Demokrasi üzerine bu kadar konuşuyor olmamız, demokratik ilkeleri gerçekten gündelik ilişkilerimize ve örgütsel yaşamımıza yansıttığımız anlamına geliyor mu? Çünkü bazı kavramlar en çok var oldukları zamanlarda değil, en çok eksik kaldıkları dönemlerde tekrar edilir
Türkan Aslan Ağaç
Bir toplumu dönüştürmek, yalnızca iktidarı değiştirmek değildir. Asıl mesele, iktidarı mümkün kılan zihniyeti değiştirebilmektir. Tarih bize defalarca göstermiştir ki eski düşünme biçimleriyle kurulan her yeni düzen, zamanla eski düzenin başka bir yüzüne dönüşmektedir. Bu nedenle demokratik toplum yalnızca yeni kurumlar kurma hedefiyle değil, yeni bir yaşam ve yeni bir ilişki kültürü inşa etme iddiasıyla anlam kazanır.
Bugün en çok konuştuğumuz kavramlardan biri demokratik toplumdur. Toplantılarımızda, metinlerimizde ve siyasal söylemlerimizde demokrasiye sıkça vurgu yapıyoruz. Ancak tam da bu nedenle kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Demokrasi üzerine bu kadar konuşuyor olmamız, demokratik ilkeleri gerçekten gündelik ilişkilerimize ve örgütsel yaşamımıza yansıttığımız anlamına geliyor mu? Çünkü bazı kavramlar en çok var oldukları zamanlarda değil, en çok eksik kaldıkları dönemlerde tekrar edilir. Demokrasiyi savunmak kolaydır; onu gündelik yaşamın, örgütsel kültürün ve toplumsal ilişkilerin doğal bir parçası hâline getirmek ise çok daha zordur. Gerçek demokrasi, sloganlarda ya da metinlerde değil; insanların birbirini dinleme biçiminde, eleştiriye yaklaşımında, karar alma süreçlerinde, yetkinin paylaşılmasında ve farklılıklarla kurulan ilişkinin niteliğinde görünür olur.
Abdullah Öcalan’ın demokratik toplum paradigması da tam bu noktada klasik siyaset anlayışlarından ayrılır. Bu paradigma öncelikle yeni bir yönetim modeli değil, yeni bir toplumsallık önerir. Devleti dönüştürmeden önce toplumu, kurumları değiştirmeden önce insanı, hukuku yeniden düzenlemeden önce zihniyeti dönüştürmeyi esas alır. Bu nedenle ahlaki-politik toplum, demokratik toplum anlayışının temelidir. Buradaki ahlak bireysel erdemlerin toplamı değil, ortak yaşamı mümkün kılan vicdani sorumluluktur; politika ise iktidarı ele geçirmenin değil, ortak yaşamı birlikte kurmanın adıdır.
Demokratik toplumun en önemli göstergesi, eleştirinin meşru kabul edildiği ve hakikatin ortak bir arayış olarak görüldüğü bir yaşam kültürünün oluşmasıdır. Kendisini eleştiriden muaf gören hiçbir kişi, kurum ya da gelenek demokratikleşemez. Çünkü eleştiriden korkan yapılar zamanla kendilerini korumaya, kendilerini koruyan yapılar ise hakikatten uzaklaşmaya başlar. Hakikat, konfor alanında değil; sorgulama cesaretinde ortaya çıkar.
Bu nedenle yeni yaşamdan söz ediyorsak, asıl sorumuz kullandığımız kavramların yeni olup olmadığı değil, birbirimizle kurduğumuz ilişkinin gerçekten değişip değişmediği olmalıdır. Eski dünyanın diliyle yeni bir toplum kurulamaz; eski dünyanın hiyerarşisiyle eşitlik üretilemez; eski dünyanın korkularıyla özgürlük büyütülemez. Demokratik toplum, ancak ilişki biçimleri değiştiğinde gerçeklik kazanabilir.
En büyük yanılgılardan biri, iktidarın yalnızca devlet aygıtlarında bulunduğunu düşünmektir. Oysa iktidar gündelik hayatın en sıradan ilişkilerinde yeniden üretilir. Kimin konuşabildiği, kimin sustuğu, kimin sözünün daha değerli görüldüğü, eleştirinin nasıl karşılandığı ve hataların nasıl değerlendirildiği, örgüt kültürünün gerçek aynasıdır. Bu nedenle iktidar yalnızca bir makam değil; çoğu zaman bir üslup, bir alışkanlık, bir bakış ve hatta bir sessizlik biçimi olarak varlığını sürdürür.
