Önder Apo manifestoda ‘Ana soylu toplum, milyonlarca yıl geçmişi olan bir toplumdur’ der. Kadınların dayanacağı büyük ve anlamlı hakikat budur. Bundan daha büyük güç de olamaz. En doğru güç, tarihe ve özgür toplumsallığa dayanan özgür birey olmayı getiren hakikat gücüdür
Kürde yönelik inkâr-imha ya da başka bir soykırım saldırısı onu isyan etmeye, isyan da dağa çıkmaya yönlendirmiş. 20.yüzyılda bu yol tutuş PKK ile devam etti. Çoğu defa inkâr edilen Kürtlerin dağa çıkışı bir isyan diyalektiği olduğu kadar ovaların hakimiyetine girmeyen dağlık mekanların salt isyan amaçlı olmadığı da bilinmektedir
Akad yazıtlarında Gutiler için ‘Dağların yılanı ve akrebi’ denmektedir Akad yazıtlarında bir ‘baş belası’ gibi söz edilen Gutiler şahsında kabile tarzı örgütlenmenin önemi belirgin olarak ortaya konulmaktadır. Anlatıldığı kadarıyla yazıtlar Akadlara ait olsa da tarihin ana yapıcı öznesi devletçi uygarlık değil, kabile direnişidir
Dilzar Dîlok
Tarihi Sümerlerle başlatan devletçi uygarlığa bağımlı resmi tarih anlayışın izaha kavuşturması gereken sorulardan biri “Sümerler nerden esinlendi?” olurken, cevap arayışında olan herkesin yönünü verdiği yer Mezopotamya’nın kuzeyinde, peygamberler diyarında, Göbeklitepe etrafında henüz tamamı kazılmamış da olsa ortaya çıkan arkeolojik buluntular oluyor. Ara halkalar olmadan Göbeklitepe-Karahantepe’den Sümer’e geçişin mümkün olmadığı da arkeologların ortaya çıkardıklarıyla ve kısıtlı yorumlarıyla anlaşılmaya başlanıyor. Anlama eylemine en fazla katkısı olanlar, tarihin en fazla dayanması gereken toplum ile ilişkili olan, topluma ilgi duyan ve toplum bilimle uğraşanlardır. Önder Apo bu alanda büyük cesaret örneği olduğu gibi; Kürtler ve Özgürlük Hareketi olarak mütevazi olma kaygısına düşmeden Önderliğimizin bu konuda halkımız kadar tarihçilere ve arkeologlara da yol gösterdiğini, birçok çalışma açısından ön açıcı olduğunu belirtmek gerekir. Önder Apo manifestoda “Ana soylu toplum, milyonlarca yıl geçmişi olan bir toplumdur” der. Kadınların dayanacağı büyük ve anlamlı hakikat budur. Bundan daha büyük güç de olamaz. En doğru güç, tarihe ve özgür toplumsallığa dayanan özgür birey olmayı getiren hakikat gücüdür.
Büyük anlam inşası
İnsan türü toplumsallaşma yoluyla yaşamını doğada yeni bir boyuta taşıyarak, bir anlam kazandırarak, bundan dolayı değişerek sürdürülebilir kıldığı için, tarihi insanlaşmayla-toplumsallaşmayla başlatmak daha gerçekçidir. Öncesi milyonlarca yıllık canlılık tarihi anlamın oluşumunda temel pay sahibidir. Ancak tüm canlılar içinde farklılık içinde, kendi kendini oluşturma, kendi oluşumuna yön verme temelinde anlam yaratma eylemi insana özgüdür ve bunun da Önderlik deyişiyle anacıl klanla mümkün olduğu, bunun da milyonlarca yıllık geçmişi olduğu ortaya konulmalıdır. Böyle bir geçmişe sahip olan toplumsallıktan, klanlardan söz ederken çoğu zaman basit toplumsallık kastedildiği bilinir. Ancak bu basitlikten kasıt sadelik değil de “dar-küçük-geri” vb. sıfatlarla oluşturulan anlamlarsa, haksızlık edildiğini ortaya koymak gerekir. Söz konusu basitlik bugünle kıyaslandığında çarpıcı olarak görülen sadelikle, hiç olmayanı bulma-yaratma ile ilgilidir. Bunun anlamını bilmediğimiz sürece insanlık olarak kendimize, varlığımıza ve özgürlüğümüze anlam vermek zordur. Ki bugünün insanına klanı ve toplumsallaşmanın büyük fedakarlıklar, büyük çabalar, emekler ve büyük anlam inşasıyla mümkün olduğunu anlatmak da zordur.
