Erdoğan rejimi, AKP-MHP-Ergenekon/Gladio ekseninde, faşizm istikametinde seyretmekte olan bir “Kutsal İttifak”tır. Erdoğan, iktidarının ilk on yılında takip ettiği muhafazakâr-liberal söylemi ve bu çerçevede kurduğu ittifakları; emekçilerle tutuştuğu sınıf mücadelesi ve devlet içi ve siyasal İslam içi çatışmalarda iktidarını korumanın icabınca değiştirerek, Türkiye’nin geleneksel faşist, militarist, Gladio bakiyesi, kontrgerilla ve ulusalcı-Avrasyacı mahfillerinin birbirlerini besledikleri yapısal bir ittifakta karar kıldı.
Bu ittifakın görünen yüzü MHP, görünmeyen yüzü ise devlet bürokrasisindeki (yargı, emniyet, istihbarat) eski statükonun unsurlarıdır. Bu statüko en geniş manzarasına 15 Temmuz sonrasında dokuz parti başının verdikleri fotoğrafta kavuşmuştu.
Erdoğan bu mahfillere yargısal ve idari alan açar ve dokunulmazlık sağlarken, bu mahfiller de Erdoğan’a kitle tabanı desteği, ideolojik meşruiyet (“beka” anlatısı), idari ve ideolojik kadro ve devlet aygıtının tamamını -ordu ve istihbarat dahil- kontrol etme imkânı sundular. Bu protofaşist devlet konsolidasyonu süreci halen devam ediyor.
Bir ‘istikrarsızlık rejimi’ olarak faşizmin kurumsallaşması
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen mevcut rejim, toplumsal rızayı olağan iktisadi veya politik/hukuksal mekanizmalarla üretemediği için varlığını daimi bir “olağanüstü hal”, “savaş ve çatışma”, “iç ve dış düşman” histerisi yaratarak sürdürmek zorunda. İstikrarsızlık, bu rejimin yakıtı.
Eski “demokratik” kurumlar tarihte bir ilerici momentumun eseri olmasalar da, biçimsel olarak açık kalmaları diktatörlüğün son hadde kadar yürümesini zorlaştırsa da bunun bedelini içerikleri tamamen boşaltılıp yeni bir otoriter özle doldurularak ödediler. Rejim henüz “menzili maksuda” varmamış olmakla birlikte, bu istikametteki protofaşist bir “ara uğrak”tır. Halkı ve emekçi sınıfları bir meydan savaşında yenerek atomize edememiştir. Kendisi bir koalisyon olmadan hükmedemediği için seçimler olmaksızın yapamaz, parlamentoyu iğdiş etmiş olsa da lağvedememiş olması bundandır.
Ekonomik bütünleşme sınırı
Nazi Almanyası veya İtalyan faşizmi, kurumsallaşma süreçlerinde içe kapalı, korumacı, devletçi bir savaş ekonomisi (otarşi) inşa edebilmişlerdi. Türkiye ise ekonomisini döndürebilmek için küresel finans kapitale, Batı piyasalarına ve küresel tedarik zincirlerine göbekten bağlı. Kamu ve özel sektörün toplam dış borç stokunun 518,5 milyar ABD doları olması bunun için yeterince fikir verebilir.
Faşizmin tam boy kurumsallaşması, toplumun atomizasyonunu, yani iktisadi ve politik düzeylerde tamamen örgütsüzleşerek bir patates çuvalına dönmesini gerektirir. Türkiye’de ise rejim, tüm devlet şiddetini ve Gladio aygıtlarını arkasına almasına karşın toplumun en az yarısında rıza üretemiyor: Kürt mücadelesi, metropollerin seküler nüfusu, işçi hareketi, kadın hareketi ve gençlik dinamikleri rejimin hegemonya projesini sürekli sakatlıyor. “Son durağa” varmasına izin vermiyor. Sonuç: yüzde 50/yüzde 50 bloklaşma.
Karşı kampı parçalamak
Bu, pat durumu, iç savaşa el vermese de ana muhalefetin nispeten daha sürüncemeli bir yoldan “rezil edilerek”, yargının araçlaştırılması yoluyla siyasetin dışına atılması gayretlerini durdurmuyor. Özgür Özel CHP’sine karşı açılan yüzyılın en geniş kapsamlı düzmece belediye davaları silsilesi böyle başladı ve bitmek bilmiyor. Erdoğan’a rakip üretme makinesi olarak çalışan yerel belediyeler, yargıç diye AKP’li avukatların önüne atıldı. Sıra partinin kendisine geldi. Aklı başından gitmiş, ve kafasının içine bir miğfer gömülü haris bir muhasebeci eliyle yüz yıllık CHP, siyaset hurdalığına düşürüldü. Yeni Parti ve eski partinin toplam oyu, bir daha “mutlak butlan” kararı öncesine varamadı.
Ayrı barış
Öcalan, İmralı’daki uzun süren tecritten, tutsaklığının 25. yılında bir “demokratik toplum” hedefiyle başlattığı müzakere çerçevesiyle çıktı. 2024 yerel seçimlerinde AKP’yi metropollerden silen “Kent Uzlaşısı”nın bileşenlerinden biri, CHP, zor, hile ve devlet eliyle örgütlenmiş ihanetle cezaevlerine gönderilirken, rejim kurmayları Kürtlerle müzakere için İmralı’nın kapısını çalmıştı. İki yıl sonra “Kent Uzlaşısı” hiç yapılmamış, AKP sanki metropollerden kovulmamış gibi oldu. Kimi yerde, mesela Afyon’da, AKP en şedit rakibinin sırtına binerek başkanlık koltuğuna geri oturdu. Bu süreç devam ediyor.
