı, Şeyh Said’i asıp bilinmeyen yerlere gömen karanlığın çocukları olarak korunacaklarını iyi bildikleri için bu insanlık suçuna rahatlıkla iştirak ettiler. Bu hakikati devlet hepimizden daha iyi biliyordu.
Yaşayan gencecik ve savunmasız bir insanın sağlam bedeninin tümden ortadan kaldırılması tek başına bir dehşettir. Ancak egemenin, kamu gücünü kullanarak savunmasız bir insanın yaşam hakkına el koyacak kadar barbarlaşması, hakikati örtmesi, yalanı meşrulaştırması, bu pratiği tartışmaya kapalı tutma gücünün kapsamı dehşeti ikiye katlamıştır. Kürt coğrafyasında devletin yereldeki en yetkili amirinin başında olduğu emir-komuta zinciri içinde bir insanlık suçunun işlenmiş olması buzdağının sadece görünen kısmıdır. Kırk yıla aşkın çatışmalı sürecin dili olsa da konuşsa…
Failler Gülistan şahsında bir halka, bir kimliğe şiddet uyguladıklarını, insanlık suçu işlediklerini bildikleri için Gülistan’dan geriye hiçbir şey kalmasın diye adeta bir güç yığınağı yapmışlar. Çok net anlaşılıyor ki faili meçhul kültüründen gelen bu güruh, Gülistan’a sahip çıkan herkese “terörist” etiketi yapıştırarak kendilerine devletin maskesi altında bir güvenlik duvarı örmüş. Devletin tüm imkânlarıyla örülen, sorgulanması yasak o zırhlı duvarlar bugün Gülistan’ın çaresizliğinin gücü karşısında yerle bir oldu. Zaman Gülistanlaştı, planlar alt üst oldu. Gülistan’ın narin bedeni üzerine kurulan kirli çark çaresizliğin gücüne yenildi.
Güruh, tüm şiddetiyle narin bir beden üzerine çullanırken belli ki Gülistan direnişe geçmiş. Şu hakikati asla unutmamak lazım ki Gülistan direnmeseydi, onların dayattığı yaşamı tercih etseydi alçaklık sürüp gidecekti. Gülistan o alçaklığa itiraz ettiği için infaz edildi. Gülistan’nın direnci zulüm ve şiddet ile ayakta kalanların hiçbir zaman güvende olmadıklarını, tiranların karşısındakileri hiçbir zaman tamamen yenemeyeceğini, uyguladıkları kırım tekniklerinin kimseyi tamamen direnişten vazgeçirecek kadar onursuzlaştıramayacağını bize söylüyor. Bugün Kürt meselesinde hayırlı bir barış aşamasındayız. Kürt savaşı, yıllarca devlet içinde işlenen suçları maskeleme görevi gördü. Devlet yeni süreçte bu maske altında işlenen suçları onaracak mı? Suçları bireysel kategoride tutarak mı işin içinden çıkacak, yoksa maskenin altındaki karanlık devlet ile yüzleşecek mi?
Efendim, Kürtler devlete güvenmiyormuş! Kürtler böyle bir devlete nasıl güvensin! Kaldı ki devlet güvenli bir alan yaratmadığından, dahası Kürtlerin yaşam alanlarını güvensizleştirdiğinden milyonlarca insan yerlerini yurtlarını terk etmedi mi, on binlerce genç dağa çıkmadı mı? Devlet yaşamları yerle bir edilen, itiraz edeni kaybettirmiş, ölülerini saklamış, köyleri yakmış, gençlerine dağın yolunu açmış Kürtlerin güvenini nasıl kazanacak? Eğer günün sonunda devlet Kürtlerin de devleti olacaksa Kürtler bu devlete nasıl güvenecek?
Eğer bir güven inşa edilecekse öncelikle devlet maskesi altında devletin Dêrsim özrünü de ayaklar altına alan ve Gülistan’ın katledilmesinde toplu bir insanlık suçuna iştirak eden Dêrsim çetesi gibi çeteleri insanlık suçundan yargılayarak başlayabilir. Devlet, valilerin, kaymakamların yetkilerini genişletmek için yeni hazırlıklar yaparken, Gülistan cinayetinde açığa çıktığı üzere, bölgeye atanan bürokratların nasıl güç zehirlenmesi yaşadıklarını görerek, bundan dersler çıkararak işe başlamalı. Dolayısıyla Gülistan davası bir kırılma noktasıdır.
Hepimizin yüzleşmek istemediği, sürekli kaçtığı bir işkenceydi Gülistan’ın çaresizliği. Kaçtıkça yüzleştik, yüzleştikçe her ezilenin maruz kaldığı şiddeti iliklerimize kadar hissettik. Yoksul bir üniversite öğrencisi karanlığın ortasında geleceğini ararken bir anda kendisini yılanların, kurtların, tilkilerin ortasında bulmuş. Meğer Gülistan incecik, narin bedeniyle ağır bir yükün altına girmiş; kadim çaresizliğimizi, bilinmeyen yerlere gömülen atalarımızın kaderini, kederini, mirasını devralmış, bu ağır yükün altında tuzla buz olmuş Gülistan. Gülistan’ın çaresizliği bir halkın çaresizliğidir. Bu çaresizlik bize korkunç bir işkence gibi gelirken kim bilir Gülistan bu alçak güruhun elinde neler yaşamış. Gülistan’ın çaresizliğinden bakmalıyız dünyaya. Bu çaresizliği hiç bir kadın yaşamasın diye o çaresizliğin bilincini büyütmeliyiz. Çaresizliğin gücü ve bilinci olmalıyız ve bu güç ve bilinç tüm alçak insanları tedirgin etmeli.