Toplumu anlamak için geçen milyonlarca yılı bilme ve anlama yönünde çaba göstermek gerekir. Elbette anlam salt tarih bilgisiyle oluşmamaktadır. Ancak ilahi bir şekilde bu anlamın oluşmasını beklemek de yanılgıları beraberinde getirir. En azından biz Kürtler için böyle bir bilme zorunludur. Çünkü klan toplumsallığından kastik toplumsal katil sisteme geçişin bizim yurdumuzda gerçekleşmesi, ardından devletçi uygarlığın ilk formlarının da bizim yurdumuzda oluşturulması bizi böyle bir bilmeye zorlamaktadır. Gezici toplayıcı klan yaşamının Kürt sosyolojisindeki kadar Kürt ruhsal şekillenmesinde de izleri derindir. Kürt toplumu tek tanıma sığdırılamaz. Ancak Kürtleri oluşturan ağırlıklı sosyal tabakanın, Kürtlerin dağlı olanlarından müteşekkil olduğu ve 20.yüzyılda bile komşu halklar tarafından bir uygarlık dışılık atfedilerek “dağlı” olduklarının belirtilmesi düşünüldüğünde de bu gerçeğin, dönem dönem fazlasıyla incelse de kopmayan halkalar halinde günümüze kadar geldiğini ortaya koymak yanlış olmaz.
Kürt varoluş diyalektiği
Tarih içinde Kürt halkı her isyan girişiminde dağların yolunu tutmuş. Kürde yönelik inkâr-imha ya da başka bir soykırım saldırısı onu isyan etmeye, isyan da dağa çıkmaya yönlendirmiş. 20.yüzyılda bu yol tutuş PKK ile devam etti. Çoğu defa inkâr edilen Kürtlerin dağa çıkışı bir isyan diyalektiği olduğu kadar ovaların hakimiyetine girmeyen dağlık mekanların salt isyan amaçlı olmadığı da bilinmektedir. Dağa çıkış ovanın etkinliğinden çıkmak, ovanın etkisinden çıkmak, ovada oluşturulmuş olan devlet geleneğinin gölgesinden uzaklaşmak anlamları da barındırarak toplamda bir Kürt varoluş diyalektiği oluşturmuştur. Burada “Kürtler hiç ovada kalmamış, hep dağa çıkmış, direnmiş, hiç devletçi uygarlığın kirine bulaşmamış” demek istemiyoruz. Belli tabakalaşmalar olmuş, bugüne Kürtlük kimliği ile ulaşamayan, bu derece hakim uygarlık içinde eriyerek kendisi olmaktan çıkan unsurlar kadar, son iki yüzyılda ulus devlet paradigması sonucu işbirlikçileşerek tabakalaşan kesimler de aynı diyalektiğin parçaları olmaktadır.
Tarihsel veriler Kürtlerin öncüllerinin klan sonrası kabile direnişleri ile birlikte büyük çelişkiler yaşadığını, zorunlu olarak ova kültürüne tabi olanlardan çok daha fazlasının kimi dönemlerde kimi tarihsel-toplumsal zorunluluklar ve geçim ekonomilerinin sonucu olarak ova kültürünün etkisine girdiğini de göstermektedir. DAİŞ eliyle Sincar Dağı eteklerinde yaşananlar, halkın katledilmesi ve kadınların kaçırılarak köleleştirilmesi ile binlerce yıl önceki Sami saldırıları sonucu köleleştirilerek şehirlerde zorunlu çalışmaya koşturulan kabile unsurlarının yaşadıklarını toplum bilim anlamında birbirinden ayırmak mümkün değil.
