A Sınıfı İş Güvenlik Uzmanı Deniz İpek ile iş kazalarını konuştuk:
Büyük ve çok tehlikeli işyerlerinde tek bir arıza kitlesel iş cinayetine dönüşebilir. Bu işyerlerinin denetimi önceden belirlenmiş törensel bir ziyarete indirgenemez. Denetim üretimin gerçek koşullarında, gündüz veya gece, habersiz ve gerektiğinde tekrar edilerek yapılmalı
Kadın işçinin bileğinde, belinde, akciğerinde ve ruh sağlığında biriken hasar üretim hızının, düşük ücretin, çifte yükün ve örgütsüzlüğün sonucudur. Meslek hastalığını görünür kılmak yalnızca tıbbi tanı değil, üretimin kimin çıkarına örgütlendiğini sorgulayan bir işçi sağlığı mücadelesidir
MESEM yoksulluğu ortadan kaldırmıyor, işletmeler için işgücü kaynağına dönüştürüyor. Emekçi çocuğun önüne ‘parasızlık içinde oku ya da çalışarak okumaya uğraş’ ikilemi konuluyor. Bir ülkenin görevi çocuğu işgücü piyasasına en erken yaşta hazırlamak değil, çocukluğunu korumaktır
Duygu Kıt
Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) 2025 verilerine göre 50’den az çalışanı bulunan işyerlerinde 179 bin 680 iş kazası ve 1074 ölüm; 50 ve üzerindeki işyerlerinde 586 bin 359 kaza ve 857 ölüm kaydedildi. Bildirilen her 1000 kazaya düşen ölüm küçük işyerlerinde 5.98, daha büyük işyerlerinde 1.46 oldu. Bu bulgu küçük işyerlerindeki kazaların yaklaşık dört kat daha ölümcül olduğunu gösterirken; büyük işyerlerinin güvenli olduğu anlamına mı geliyor? Yine meslek hastalığı sonucu 2024’te üç ölüm kayda girerken, bu sayı 2025’te sıfır olarak yer aldı. Sadece 2026 yılının ilk altı ayında en az 1063 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybederken meslek hastalığı ölümlerinin “sıfır” çıkması nasıl değerlendirilmeli? A Sınıfı İş Güvenlik Uzmanı Deniz İpek ile bir örtbas mekanizması gibi kullanılan ihbarlı denetimleri, kadınların neden meslek hastalığı tanısı alamadıklarını ve MESEM’de artan iş kazalarını konuştuk.

İhbarlı denetimlerin işyerlerinin gerçek koşullarını görünmez kıldığını belirten İpek, bunun en ağır sonuçlarından birinin Soma olduğunu söyledi. Çok tehlikeli bir işyerinde üretim temposunun, kullanılan kimyasalların, taşeron zincirinin, vardiya düzeninin, bakım süreçlerinin ve acil durum sisteminin birbirine bağlı olduğuna dikkat çeken İpek, bu alanlardan herhangi birindeki eksikliğin onlarca işçinin yaşamını aynı anda tehdit edebileceğini ifade etti. İpek, “Programlı ya da proaktif teftişte işveren önceden bilgilendiriliyor; aykırılıklara yaptırım uygulamak yerine çoğu zaman süre veriliyor; denetimin yerini rehberlik ve sosyal diyalog alıyor. Oysa denetimin anlamı işyerinin olağan çalışma hâlini görebilmektir. Müfettişin geleceği biliniyorsa üretim yavaşlatılabilir, devre dışı bırakılan koruyucular takılabilir, kayıt dışı işçiler o gün işe çağrılmayabilir, tehlikeli makineler saklanabilir. İşçilere ne söylemeleri gerektiği de önceden anlatılabilir. Müfettiş böylece işyerinin gerçeğini değil, denetim için hazırlanmış suretini görür. Bunun en ağır örneklerinden biri Soma’dır. Facianın yaşandığı madende acil haberleşme ve alarm sistemi yoktu; bazı kablo ve bant motorları yangına dayanıklı değildi; gaz ölçüm cihazlarının bir bölümü çalışmıyor, maskelerin büyük çoğunluğu raf ömrünü doldurmuş bulunuyordu. Buna rağmen faciadan iki ay önceki teftiş raporuna ‘iş sağlığı ve güvenliği yönünden noksan tespit edilmemiştir’ yazılmıştı. Soma’da 301 madencinin ölümü, yalnızca bir işverenin ihlallerinin değil, işyerinin gerçeğine ulaşmayan denetim düzeninin de sonucuydu. Patron tehlikeyi ortadan kaldırmamış, yalnızca görünmesini engellemişti” ifadelerini kullandı.
