Ukrayna-Rusya savaşı hızından bir şey yitirmeden sürüyor, İran’a yönelik ABD-İsrail savaşı da farklı boyutlarda devam ediyor. Her iki savaş ve yine İsrail’in Gazze ve Lübnan’daki saldırganlığının yarattığı etkiler dünyanın dört bir yanında sürdürülen bir dizayn hesabından bağımsız düşünülemez.
Tüm bu gelişmelerin ortasında 7 Ağustos 2026’da Mekke’de imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ı kulağa hoş gelen “kolektif caydırıcılık ilkesi” etrafında bir araya getirdi. Anlaşmaya göre, taraflardan herhangi birine yönelik silahlı saldırı, hepsine yapılmış sayılacak. Bu, BM Şartı’nın 51. maddesine dayanan meşru müdafaa hakkını vurgulayan, NATO’nun 5. maddesine benzer bir mekanizma. Buna uyulması demek Türkiye için savaşlar kapıda demek!
Ayrıca savunma sanayii iş birliği, ortak tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve “terörle mücadeleyi” de kapsıyor. Açıklamalara bakılırsa, anlaşma hiçbir ülkeyi hedef almıyor. “Bölgesel istikrarı ve refahı amaçladığını”, diğer “kardeş” ülkelere açık olduğunu tekrarlıyorlar. Ancak ilk akla gelen NATO’culuğun yeni pozisyonlar bularak yayılması, yaygınlaşması…
Türkiye’nin bölgesel aktörlük arayışı mı, riskli hizalanma mı?
Dışişleri Bakanı Fidan, genel sekreterlik ve siyasi-askeri komite gibi yapıların kurulacağını, Mısır’ın “doğal ortak” olarak ileride katılabileceğini ifade etti. Kahire’nin İsrail ve ABD bağları ile bağımsızlık endişelerini gözeterek bu gelişmeye mesafeli durduğu düşünülebilir. Ancak son günlerde Riyad, Kahire ve Ankara arasında süren bir mekik diplomasisi var ve bunun yeni gelişmelere evrilmesi görülebilir.
Trump’ın takdiri ve Mekke Anlaşması’nın ABD boyutu
ABD Başkanı Donald Trump, anlaşmadan “çok mutlu” olduğunu, bunun “büyük, cesur ve önemli bir ilk adım” olduğunu söyledi. Ortadoğu’nun bir araya gelerek kendini daha güçlü savunabileceğini de vurguladı. Bu açıklama, anlaşmanın ABD’nin bilgisi ve onayıyla gerçekleştiğini güçlendiriyor. NATO’nun Ankara toplantısında verilen rollerin realize edildiği de düşünülebilir. Ayrıca Washington’un “bölgesel güvenlik yükü”nü paylaştırarak her koşulda etkide bulunabileceği müttefiklere devretme eğilimiyle de uyumlu.
Yine Trump yönetimi, İran’a yönelik saldırılar ve savaş politikasında ve bölgesel istikrarsızlık ortamında bu tür “yerel sahiplenmeyi” güçleri için bir katkı olarak olumlu karşılıyor.
Türkiye’nin Bölgesel Hesapları ve Kürt Sorunundaki Gelişmeler
Ankara açısından anlaşma, elini güçlendirme fırsatı olarak değerlendiriliyor olsa da bunu gelişmeler gösterecek. Gazze, Filistin, Lübnan konusunda İsrail ile “söylem çatışması”nın ötesine geçmeyen, ABD ile oldukça uyumlu bir Ankara var. NATO’nun ikinci büyük ordusu, gelişmiş savunma sanayii (özellikle İHA ve SİHA’lar) ve 45 yıldır süren çatışma koşullarının yarattığı saha deneyimiyle Türkiye, nükleer kapasitesiyle Pakistan, finans-enerji gücüyle Suudi Arabistan’ın ortak paktı birçok hesabın ürünü olsa da hesap her zaman evdekine uymaz!
