Varlığı yok edilme cenderesinden kurtarılan bir halkın onurlu barışı buradan, umuttan örülmeli. Umut statik, durağan bir şey değildir; harekete geçiren bir güçtür. Ancak gerçekliği de kuşanmıştır, gerçeklikle harekete geçiren bir güçtür. İnsanları, halkları, toplulukları ayağa kaldıran devrimler yaratan, sistemler yıkan bir güç
Ezgi Çelik
“İnsanlar savaşta öldü. Binlerce insan hayatını kaybetti. Ama bazen yalnızca insanlar ölmez. Umutlar da ölür ve ölen umutlar için mezarlık yoktur. Prof. Dr. Jan İlhan Kızılhan, İlke TV’ye verdiği bir söyleşiden, okuduğum günden beri aklımdan çıkmayan bir cümle bu. Kendisi ne kadar kısa olsa da anlamı, yarattığı duygu, bıraktığı iz o kadar derin oldu. Umutlar nasıl ölür, mesela bir umudun ölmemesi için ne yapılmalı, umudun ölmesi neden bu kadar acı vericidir ya da belirleyicidir, neden ölen umudun mezarı olmaz ya da neden bir mezara ihtiyaç duyarız… Sorular ardı ardına sıralanırken zihnimde ve duygularımda dalgalanmalar oluyorken, bu cümle çözülmeyi bekleyen bir bulmaca gibi duruyor önümde. Ama nereden nasıl başlamalı? Tam da bunları düşünürken bir anda Mazlum Abdi ile yapılan söyleşiyi okuyorum ve yine o sihirli kelimeyi “umut”u duyuyorum; “Halkımız umutlu ve iyimser olmalı, karamsar olmamalı, umut zaferden daha önemlidir, umut bizim için önemlidir. Bu umut ile mücadele edelim”. İşte buradan başlanmalı diyorum, bir son değil yeni bir başlangıç buradan örülmeli, zaferden ziyade umuda yani mücadeleye odaklanılmalı, bu süreçte ne aldık ne verdikten ziyade nasıl bir mücadele ile barış ve demokratik toplumu öreceğize odaklanılmalı. Varlığı yok edilme cenderesinden kurtarılan bir halkın onurlu barışı buradan, umuttan örülmeli. Umut statik, durağan bir şey değildir; harekete geçiren bir güçtür. Ancak gerçekliği de kuşanmıştır, gerçeklikle harekete geçiren bir güçtür. İnsanları, halkları, toplulukları ayağa kaldıran devrimler yaratan, sistemler yıkan bir güç. Burada belirleyici şey ise belki bunun farkına varılması ve örgütlenmesidir, umudun örgütlenmesidir. Örgütlenen her şey güçlenir, umut da öyledir; örgütlendikçe güçlenir.
Peki ya umudun ölmesi nasıl meydana gelir, büyük başarısızlıklar bunun için yeterli midir, her başarısızlık ardında kesinkes bir ölüm bırakır mı veya büyük bir başarının ardından da umut ölebilir mi? Eğer çok iyimser bir tablonun içinde yaşanılmıyorsa iktidar üreten bir sistemin daima bir öteki yaratıp yok edeceği üzerine bir bilinçle yaklaşılırsa, bir zaferin asla tam anlamıyla bir zafer olmayacağı bilinci, insanı dur durak bilmeyen bir mücadelenin içine sokmaya yeteceği aşikardır. Bu yüzden evet, zaferden de önemlidir umut çünkü daima zafere saldıracak, onu boşa düşürecek, kazanımları kaybettirmeye çalışacak bir güç orada duracakken umut ise tam da bu olasılık karşısında yeniden inşaya dair güç ve daima mücadele olmalıdır.
Son dönemde Barış ve Demokratik Toplum sürecine yapılmaya çalışılan boşa düşürme, sürece ket vurmaya çalışan pratikler, saldırılar, daima yenilgiyi fısıldayan sesler böyle saldırıların göstergesi, mesela umudu öldürmek için de değiller midir? Oysa adeta kolektif bir yas mekanına dönüşen Kürdistan’da ne kadar da kıymetlidir umut? Mezarsız ölümlerin yası tutulurken toprağa düşen gencecik bedenlerden geriye bir defterin, eşarbın, bir kalemin, bir mezar taşının kalmış olması ne kıymetlidir. Bu süreçle çocuklarının evlerine döneceklerini umut eden aileler, onlardan bir parça anının kaldığını umut eden ailelere dönüştüler. Çünkü evlatlarından geriye kalan o bir parça eşya barışı hatırlamak, mücadeleyi devralmak, yürütmek, umudu hatırlamak ona dokunmak ve hissedip ondan güç almak içindir. Yeniyi inşa etmek için, demokratik bir toplumu kurabilmenin mücadelesi için, yan yana yürüyebilmek için, verilenle ya da verilecek olanla yetinmeyip iktidarların kendi barışını, demokrasisini dayatmasına karşı umutla, mücadele ile kendi onurlu barışını örmekle mükellef olmayı hatırlatmak için. Kürt Özgürlük Hareketi için mezarlar sadece yas tutulmak için değillerdir, bir umudu hatırlatmak, geçmişin yanılgılarına eksikliklerine işaret etmek mücadelenin bütün bunlar üzerinden daha güçlü örülmesi, hafızanın taşınması, ortak yaşamın kurulabileceğine dair gerçekliği göstermek içindir de aynı zamanda.