Kapasite değil, siyasi bir tercih
“Her 100 bin çalışana yalnızca 2.8 müfettiş, bir müfettişe ise 2 bin 445 kayıtlı işyeri düşüyor” diyen İpek, devamında şöyle dedi: “Türkiye’de işyeri sayısı 2010’dan 2024’e yüzde 69.1 artarak 1 milyon 325 binden 2 milyon 241 bine yükseldi. Aynı dönemde işçi sağlığı ve iş güvenliği teftişlerinin sayısı 16 bin 395’ten 7 bin 162’ye düşürüldü. 2024’te her 100 bin işyerinden yalnızca 319’unda İSG teftişi yapıldı; teftişlerde ulaşılan işçilerin toplam işçilere oranı ise yüzde 3.6’ya geriledi. Çalışan nüfus 32 milyon 620 bine çıkarken, müfettiş yardımcıları dâhil iş müfettişi sayısı 917’de kaldı. Bu yalnızca kapasite yetersizliği değil, siyasi bir tercihtir.”
Düşük oran güvenlik göstergesi değil
SGK’nin büyüklük tablosunun tehlike sınıfını ayırmadığına dikkat çeken İpek, “Elli kişinin çalıştığı bir büro ile yüzlerce işçinin bulunduğu maden veya kimya fabrikası aynı grupta yer alabiliyor” diyerek şöyle devam etti: “Büyük ve çok tehlikeli işyerlerinde tek bir arıza kitlesel iş cinayetine dönüşebilir. Bu işyerlerinin denetimi önceden belirlenmiş törensel bir ziyarete indirgenemez. Denetim üretimin gerçek koşullarında, gündüz veya gece, habersiz ve gerektiğinde tekrar edilerek yapılmalı; işçiler patrondan bağımsız dinlenmeli; taşeronlar dâhil bütün üretim zinciri incelenmelidir. Hayati tehlikede süre değil, derhal işin durdurulması gerekir. Türkiye’nin onayladığı ILO’nun 81 sayılı İş Teftişi Sözleşmesi de müfettişlerin işyerlerine günün veya gecenin herhangi bir saatinde önceden haber vermeden girebilmesini öngörüyor. Hukuki yetki vardır; etkisizleştirilen onun kullanılmasıdır. SGK’ye göre iş kazaları 2024’te 733 bin 646 iken, 2025’te 766 bin 39’a, ölümler 1897’den 1931’e yükseldi. Patron üretimi hızlandırıp bakım süresini kısaltırken devlet işyerine uğramıyor; uğrayacağını önceden bildiriyor, eksiklere süre veriyor ve bunu rehberlik olarak sunuyor. Sonra ölüm, işçinin dikkatsizliği ya da kaçınılmaz kaza sayılıyor. Müfettiş gelmeden önce temizlenen fabrika güvenli değildir. Gerçek yalnızca kısa süreliğine gizlenmiştir. Bedelini, müfettiş gittikten sonra aynı makinenin başına dönen işçi öder.”
Kadın işçilerin meslek hastalıkları
Kayıt göstergelerinde kadınların hastalanmadığını değil, üretimle hastalık arasındaki bağın kurulmadığını gösterdiğini ifade eden İpek, şu bilgileri verdi: “Bir işçi makineye elini kaptırdığında ya da yüksekten düştüğünde olayın işle bağını gizlemek kolay değildir. Meslek hastalığı ise aylar, bazen yıllar içinde gelişir. İşçi ağrısını normalleştirir, hastaneye gider ama yaptığı iş çoğu zaman sorulmaz. Tanı konulduğunda hastalıkla iş arasındaki bağ silinmiştir.
Kadınların yoğunlaştığı işler de çoğu zaman ‘hafif’ sayılır. Tekstil işçisinin aynı hareketi tekrarlaması, sağlık emekçisinin hasta kaldırması, temizlik işçisinin kimyasallara maruz kalması, kasiyerin saatlerce ayakta durması ya da çağrı merkezi çalışanının performans baskısı altında çalışması ağır sanayideki tehlikeler kadar görünür kabul edilmez. Oysa hafif sayılan iş, kadın işçinin bedeninde ağır bir yük biriktirir. SGK’ye göre 4/a kapsamında 2024’te yalnızca 888, 2025’te 916 meslek hastalığı kayda geçti. Kadın vaka sayısı ise 226’dan yalnızca 227’ye çıktı.”