Bu gelişmenin, Türkiye’yi Ortadoğu ve Asya’da daha görünür bir aktör haline getirebileceği varsayılıyor. Kürt sorununda Öcalan ile yapılan müzakere ve TBMM’de onaylanan ‘Çerçeve Yasa’nın Ankara’nın elini güçlendirdiği de düşünülüyor. Henüz kayyımlar, AYM, AİHM kararları gibi konularda adım atmayan ancak muhalefete yönelik hukuksuzluklarda dizginlenemez bir hızla ilerleyen AKP’nin, Suriye’deki SDG/PYD’nin Şam’la hızlanmış halde yürüyen entegrasyonu ve olası feshi kararları ile güçlendiği düşünülse de bu hamur daha çok su kaldırır. Zira Kürt halkının dil, kimlik, yerel yönetim, hukuk gibi taleplerinin muğlaklığı ve iktidarın güven vermeyen uygulamaları sürecin kırılganlığını artırıyor.
Sünni ittifak mı, İran’a karşı mı, yoksa NATO alternatifi mi?
Mekke Paktı için, “İran’a karşı endişe edecek bir neden yok” diyerek temkinli ifadeler kullanılsa da bunun yeterince ikna edici olmadığı yadsınamaz. Şii ekseni (Irak, Lübnan Hizbullah’ı vb.) şimdilik doğrudan refleks göstermese de 1,4 milyon aktif asker gücüyle, devasa savaş uçak ve tank filolarına Pakistan’ın eklenen nükleer gücüyle, S. Arabistan’ın petro-dolar gücünün yaratacağı devasa tablo atlanacak gibi değil. Dolaysıyla uzun vadede itirazların, sorunların çıkacağı varsayılabilir. İran’dan Irak’a, Lübnan’dan, Filistin’e, Yemen’e kadar etkileri olacak bir gelişmedir söz konusu olan.
Diğer tarafta Gazze’de Lübnan’da saldırıları süren, işgal ettiği Golan Tepeleri ve uzandığı Suriye içlerine kadar geniş bir alanda düdüğünü öttüren İsrail’in Türkiye sınırındaki Suriye’nin Ebu Zuhur Üssünü bombalaması Türkiye’nin genişleme hesaplarına bariyer kuracağının ilanıyla ilişkili olsa gerek. İsrail’in nükleer ve askeri tehdit algısının işlendiği de görülüyor.
İbrahim Anlaşmasının müttefikleri sayılsa da Türkiye-Pakistan-Suudi koordinasyonunun İsrail’in manevra alanını daraltabileceği düşünülebilir. Ancak bu kapsamda çıkacak sorunların etkileri ve sonuçları bir süre sonra görülecek.
Özcesi Mekke Anlaşması’nın, sadece İran odaklı olmadığı, Hindistan-Pakistan krizinde Suudi ve Türkiye’nin doğrudan bu ülkeye müdahale etmeyeceğini, ancak istihbarat-lojistik destek gibi sunumlar olacağı düşünülebilir.
Şimdilik Rusya ve Çin’den spesifik sert tepki yok; ancak Hindistan da dahil bu ülkelerin gelişmeyi dikkatle izlendiğini görmek zor olmasa gerek.
Fırsat mı, çıkmaz mı?
Türkiye için anlaşma, savunma sanayi ihracatı, enerji yatırımları ve diplomasi alanını genişletme odaklı düşünülebilir. Ancak ekonomik çıkmazlar ve derin tarihsel sorunlar aşılmadan yeni ataklar, Ankara’yı karmaşık sıcak gelişmelere çekebilir. Suriye’den Libya’ya, ABD-İsrail-İran geriliminden Rusya ilişkilerine uzanan trafik, Türkiye’yi hem arabulucu hem potansiyel taraf konumuna sokuyor. Güçlü aktör olma potansiyeline sahip olduğunu düşünse de iç sorunlarını çözmeden büyük güçlere yaslanarak dış genişleme, fırsat kadar risk de barındırıyor. Dikkatli dengeleme şartı unutulursa yeni sorunlar yaşanabilir.
Mekke Paktı, Ortadoğu “güvenlik mimari”sinin yeniden şekillendiğini gösteriyor. Ankara hesap yapabilir ancak Ortadoğu’da her şey her an değişebilir…