Kadın inkârının bilimsel dille gerçekleşmesi
Bugünden kendi tarihimize baktığımızda görülecek en temel öğe, ovada gelişen kültürün erkek renkli olduğudur. Devletçi uygarlık ovalarda gelişmekte ve erkek egemenliğini sağlamlaştırmaktadır. Dağ kültürü de bu anlamda daha fazla anacıl klan kültürünün direnişini ifade etmektedir. Tekrar günümüz için bir uyarı anlamında belirtmek gerekirse, bugünkü dağlık bölgelere erkek egemenlikli devletçi uygarlık hiç uğramamış demiyoruz. Bu çağda bunu söylemek zaten zordur. Günümüzde durum fazlasıyla değişmiştir. Ancak her şeye rağmen dağlık bölgelerde gelişen toplumsal şekillenmelerin özgürlükle ilişkisi daha fazladır, daha hakikate yakın ve kendisi olarak varlığını inşa etmeye ve özgür yaşamaya yakındır diyoruz. En azından kendimizden bildiğimiz kadarıyla devletçi kapitalist sistemi en az yaşayanlar olduğumuzu iddia edebiliriz. Bir çözümlemede Önder Apo’nun arkadaşlara “sizi özgürleştiremediysem de sizin egemen sistemi yaşamanıza izin vermedim” cümlesi temelindeki analizi büyük bir ders olarak benliğimizde yer etmiştir.
Dağ ova çelişkisi, kadın erkek çelişkisidir. Özgür toplumsallık ve devletçi geleneğin çelişkisidir. Toplamında da bir zihniyetler çatışmasının varlığını ortaya koyar. Anacıl klan değerlerinin saldırıya uğraması kadına ve topluma çok büyük kayıplar yaşatmıştır. Bunun karşısında büyük direniş de gösterilmiştir. Söz konusu direnişi öylesine gelişen “hayvani sınırlardaki savunma” refleksi olarak görmemek gerekir. Kuşkusuz diğer canlılarla ortaklaşan yanı var ancak daha gelişkin bir özsavunma anlayışıdır ortaya çıkarılan. Klanların birleşerek kabileye dönüşmesi, kabile anlayışının keskin kurallarının oluşturulması, her şeye rağmen kabile-aşiret kurallarının uygulanmasının varlık-yokluk meselesi olarak ele alınması da geliştirilen direnişin büyük bir anlam arayışının sonucu olduğunu göstermektedir. Bugün kabileye dair geliştirilecek eleştiri ve tahliller çoktur. Bu konu kabile formunun çelişkisi ve çıkmazı başlığı altında değerlendirilebilecek bir araştırma konusudur.
Tarihi oluşturan bu komün-devlet çelişkisi tarihin en uzun dönemini kapladığından iki zihniyetin, iki yaşam formunun çatışması olarak da adlandırdığımız bir çelişkidir. Tüm tarih bu çelişki etrafında gerçekleştiği, bundan başka izahların toplumu anlatmaya yetmeyeceği bilinmektedir.
Avcı erkeğin grup örgütlemesi olarak kastik katilin kadına karşı gerçekleştirdiği darbe, tarihte topluma-toplumsal değerlere karşı yapılan en büyük darbedir. İnsanlık en büyük kırılmayı kastik katil saldırısıyla yaşamıştır ve hâlâ da onun etkisinden çıkamamıştır. Çünkü bu darbe sonucu insanlığın yönü değiştirilmiş ve hâlâ da doğru, özgür yaşam yolu bulunmuş ve kitlesel olarak yaşanmış değildir.