Hastalığın adı bile yok
İpek, mesleki hastalıklara dair ise şöyle devam etti: “2025’te meslek hastalığı kaydı bulunan 227 kadın işçinin 122’si ‘listede olmayan başka bir hastalık’ başlığında toplandı. 14 kadına sigortalılığı sona erdikten sonra tanı konuldu; iki kadının tanısı ise bilinmiyor. Böylece yalnızca 89 vaka belirli bir hastalıkla ilişkilendirilebildi. Tanısı belirtilen kadınların 51’inde kas-iskelet sistemi ve bağ dokusu hastalığı vardı: 18 el ve bilek sinoviti, 13 lateral epikondilit, 10 karpal tünel, 7 medial epikondilit. 15 kadında solunum sistemi hastalığı, 5’inde gürültünün iç kulaktaki etkileri kaydedildi. Bu hastalıklar yapılan işten bağımsız değildir. Tekrarlayıcı ve kuvvet gerektiren hareketler el-bilek hastalıklarını; tozlar ve kimyasallar astım ile deri hastalıklarını doğurur. Buna rağmen bel-boyun ağrıları, varis, tükenmişlik, depresyon, uyku ve üreme sağlığı sorunları çoğunlukla işle ilişkilendirilmeden tedavi edilir. Bu nedenle 227 sayısı gerçek bilanço değil, sistemin tanıdığı küçük parçadır.”
Sektör değişiyor, görünmezlik değişmiyor
“Tekstilde kadın meslek hastalığı kaydı 2024’te 9 iken, 2025’te 15’e yükseldi; giyim imalatında 11’den 9’a indi. Bu küçük sayılar sektörün güvenliğini değil, tanı eksikliğini gösteriyor” diyen İpek, devamında şunları ifade etti: “Kesim, dikim, ütü ve paketlemede tekrarlayıcı hareket; pamuk tozu, boyar maddeler, gürültü ve sıcaklık; bant hızı, parça başı çalışma ve baskılanan molalar aynı bedende birleşiyor. İnsan sağlığı hizmetlerinde 2025’te 24 bin 61 kadın iş kazası geçirdiği hâlde yalnızca 8 kadın için meslek hastalığı kaydı yapıldı. Oysa sağlık emekçileri biyolojik etkenlere, kesici-delici aletlere, dezenfektanlara, radyasyona, hasta taşımaya, vardiyaya ve şiddete maruz kalıyor. Bu uçurum, sağlık hizmetlerinin güvenliğini değil, sağlık emekçisinin hastalığının dahi işle ilişkilendirilmediğini gösteriyor. Kadın meslek hastalığı kaydı 2025’te temizlik işçilerini de kapsayan bina hizmetlerinde 10, büro ve işletme destek faaliyetlerinde 10, perakendede 28, yiyecek-içecek hizmetlerinde 15, eğitimde 10 ve gıda imalatında 9 oldu. Bu ham sayılar sektörler arası risk oranı kurmaya yetmez; ancak onbinlerce iş kazasına karşı meslek hastalıklarının tek ve çift hanelerde kalması, kayıt sistemindeki kopuşu açıkça gösterir.”
Meslek hastalığı kendiliğinden kayda girmez
“Kadınlar daha az hastalanmıyor; yaptıkları işler de hafif değil” diyen İpek, kadınların meslek hastalığı tanısı alamamasında iş bölümündeki cinsiyetçiliğin belirleyici olduğunu belirterek, durumu şöyle özetledi: “Meslek hastalığının bulunması için işçinin maruziyet öyküsü alınmalı, iş ortamı ölçülmeli, sağlık gözetimi nitelikli yapılmalı ve hastalık kümeleri araştırılmalıdır. Oysa 2024’te İSG teftişlerinde ulaşılan işçilerin oranı yalnızca yüzde 3.6’dır. İşyeri hekimliğinin işverene bağımlı, sağlık gözetiminin tetkik tamamlamaya indirgenmiş olduğu koşullarda kadın işçinin hastalığı üç kez görünmez olur: İşyerinde ‘şikâyet’, hastanede ‘genel hastalık’, SGK’de ‘listede olmayan başka hastalık’ sayılır. Kadın işçinin bileğinde, belinde, akciğerinde ve ruh sağlığında biriken hasar üretim hızının, düşük ücretin, çifte yükün ve örgütsüzlüğün sonucudur. Meslek hastalığını görünür kılmak yalnızca tıbbi tanı değil, üretimin kimin çıkarına örgütlendiğini sorgulayan bir işçi sağlığı mücadelesidir.”
