Kök veya çerçeve yasası 10 Ağustos günü Meclis’ten geçti. Onay sürecinin ardından pratik adımlar atılmaya başlandı. Üst kurul, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında kuruldu; şimdilik dört alt kurulda kurulmuş durumda. Çerçeve yasasının Meclis’ten geçmesinin üzerinden bir ay geçti. Bu önemli bir zaman dilimidir ve sürecin daha belirgin hale getirilmesi mümkündü.
Tarihsel anlam
Rêber Abdullah Öcalan’la İmralı Cezaevi koşullarında sürdürülen temaslar, ilişkiler ve müzakereler belli bir olgunluğa ulaştı. Meclis’te kabul edilen yasa, içerik itibarıyla sorunlu olsa da –Kürt sorunun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesinden hayli uzak, “Kürt” kelimesini bile içermese de– anlamlı olabilir. Çünkü 1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra ilk kez Meclis, üstü kapalı da olsa Kürtler lehine bir karar alıyor. Bu, Kürtleri hukuk dışı mücadeleye zorlayan koşulları ortadan kaldırmayı hedefleyen bir yasa olma özelliği taşıyor.
Cumhuriyet döneminde Kürdün varlığı yasa dışına itilmişti. Bu durum, Kürtlerin özgürlüğü adına mücadele eden örgütlerin de yasadışı olmasını zorunlu kıldı. Varlığını kanıtlamak için yola çıkan her örgüt, yasa dışı kabul edilen Kürt varlığına rağmen legal olamazdı. 10 Ağustos yasasının tarihsel anlamı buradan gelir: Kürdü illegal alandan legal, yasal ve hukuki zemine çekme doğrultusunda bir adımdır. Kürdün inkârını ortadan kaldırmaya yönelik bir yönelimdir. 53 yıldır illegal örgütlenen Kürt gerçeği fiilen kanıtlanmış, inkâr etmek imkânsız hale gelmiştir. Bu durumu kabullenen ve Cumhuriyet’in değişim-dönüşümünü hedefleyen ilk kök yasa ortaya çıkmıştır. Demokratik Cumhuriyet’e dönüşümde ilk tarihsel adım 10 Ağustos’ta Meclis’ten geçen çerçeve yasasıdır.
Yavaşlık ve engeller
Mevcut yöneten yapı ve devlet içindeki bazı kanatlar Kürt sorununun çözümünden yana görünse de temkinli adımlar atıyor. 27 Şubat 2025’te Rêber Apo’nun Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’ndan bu yana neredeyse iki yıla yakın zaman geçti. Bu süreçte ancak bir Meclis komisyonu kurulabildi ve ardından ilk kez bir yasa geçti. Çok yavaş hareket ediliyor. Yüzyıldır Kürdün inkârı üzerinden yasalar çıkaran Meclis’in ilk kez böyle bir adım atması ve Türk toplumunda zihniyet dönüşümünün zaman alması anlaşılabilir. Ancak süreci Kürtlerin aleyhine kullanma yönelimi daha belirgindir. Başkan Apo’nun çabaları, Hareketi’nin, halkının arkasında durması ve kamuoyu baskısı sayesinde 10 Ağustos’ta yasa çıkmıştır. Buna rağmen yasa sonrasında da süreç yeniden zamana yayılmaya çalışılıyor.
Önder Öcalan’la adada sürdürülen görüşmeler büyük ölçüde gizlilik içinde yürütülüyor. DEM Heyeti’nin açıklamaları dışında kamuoyu neredeyse hiç bilgilendirilmiyor. Mümkün mertebe sürecin görülmeden, duyulmadan yürütülmesi hedefleniyor. Bu yaklaşım yasa geçtikten sonra da devam ediyor. Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığındaki kurulan genel ve alt kurulların pratikleştirilmemesi, Başkan Öcalan çalışmalarının gizlilik içinde yürütülmesi dikkat çekicidir.
Buna gerekçe gösterilenlerden biri taziyelerdir. Taziyeleri gerekçe göstererek “kamuoyu olumsuz etkileniyor, adım atamıyoruz” deniyor. Yüzlerce şehidine Kürdün taziye yapması en doğal ve meşru haktır. İslam inancına göre ölen kişi günahsızdır ve taziyesi kurulur; diğer inançlarda da böyledir. Bu hak Kürtler için de geçerlidir. Süreci zorlayan yanlar varsa konuşulup düzeltilebilir; nitekim belli ölçüde düzeltmeler de yapılmıştır. Ancak bunu sürecin önüne engel olarak koymak kabul edilemez. Kürdün kendi şehidine taziye yapmasını engellemek, Kürdü reddetmek anlamına gelir.
Bir diğer husus, Başkan Öcalan’ın “komplo” diye reddettiği bazı sızdırmalardır. Bunlar gerekçe gösterilerek pratik adımları atmayı zamana yayma eğilimine girilmesidir. Yine medyada “şu kadar mağara Türk ordusunun eline geçti” gibi sürecin ruhuna uymayan asparagas haberler yayılıyor.