Anacıl klanların kastik gruplar tarafından darbelenerek esir alınması, hayvan evcilleştirme yöntemlerinin kadın ve kadın öncülüklü topluluklar üzerinde uygulanması, ardından yerleşik hayata-düzenli tarım ekonomisine geçilmesi ve kölelik sisteminin oluşturulması kadının bugünkü halini açıklamak için araştırılması gereken ilk aşamaları anlatır. Tarihin bu aşaması köleleştirilen kadının meta üretmesinin de başlangıcıdır. Bir sınıftan söz edilecekse kadınların ilk sınıf olduğunu ve tüm diğer sınıf tanımlarının da kadının konumuna göre oluşturulduğu belirtmek yerinde olur. Başta izahlar kadınları inkârın bilimsel dille gerçekleştirilmesinden öte anlam taşımayacaktır. Anacıl klanda erkek bireyler de vardır, ancak erkek egemenlikli sistem topluluğun en etkin-aktif-yön belirleyici üyesi olan kadının köleleştirilmesi suretiyle inşa edilmiştir. Bu dönemin ortaya çıkardığı maddi kültür bugünkü kültürün yarıdan fazlasını oluşturmaktadır. Elektrikli düzeneğin geliştirilmesi dışında hâlâ ‘Teşî’yi aşan bir eğirme-örme tekniğinin geliştirilmemiş olması da bunun küçük bir örneğidir.
İnsanlığın ilk kırılması
Köleleştirilen topluluklar kendi kültürlerini çok gizli şekilde, kiminde sembolik düzeyde, kiminde kültürel araçlarla yaşamaya devam ederler. İlk köleleştirilen grupların da yaşadığı budur. Göbeklitepe çeperinde yerleşik yaşama-düzenli tarıma geçirilmiş, topluluklar üretime koşturulmuş olmasına rağmen küçük şişman ana heykelleri yapan grupların varlığı bunu gösterir. Karahantepe’de erkeklik sembolü olan heykeller büyük taşlara oyulup metrelerce uzatılırken çeperdeki heykeller fazlasıyla küçültülerek santimetreler boyutunda da olsa varlığını korumuştur. Ovalarda yaşanan, insanlığın ilk kırılmasıdır. Anacıl klanın köleleştirilmesi, üyelerinin katledilmesi, çocuklar ve kadınların her türlü istismara uğraması bunları anlatır.
Ovalarda durum buyken dağların zirvelerine yakın olan yamaç bölgelerdeki klanların savunmalı olarak birbirleriyle örgütlendikleri, bunun giderek kabileleri oluşturduğu görülür. Söz konusu kabile formunun dar alana sıkışmaması, geniş bir alanı tutması, çoğunda tarihin uzun dönemleri boyunca göçer yaşam dışına çıkmaması da savunma amaçlı bir araya gelişlerin olduğunu kavramayı sağlayan unsurlardandır. Toplumsal akış her yerde birebir aynı olmasa da, bu durum belli toplumsal kriterlerde tarihsel değerlendirmeler yapamayacağımız anlamına gelmez.
Ovalık alanlar dönem itibariyle talana açık savunmasız alanlar olduğundan köleleştirmenin de en ağır yaşandığı ve köleliğin bir sistem olarak örgütlendiği alanlardır. Kentlerin oluşması, ilk devletçi nüvelerin kentlere dayalı gelişmesi de bunu tamamlayan özelliklerdir. 6-7 bin yıl önce oluşturulan kent devletleri bugün bize fazla büyük görünmeyebilir ancak Sargon’un günlük 5400 insanı doyurduğunun yazıldığı bir tabletin günümüze ulaşması, Sargon’un en az 5400 kişilik profesyonel bir ordusunun olduğunu gösterirken, durumun bugünkü devletçi akıllarla küçümsenmeyecek düzeyde olduğunu da anlatır.
