Gerçek bir barışa denk düşen bir süreci henüz yakalamış değiliz. En başta barış için inisiyatif aldığını söyleyen devlet, kapsayıcı, normalleştirici, barışçıl bir iklim yaratmakta yetersiz kalıyor. Her gün Kürtlere dönüp dönüp “terörist” diyerek söylemsel şiddeti yeniden üretiyor. Kürtler ise Hareket’e dönerek “bakın, hâlâ devlet bize terörist diyor, bu nasıl barış?” Aynı iklimde ülkenin batısında iktidar, muhalefete karşı başlattığı baskı stratejisinden -sürece zarar vereceğini bile bile- tüm eleştirilere rağmen vazgeçmiyor.
Baskıların kesintisiz sürmesi ve barışa denk düşen bir süreçten mahrum olmanın yarattığı boşlukta iki yıldır gizli-açık yollardan Kürt Hareketi, milliyetçi Kürtler ve süreci Erdoğan karşıtı üzerinden okumaktan bıkmayan muhalifler tarafından ağır söylemlerle itham ediliyor; eleştirilmiyor, yargılanıyor. Her türlü faşizme, gericiliğe karşı yıllardır net bir direniş sergileyen Hareket, bugün barış istediği için faşizmin, gericiliğin ortağı ilan ediliyor; “silahları gömelim, şiddeti bitirelim, siyasetin önünü açalım” dedikleri için Kürt davasını satmakla suçlanıyor. Barışı her koşulda savunan bir avuç haysiyetli aydın ve akademisyen müritçilikle etiketleniyor..
Böyle bir denklemde Kürt Hareketi’nden ve süreci savunanlardan susmaları, cevap vermemeleri için telkinler havada uçuşuyor. Bu gidişata boyun eğin deniliyor. Buradan aslında bilinçli-bilinçsiz bir yön tayin edildiği görülmek istenmiyor. Oysa ki bu talihsiz yönün, bizi yeni bir kırım biçimine götüreceğinden asla şüphe etmemek gerek. Yüz yıldır otoriterliğe, üstünlükçü kültüre maruz kalanlara bugün barış istedikleri için kendilerine yönelen haksız-hukuksuz, hadsiz-hudutsuz saldırılar, ithamlar karşısında sessiz kalmalarını söylemek, adil bir beklenti olmadığı gibi politik, etik de değil. Dün direnişin hafızasına, bugün inşasına ve barışına olan çirkin tahammülsüzlük karşısında hoş görülü olmayı önermek, adım adım siyasetsizliğe alışmaktır. Bu koşullarda sessizlik yeni bir hegemonyaya onay vermektir.
Bu nedenle sorunun tarihsel arka planını, kapsamını, stratejik etki alanını belli bir bütünlük içinde ele almak sadece Kürtlerin ve barışı savunanların değil herkesin sorumluluğu. Çok farklı dinamikleri olan, bölgeselleşmiş, katmanlaşmış yüz yıllık bir soruna binbir çaba ile çözümler aranıyor. Eskiye oranla ilişkiler biraz yumuşamış olsa da, her şey hâlâ gergin bir sürecin içinde işliyor. Burada Kürt meselesinin, Kürd’ü inkar ve imha edenin de, onu savunanın da çoğu zaman işin içinden çıkamadığı çetrefilli bir hale gelmiş olması, süreci fazlasıyla zorlaştırıyor. Burası herkes tarafından doğru anlaşılmayı bekliyor.
Devletin yüz yıldır kışkırttığı kitleyi şimdi kendi çözümüne inandırmakta zorlandığı, bunun için otoriterleşme yolunu seçtiği bir sorundan bahsediyoruz. Mesele, yüz yıl boyunca o kadar kötü yönetildi ki artık demokrasiyle değil otorite ile çözülmesi gereken bir yere getirildi. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürtlere uygulanan şiddet, iradelerine vurulan zincirler bugün tüm ülkenin ayaklarına dolanmaya başladı. Hâlâ birileri sanki Uganda’da yaşıyor gibi “Kürt sorunu nedir” diye tuhaf tuhaf sorular soruyor. Sorun kapısına gelmiş, penceresini açıp taze nefes alamaz hale gelmiş, hâlâ kaynağı arıyor.
Son iki yıllık pratiklere bakıldığında görüyoruz ki devlet yüz yıldır sistematik bir manipülasyonla Kürt meselesine yaklaştığı için, sağıyla, soluyla herkesin zihnini ele geçirmiş, Kürtleri şeytanlaştırma politikasında başarılı olmuş ve bu şiddet rejiminden dolayı Türkiye toplumu Kürt meselesini hiçbir zaman kavrayamamış. Bugün devlet bu yanlış politikanın keskin sonuçlarıyla yüz yüze geldiği için bir çıkış aramak zorunda kalmış olsa da yıllardır zehirlediği yurttaşı artık bir fail olarak kendisi bile ikna edemez hale gelmiş. Bu nedenle elinde sopayla barış getirmeye karar kılmış. Kuşkusuz bu bir devlet, toplum ve yurttaşlık krizidir.
İşte bu kadar zordur Kürt meselesinin demokratik çözümü. Sayın Öcalan demişti “ne savaşını yapabiliyoruz ne barışını…” Sorun karmaşıklaşıp uzadıkça yaşam eziyete, işkenceye dönüştü. İşte günlerdir Kürt halkı yıllar önce yaşamını yitirmiş çocuklarının yasını tutuyor. Sürgünde yüz binlerce Kürt… Hapishaneler Kürtlerin evi oldu. Demirtaş, Yüksekdağ, Bekir Kaya gibi siyasetçilere bakın. Onlar içerdeyken çocukları büyüdü. Sevdiklerini bir bir içerdeyken kaybettiler. Hâlâ birer siyasi rehine olarak tutuluyorlar. Çocukları gribe yakalandığında travma yaşayanlar çocuklarının kemiklerini omuzlarında taşıyan anne-babalara, ömürleri sürgünde, hapishanelerde geçen Kürtlere ne söylüyor, ne öneriyor, ben şahsen anlamıyorum…
Savaşın ve henüz gelmeyen barışın yarattığı sabırsızlık ve öfke halinden kaynaklı, barış sürecindeyiz diye öyle aklına, ağzına geleni söyleyene, elindekiyle oraya buraya tokat atana kimsenin uzatacak yüzü falan kalmadı. İsa değiliz hiçbirimiz. Böyle de yol alınmaz zaten. Böyle bir beklenti olmaz. Kürt meselesinin çözümünün ön koşulu silahsızlanma, yasa, hukuk, politika değil, etik. İlk günden bu yana, savaşta da barışta da en çok eksikliğini hissettiğimiz mesele eleştiriden çok etik. Etik alt yapısı zayıf olan, etik kapasitesi tahkim edilmeyen bir süreç, ayakta kalsa bile en az savaş kadar yaralayarak, ızdırap ve işkenceye dönüşerek ilerleyebilir. Kürtlerin ve barıştan yana olanların beklentisi asgari ölçülerde etik…