Rejim, polis ve düzmece mahkemeler eliyle karşısında oluşan bloku ne kadar geri iterse itsin, iki şeyi yapamıyor: Bir, millete; iktisatçı tabiriyle “top yerine tereyağı veremiyor”; tersine, kendi sermaye bloku olan askeri-sınai kompleksi, ülkenin tüm kaynaklarını top üretimine akıtarak ayakta tutabiliyor. İki, kamu kaynağının eş dost arasında yağmalanmasına dayalı Müslüman sermayedar bloku oluşturma stratejisinin neden olduğu muazzam eşitsizlik, Müslüman emekçileri Özgür Özel’in YENİ Partisi’nin katarına bağlıyor. Üretilemeyen rıza ve derinleşen yoksulluk, AKP için artan zorbalık anlamına geliyor. Halen bu kırılgan zemindeyiz: Rejim toplumu ele geçiremiyor, toplum rejimi deviremiyor.
Yıkıcı denge
Kürt Hareketi’nin 2015-2024 arasındaki stratejisi, Batı’daki seküler ve demokratik dinamiklerle (Üçüncü Kutup ve kısmen CHP ile “Kent Uzlaşısı”) ittifak halinde iktidarı geriletmek üzerine kuruluydu. AKP tarihinin en ağır yenilgisine uğratıldı. Ancak “Kent Uzlaşısı” burada durdu. Hareket, bu stratejinin bedellerini ağır ödedi: Belediyelere atanan kayyımlar, hapsedilen binlerce siyasetçi ve 10 yıl süren “çöktürme harekâtı” altında ağır bir tahribata uğrayan sivil direniş.
Müzakere masasının mantığı
Kürt Hareketi için hayatta kalmanın ve kazanımları korumanın bir yolu, devletin asıl sahibiyle (Saray-MHP ittifakıyla) doğrudan müzakereden geçiyor. İktidarın sunduğu “silah bırakmayla gelecek demokratik siyaset pratiğine karşılık siyasi meşruiyetin tanınması” ve “halkın tercihlerine saygı” vaadinin rasyonel bir “nefes alma” hamlesi olup olamayacağını ölçme imkânı kolayca reddedilemez.
Üçüncü kutupta daralma
Ancak neticede bu barış arayışı, Üçüncü Kutbun diğer bileşenleri ve Kürt dinamikleri arasındaki geçişkenliği kısa vadede kaçınılmaz olarak zayıflatıyor ve aksatıyor. Müzakere masasında kalmak, Batı’daki radikal sokak muhalefetiyle, kadın hareketinin iktidarı doğrudan hedef alan sert söylemleriyle ve CHP’nin iktidarla göğüs göğüse kavgasıyla aynı tonda ve şiddette temas kurmaktan bir nebze uzak kalmayı icbar ediyor. Bu durum, pratikte 2015’ten beri örüle gelen zincirin en güçlü halkalarından birinin gevşemesi anlamına geliyor.
Üçüncü kutup ve ‘Kürt Hareketi’nin nesnel bağı
Kürt dinamikleri masadan çekildiğinde, Batı’daki toplumsal muhalefet (Aleviler, kent yoksulları, radikal kadın hareketi, laik orta sınıflar ve gençlik) sarayda gözlerden uzak inşa edilen güç motorunu, eski devletin saray dışındaki aksamına monte etme -faşizme geçiş- projesini durdurabilir mi?
Hegemonya krizi sürecek
Kürt Hareketi bir süre daha masada kendi aktüel gündemini takibe devam etse de, iktidar toplumun geri kalan bu devasa seküler-emekçi gövdesinde rıza üretemeyecek. Dolayısıyla seçimlerdeki o “yüzde 50/yüzde 50” kırılgan denge biçimsel olarak bozulsa (iktidar hile ve manipülasyonla yüzde 1-2 ile yine üstünlük sağlasa) dahi, toplumsal meşruiyet krizi derinleşerek sürecek.
Şu an içinden geçtiğimiz kırılgan moment, üçüncü kutbun taktiksel bir çalkantı ve geri çekilme dönemidir. Kürt Hareketi’nin barış arayışı için masaya oturması, Batı’da sokakta süren mücadelelerin yankısız kaldığı yanılsamasına yol açmış olabilir; ama öte yandan, Kürt Hareketi’nin silahlı çatışma dinamiğini siyaset sahasından çekerek yaratmış olduğu yeni ve geniş manevra alanından, şimdi kendisine yönelen demokratik ve sosyal bir cumhuriyet çağrısına icabet etmeyeceğini düşünmek için, iktidarın asli stratejisinin faşizme yürüyüş olduğunu unuttuğuna hükmetmemiz gerekirdi.
Doğası gereği iktidar, faşizmin kurumsallaşmasına doğru ilerlemeksizin edemez. Rıza açığını kapatmak için zora ve baskıya mecburdur. Aynı devletin ve aynı sermayenin altında Kürtlerin kurtuluşu, Batı’daki emekçiler, kadın ve kent yoksullarıyla ekonomik çöküşün ve zorbaca tedbirlerin oluşturduğu kapandan çıkış için bir mücadele ortaklığı inşasından geçecektir. Çünkü bu iki kampı birbirine bağlayan şey partilerin ittifak protokolleri değil; Saray rejiminin dayattığı kuralsız, sömürücü ve militarist geleceğin hissettirdiği ortak varoluşsal tehdittir.