Hepimiz gördük, şahitleri olduk; çocuklarını savaşta yitirmiş anneler evlatlarının fotoğrafları arkasından dünyayı izlerken barışın, umudun, mücadelenin kendileri oluyorlardı. Hangi güç o anneleri barışa, birlikte yaşama olan inançtan ve umuttan döndürebilirdi ya da kim bu umudu öldürebilirdi? Sadece bir halkın yasına duyulacak saygıdan da değil herkes için onurlu, bir arada yaşama şansının ışığı bu süreçte belki de bir daha sönmemek üzere parlamaya devam edebilsin diye. Hatırda tutulmalı, geride kalanlar olarak mücadeleyi sadece bir borç olarak görme halinde kalmayıp inançla, bilinçle gerçeği kuşanarak demokratik bir yaşamı örme mücadelesini yürütmede öncü karakter olunmalı.
Böyle bir yas tutma, yas tutmaya çalışma gerçekliğinin içinde annelerin dillerinden düşürmedikleri şey yine barış oluyor, başka ölümlerin bir daha yaşanmaması, evlatların bir daha toprağa düşmemesi oluyor. Bu isteğin gereği de demokratik toplum sürecinin birlikte yaşanabilinecek bir geleceğe evrilmesi de yeni umutların mücadele ile güçlendirilmesi, bu mücadelenin ise yılgınlıkla değil büyük bir inançla verilebilmesinin gücü belirleyici olacaktır. Çerçeve yasa, oluşturulacak komisyonlar, çıkarılacak kanunlar, belli şartların gerçekleştirilmesine bağlanılacak değişiklikler demokratik bir cumhuriyeti getirmeye yetmeyecek, hele ki kadınların isimlerinin çok az sayıda ya da hiç yer almadığı bu yapılarda… Bu süreç tam da bu yüzden en çok dışarıda bırakılmaya çalışılanı örgütleyerek, kadınların eliyle, özgür iradesiyle, inşacı kişiliğiyle örülmeli. Kadının sesinin renginin, sözünün ve en başta umudunun olmadığı bir yerde birlikte yaşamın olanakları ortadan kalkacaktır. Kendi özgürlük yolunu daima çizebilme iradesinde ve gücünde olan Özgür Kadın Hareketi bu süreci büyük bir umut ve inançla karşılarken, sürecin gidişatına da kendi rengini elbette verecektir. Hiçbir umudun ölmesine izin vermeksizin tersinden yeni umutların yeşereceği bir atmosferi, inşacı ve mücadeleci kimliği ile yaşanabilir bir geleceğe evriltecektir, annelerin dillerinden düşürmediği isteklerini gerçekleştirecektir.
Akmayan su çürür, statik kalan fikirler yok olur, değişip dönüşmeyen mücadele yol yöntemleri kör çıkmazları tekrarlarken kendini yiyip bitirir, bu da bir yerde umudun ölümü demektir. Özgür Kadın Hareketi tarihi boyunca tam da bu anlarda yeni yolun öncülleri olmuşken, barış sürecinin de umut dolu öncülleri olmalıdırlar. Yazılıp çizilen, daima bir kazan kaybet kıskacına sıkıştırılmaya çalışılan bu barış sürecinin, kazananı ya da kaybedeni de ki barış bundan çok daha fazlasıdır; barışın uğruna mücadele edeni, umudu taşıyanı, hakikati yaşamaya inançlı kişileri olmalı, toplumu olmalı. En çok da kadınlar yüklenmeli bu umutlu mücadelenin hakikatle sarılmış varlığına. İnşacı karakteri hiçbir umudun ölmesine izin vermemeli. Bütün varlığına yönelmiş saldırılara, acılara, ayrıştırmaya çalışan yapılara karşı illa umudun ve onurun taşıyıcısı olmalı, daima yolda yürüyeni ve asla umudunu kaybetmeyeni…