Yarım milyon çocuğun emeği
“SGK’ye göre 14-17 yaş grubunda bildirilen iş kazası sayısı 2024’te 18 bin 100 iken, 2025’te yüzde 15.1 artarak 20 bin 836’ya çıktı” diye kaydeden İpek, çocuk iş kazalarının yüzde 15 arttığını belirterek şöyle konuştu: “MEB Meslekî ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü’ne göre 31 Aralık 2025’te e-MESEM’e kayıtlı çırak öğrenci sayısı 558 bin 977’ye ulaştı. SGK’de ‘çırak’ sayısı 2024’te 539 bin 241 iken, 2025’te 604 bin 680’e; stajyer ve kursiyer sayısı 1 milyon 406 binden 1 milyon 503 bine çıktı. Bu kategorilerin tamamı 18 yaş altındaki çocuklardan ya da MESEM öğrencilerinden oluşmuyor; sayıları bir çocuk işçi toplamı gibi birleştirmek doğru olmaz. 2025’te 14 yaşındaki 2 bin 11, 15 yaşındaki 3 bin 70, 16 yaşındaki 6 bin 364, 17 yaşındaki 8 bin 491 çocuk iş kazası geçirdi. Bunların 16 bin 242’si erkek, 4 bin 594’ü kızdı. Aynı yaş grubunda iş kazası sonucu ölen çocukların sayısı 11’den 22’ye yükseldi. Ölenlerin biri 14, dördü 15, yedisi 16, onu 17 yaşındaydı. SGK bu çocukların kaçının MESEM öğrencisi, stajyer, çırak ya da doğrudan işçi olduğunu aynı tabloda açıklamıyor. MEB işletmelere yerleştirilen öğrencileri başarı istatistiğine dönüştürürken, yaralanan ve ölen çocukların eğitim statüsü görünmez kalıyor. MESEM küçük ve orta ölçekli işletmelerin işgücü ihtiyacını karşılayan bir kanala dönüştürüldü. İşveren asgari ücretin tamamını ödemeden düzenli işgücüne ulaşıyor; çocuğa ödenen tutarın önemli bölümü kamudan karşılanıyor. Devlet çocuğun emeğini patron açısından ucuzlatıyor.”
Aileyi değil yoksulluğu sorgulamak
“MESEM bütün çocuklara eşit sunulan tarafsız bir model değildir. Emekçi çocuk için seçeneklerden biri olmaktan çıkıp yoksulluk içinde bırakılmış tek seçeneğe dönüşmektedir” diyen İpek, “MESEM’i yalnızca meslek seçimi olarak anlatmak, çocukların sınıfsal koşullarını yok saymaktır. Tercih ancak gerçek alternatifler varsa özgürdür. Aile kira, fatura, okul yemeği ve ulaşım giderleri arasında sıkışmışsa çocuğa verilen ödeme tarafsız bir eğitim desteği değil, geçim hesabına eklenen zorunlu gelirdir. Çocuk ‘hangi mesleği öğrenmek istiyorum?’ sorusundan önce ‘eve nasıl katkı sağlarım?’ sorusuyla karşılaşır. Varlıklı ailelerin çocukları üniversiteye, yabancı dile, spora ve sanata yönelirken işçi ailelerinin çocuklarına erken yaşta çalışma gösterilir. Birinin geleceğine yatırım yapılırken diğerinden bugünün üretimine katkı beklenir” dedi.
İpek, son olarak şunları belirtti: “MESEM’e yönelen aileleri suçlamak kolay ve yanlıştır. Aileler çoğu zaman başka geçim yolu bırakılmadığı için çocuğun ücretine ihtiyaç duyar. Çocuk işçiliğiyle mücadele; yetişkinlere insanca ücret, işsizlere gelir güvencesi, çocuklara ücretsiz yemek, ulaşım, barınma ve nitelikli kamusal eğitim sağlanmadan yürütülemez. MESEM yoksulluğu ortadan kaldırmıyor, işletmeler için işgücü kaynağına dönüştürüyor. Emekçi çocuğun önüne ‘parasızlık içinde oku ya da çalışarak okumaya uğraş’ ikilemi konuluyor. Bir ülkenin görevi çocuğu işgücü piyasasına en erken yaşta hazırlamak değil, çocukluğunu korumaktır. Çocukların geleceği patronların bugünkü işgücü ihtiyacına bırakılamaz.”