Aynı durum erkek egemen sistem için de geçerlidir. Erkek egemenlik yalnızca erkeklerin varlığıyla açıklanabilecek bir olgu değildir; rekabeti doğal gören, hiyerarşiyi kaçınılmaz sayan, yetkiyi paylaşmaktan kaçınan, eleştiriyi tehdit olarak algılayan ve kişileri ilkelerin önüne koyan her ilişki biçimi erkek egemen zihniyetin yeniden üretimidir. Bu nedenle kadın özgürlüğü mücadelesi yalnızca erkek egemen yapılara karşı değil, bu zihniyetin gündelik yaşamda yeniden üretilmesine karşı da yürütülen bir mücadeledir.
Tam da bu nedenle kadın kurumlarının tarihsel sorumluluğu daha büyüktür. Kadınların yönettiği kurumların varlığı önemli bir kazanımdır; ancak bu durum tek başına demokratik bir örgüt kültürü oluşturmaz. Eğer karar alma süreçleri dar çevrelerde şekilleniyor, eleştiri güven içinde dile getirilemiyor, yetki belirli kişilerde yoğunlaşıyor, yazılmamış hiyerarşiler ilişkileri belirliyor ve kişiler ilkelerin önüne geçiyorsa, eski dünyanın ilişki biçimleri kadın kurumlarında da yeniden üretilebilir. Bu nedenle asıl soru kadınların yönetip yönetmediği değil, yönetme anlayışının değişip değişmediğidir. Kadın kurumlarının öncülüğü, temsil gücü kadar yeni bir ilişki kültürü kurabilme kapasitesiyle de ölçülmelidir.
Özgürlüğün ölçüsü yalnızca temsil değildir. Gerçek özgürlük, ilişkinin demokratikleşmesi, kararların ortaklaşması, yetkinin paylaşılması, bilginin tekelleşmemesi ve eleştirinin meşru görülmesiyle mümkündür. Bazen en büyük eşitsizlik yazılı kurallarda değil, yazılmamış alışkanlıklarda yaşar. Yakınlığın liyakatin önüne geçtiği, ilkelerin kişilere göre yorumlandığı ve eleştirinin sadakatsizlik olarak algılandığı bir yerde sorun bireylerden çok örgüt kültürüdür. Sorun, eski dünyanın yeni kurumların içine yerleşmiş olmasıdır.
Bu nedenle yeni yaşam, eski düzenin daha yumuşak bir biçimi değildir. Yeni yaşam, iktidarın biçimini değil, anlamını değiştirme iddiasıdır. Yönetmenin yerine birlikte yönetmeyi, temsil etmenin yerine birlikte karar vermeyi, haklı çıkmanın yerine hakikati birlikte aramayı koyan yeni bir siyasal ve ahlaki kültürdür. Demokratik toplumun estetiği de tam burada ortaya çıkar. Estetik yalnızca sanatın değil, insan ilişkilerinin de konusudur. Birbirini dinleyebilmek, farklı düşünceleri dışlamadan tartışabilmek, eleştiriyi aşağılamaya dönüştürmeden dile getirebilmek ve başarıyı ortaklaştırabilmek demokratik yaşamın estetik boyutunu oluşturur. Çünkü adaletin olduğu yerde güven, güvenin olduğu yerde cesaret, cesaretin olduğu yerde söz, sözün olduğu yerde ise gerçek siyaset vardır.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni kurumlar kurmaktan önce yeni bir vicdan ve yeni bir örgüt kültürü kurabilmektir. Eski dünya yalnızca dışımızda değildir; dilimizde, alışkanlıklarımızda, birbirimize bakışımızda ve eleştiriden kaçınma biçimlerimizde de yaşamaya devam etmektedir. Yeni yaşam ise insanın kendi içinde taşıdığı iktidar alışkanlıklarını fark ettiği ve onların yerine ortak yaşamın ahlakını koyabildiği anda başlar. Demokratik toplum önce insanın kendisinde, sonra kurumlarda, ardından bütün toplumsal yaşamda inşa edilir. Bu nedenle yeni yaşam beklenen uzak bir gelecek değil; her gün yeniden kurulan demokratik ilişkilerin, ortak hakikat arayışının ve sürekli yenilenen örgüt kültürünün adıdır.