Kentlerde “güçlü erkek” örgütlenir ve hanedan oluştururken dağ yamaçlarında kabileler kendi toplumsal sistemlerini kurarlar. Kabilelerin geçim ekonomileri anacıl klan döneminin gezici toplayıcı formuyla gerçekleşmese de konar-göçer denilen yarı yerleşik yaşam tarzına dayalı olarak sürdürülür. Bu, kısmi tarım yaptıkları anlamına da gelir. Kimi doğal değerlerin, madenlerin kabilelerin hakimiyet kurdukları alanlarda ortaya çıkarılması da kabileler ile kent devletleri arasında ticaretin geliştiğini de gösterir. Kabileler madenleri çıkarsa da madenlerin işlenmesi kentlerde yapılmaktadır. Bu durum, ortaya çıkan karmaşık ekonomiye dayalı yapılanma, birlikte örgütlenen klanların yaşam tarzını sürdürmekle birleşince önemli bir güç de ortaya çıkar. Buradan yola çıkarak kabilelerin özünde devletçi yapılanmalara ihtiyaç duymadıkları, kendi yaşamlarını rahatlıkla sürdürdükleri, güçlerinin büyük kısmını savunmaya harcamakla birlikte kendi yaşam tarzlarından uzun dönemler taviz vermedikleri sonucunu çıkarmak mümkündür.
Kabile direnişleri dönemi
Kabileler uğradıkları talanlar, saldırılar, üyelerinin kaçırılması, avlanması yoluyla olduğu kadar ticaret yoluyla da devletçi yapılarla sürekli temas halinde olurlar. Kent devletinin saldırıları kadar kabilelerin kentlere yaptıkları saldırılar da tarihte önemli yer tutar. Tahıl ambarları başta olmak üzere birçok değerin toplandığı yerler en fazla saldırıya uğrayan, giderek en fazla savunulan yerler olmaktadır. Kabilelerin saldırıları kent devletlerini ortadan kaldırmamışsa dahi, yıpratarak ve zayıflatarak devletçi yapılanmanın sınırlandırılmasında, toplumun kendi varlığını sürdürebilmesinde büyük bedel verdikleri ve ortaya büyük ürünler çıkardıkları da belirtilmek durumundadır. Bu anlamda kabile direnişleri dönemin komünal demokratik mücadelesidir, kabile direnişçileri de döneminin devrimcileridir.
Sargon’un tarihte kendine yer edinmek için yaptıkları ve akabinde Akad İmparatorluğu’nu kurduğu bilinir. Sargon’u en çok zorlayan ve kendinden söz ettiren de Gutiler başta olmak üzere kabile yapılanmasıdır. Akad yazıtlarında Gutiler için “Dağların yılanı ve akrebi” denmektedir. Gutilerin güneyinde Elam, kuzeyinde ise Subartu adında kabile yapılanması olduğu, Guti saldırılarının Akadlara büyük zarar verdiği sıkça anlatılır. Akad yazıtlarında bir “baş belası” gibi söz edilen Gutiler şahsında kabile tarzı örgütlenmenin önemi belirgin olarak ortaya konulmaktadır. Anlatıldığı kadarıyla yazıtlar Akadlara ait olsa da tarihin ana yapıcı öznesi devletçi uygarlık değil, kabile direnişidir.
Zagros Dağları’nın başat toplumsal örgütlenmesi olduğu belirtilen Gutilere dair Akad yazıtlarındaki veriler kapsamlı incelenmesi gereken konuları oluşturmaktadır. Bu konuda bir örnek de Gutilerin Akadlara “Kim kral, kim değil” sorusunu sordurtmuş olmasıdır. Akad yazıtlarına geçen bu cümle Gutilerin kabile örgütlenmesine dayalı yönetim tarzını mı anlatmaktadır, yoksa Akadlarda yaratılan iktidar istikrarsızlığını mı anlatmaktadır? Kürdistanlı tarihçilerin daha fazla araştırarak ortaya çıkarması gereken konulardan biri de bu olmalıdır.