Rêber Öcalan’ın merkezi rolü
Özgürlük Hareketi Yönetimi iki yıldır sürekli açıklıyor: Başkan Öcalan’ın koordine etmediği, planlamadığı, içinde yer almadığı ve onaylamadığı hiçbir konuda adım atılmayacaktır; gerilla Öcalan dışında kimseyi dinlemeyecektir. Hal buyken, “Öcalan olmadan silahları alırız” algısı yaratılmaya çalışılıyor; bu, devletin zorla teslim alma yönelimini çağrıştırıyor ve tehlikelidir. 53 yıllık süreçte Başkan Öcalan olmadan Özgürlük Hareketi’ne adım attırılamayacağı defalarca kanıtlanmıştır. Bunu tekrar denemek sabote etmek anlamı taşıyabilir.
Süreci hızlı yürütmek gerekir. Zamana yaydırıldıkça sabote eden çevreler çoğalır ve süreç boşa çıkarılabilir. Sorunu çözmekle yükümlü devlet ve idaresi bundan sorumludur. Rêber Öcalan, örgütüyle doğrudan ilişkilenebilmeli; silahsızlanma ve siyasallaşma kurumunda açıktan yer almalıdır. Başta bu kurum olmak üzere zaman kaybetmeden kurumların içeriği netleştirilmeli ve kamuoyuna duyurulmalıdır. Rêber Öcalan doğrudan kendi örgütüyle görüşebilmeli, tartışabilmeli ve pratik planlamaya katılabilmelidir. Aksi halde “giderim, basarım, getiririm” demek, Türkiye’yi 53 yıl çatışma içinde tutan gerçeği görmezden gelmektir ve sonuç alma şansının olmadığı defalarca kanıtlanmıştır. Ve her iki taraftan maddi-manevi kayıpların artmasından başka sonuç vermemektedir.
Tecrit ve açılım
10 Ağustos’ta yasa çıkmış, Türkiye’nin yönü Demokratik Cumhuriyet’e çevrilmiştir. Bu temelde kamuoyunun hızlı bilgilendirilmesi şarttır. Basın başta olmak üzere Başkan Öcalan istediği kişi veya çevrelerle görüşebilmeli; ihtiyacın gerektiği kadar birlikte kalabilmelidir. Aksi halde karşıtlar süreci sabote edebilir.
Başkan Öcalan kamuoyuna doğrudan mesaj vermelidir: Gelecek Türkiye taahhüdü nedir, Türk-Kürt ilişkileri nasıl şekillenecektir, tarihsel altyapısı nedir? Bazı çevreler Rêber Öcalan’ın komplo dediği notlarda İdris-i Bitlisi–Yavuz ittifakı gibi konular üzerinden Alevileri tahrik etmeye çalışıyor. Oysa Önder Öcalan anti-Alevici olmak bir yana, Alevilerin inancı ve kendi kendini yönetme hakkını zorunlu görmektedir. Bu, Türkiye’nin demokratikleşmesinde ciddi bir adımdır. Madımak, 1978 Maraş, Çorum ve 1938 Dersim gibi Alevi katliamları çözülmeden bırakılamaz. Önderliğin düşüncesi bu noktada nettir; bazı çevreler bunu komplo aracına çevirerek Kürt-Alevi ve demokrasi ilişkilerini kirletiyor.
Rêber Öcalan her konuda Türk, Kürt, Ortadoğu ve dünya kamuoyuna doğrudan hitap edebilmelidir. Bunun en önemli ayaklarından biri basındır. Röportajlar verebilmeli ve basın toplantıları yapabilmeli ve Türkiye toplumunu doğrudan hitap edebilmelidir. Şimdiye kadar Başkan Öcalan’a negatif sıfatlar takılarak tanıtıldığı için, Türk-Kürt ilişkileri ve demokratikleşme için doğrudan hitap şarttır. Başta Aleviler olmak üzere inanç ve topluluk temsilcileri de Öcalan’la görüşebilmelidir.
Yasa çıkmıştır; süreci şeffaf yürütmek gerekir. Adada iki yıldır süren müzakereler yasal zemine oturtulmalıdır. Bunun ilk adımı Rêber Öcalan’ın silahsızlanma koordinasyonunda doğrudan yer almasıdır. Devlet bunu kabullenmiştir; Devlet Bahçeli’nin açıklamaları da bu yöndedir. Tecrit tümden kaldırılmalı, İmralı koşulları iyileştirilmeli ve dünyaya açılmalıdır. Basın ve medya yoluyla, örgütü başta olmak üzere Türk, Kürt, Ermeni, Hristiyan, Alevi ve diğer inanç temsilcileri Öcalan’la rahatça görüşebilmeli, düşüncelerini doğrudan alabilmelidir. Çünkü Rêber Öcalan’ın görüşleri Kürdün ve Özgürlük Hareketi’nin görüşleridir.
Çözüm buradadır. Başkanın üzerindeki tecrit kaldırılmalı, provokasyonların ve sızdırılan bilgilerin önüne geçilmelidir. Böylece “tedirgin oluyoruz, oy kaybediyoruz” gibi gerekçeler de anlamsızlaşır. Birinci kapı 10 Ağustos’ta aralandı. İkinci kapı İmralı’nın kapılarının açılması, tecridin sıfırlanması ve Başkan Öcalan’ın istediğin herkesle görüşebileceği koşulların oluşturulmasıdır. Kürt halkının, Türk halkının ve bölgenin beklentisi buradadır.









