Geçtiğimiz on yılda zirve yapan maden ve toprak talanı, ekolojik talan, Kürdistan ve Türkiye’nin her tarafında sürüyor. Neredeyse her 10 ilçeden 3’ü ‘gözden çıkarılan bölge’ olurken, son dört yılda şirketlere verilen sahalar 1 milyon hektarı aştı
Kürdistan ve Türkiye’de köy köy, ilçe ilçe, il il sermaye talanı ve karşısında durmaya çalışan köy ve kent nüfusunun direnişleri parçalı da olsa sürüyor. Sermaye tüm topraklara sınırsız erişirken maden işçisi maaşını alamıyor; elinde tarlası ve yaşamından başka hiçbir şeyi kalmamış depremzede tarlasından da oluyor; Ege’den Serhat’a geçimlik tarımdan başka imkânı olmayan köylü topraklarından sürülüp ekonomik göçe zorlanıyor ve metropollerde güvencesiz işçiliğe zorlanıyor.
AKP-MHP iktidarının neoliberal politikaları ülkenin dört bir yanında toprağı, ormanı, suyu ve tarım alanlarını sermayenin kullanımına açtı. Geçtiğimiz yıl yürürlüğe giren Emisyon Ticaret Sistemi ve kamuoyunda “süper izin yasası” olarak bilinen madencilik yasa düzenlemesiyle, soluduğumuz hava bile finans mekanizmalarının bir nesnesi haline gelirken, maden ruhsatları tüm coğrafyadaki yaşam alanlarını tehdit edecek denli yayıldı. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG) tarafından 2023 yılından bu yana satışa çıkarılan alan 2 milyon hektarı geçerken, ruhsatı şirketlere satılan alan 1 milyon hektardan fazla.
BirGün’den İlayda Sorku’nun haberini yaptığı ve Polen Ekoloji Kolektifi’nin MAPEG verilerini inceleyerek hazırladığı çalışma, bilançoyu gözler önüne seriyor. Maden, petrol ve doğalgaz faaliyetlerinin yoğunlaştığı 266 ilçe “gözden çıkarılan bölgeler” arasında.
Çalışmanın gösterdiğine göre ruhsat sahalarının içinde ya da hemen yakınında ormanlar, tarım alanları, meralar, nehirler, baraj gölleri, köyler, mahalleler, ilçeler ve kent merkezleri bulunuyor. Yeraltı suları da madencilik faaliyetlerinin yaratacağı kirlilik ve tüketim tehdidiyle karşı karşıya.
Yıkımın emek yüzü
Yaşam alanlarının bu denli derin talanından yalnızca kırsal alanlar etkilenmiyor.
Çalışmada sektördeki emek sömürüsü ve iş cinayetlerine dikkat çekiliyor. Polen Ekoloji Kolektifi, Doruk Madencilik işçilerinin direnişiyle yeniden gündeme gelen çalışma koşullarına vurgu yaptı.
Yaklaşık 100 maden işçisinin iş cinayetlerinde yaşamını yitirdiği çalışmada belirtildi.
Kolektif uyarıyor
Polen Ekoloji konuya ilişkin BirGün’e yaptığı değerlendirmede bu verilerin yakında gerçekleşecek ve derinleşecek sosyo-çevresel tahribatlara yönelik bir uyarı niteliğinde olduğuna dikkat çekti.
Polen Ekoloji Kolektifi şu değerlendirmelerde bulundu:
“Ormanlar, tarım alanları, meralar, nehirler, baraj gölleri, köyler, mahalleler, ilçeler, kent merkezleri kazılarla kirletilip tüketilecek; yeraltı suları ruhsat sahaları içinde veya çok yakınında yer alıyor.
Bu haritalara göz attığınızda, insanların ve diğer canlı türlerinin yaşam alanlarının masa başı çalışmalarla ruhsat sahalarına dönüştürüldüğünü fark ediyorsunuz. Örneğin, şu an faaliyette olan altın maden işletmeleri 20 iken, ÇED olumlu kararı almış veya ÇED sürecinde olan 118 maden projesi bulunuyor. Taşınmaz komisyon kararları ile satılan ve ÇED sürecine daha girmemiş 632 altın madeni var ve satılan ihalelerden kaçının daha altın madeni olduğunu bilmiyoruz. Bu tablo, daha kaç kez İliç faciasını yaşayabileceğimizin de habercisi. Satılan ruhsatlar arasında 279 adet mega maden sahası bulunuyor. Bunlar, bin hektarın üzerinde olan devasa alanlar. Tamamı metalik madenlere ait olan bu ruhsat sahaları, artık madenci şirketler tarafından ‘rutin uygulama’ haline getirilen ‘kapasite artırımları ile’ zaman içinde yayılacakları alanları gösteriyor. Mega madenler, hem geri dönüşü olmayan sosyo-çevresel tahribatların boyutları hem de şirket kazançları ve ekstraktif sömürünün beslenmesi yönleriyle mücadelede öncelik verilmesi gereken alanlar.
Bu yaklaşan yıkımı elbette merkez kapitalist devletlerin yeşil dönüşüm, teknoloji ve militarizm politikaları çerçevesinde Türkiye ile yaptığı stratejik ve kritik mineraller anlaşmalarından, teknoloji transferlerinden bağımsız düşünemeyiz. Türkiye bu süreçte, doğa yağması ve ucuz iş gücüyle küresel tedarik zincirinin hammadde deposu ve ucuz ve güvencesiz iş gücü merkezi olarak konumlandırılmaktadır. Sermayenin işçinin sağlığını, güvenliğini ve haklarını maliyet olarak gördüğü bu düzende, maden faaliyetlerinin büyümesi daha fazla sosyo-çevresel tahribatın ve mülksüzleştirmenin yanında; daha fazla emek sömürüsü, iş cinayeti ve meslek hastalığı anlamına geliyor.
Ekstraktif saldırının her geçen gün şiddetini yükselttiği, en son Doruk Madencilik işçilerinin direnişleri ile uzun süre gündemde kalan ‘emek sömürüsünün’ gitgide arttığı ve her yıl 100 civarında maden işçisinin iş cinayetlerinde hayatını kaybettiği dikkate alınarak, direniş sadece madenden etkilenecek köylülerin omuzlarına yıkılmamalı; tüm demokratik güçler mücadeleyi sahiplenmelidir. Çıkarılan minerallerin kullanıldığı sektörlerdeki sendikalar da konuyu mücadele konusu yapmalıdır.”
- Polen Ekoloji Enstitüsü’nün Ekstraktivizmle Mücadele Raporu’na buradan erişebilirsiniz: https://ekolojienstitu.org/turkiyede-ekstraktivizmle-mucadele/
Küresel hedefler, yerel tahribat: Amed’de yıkımın boyutu (1)
HABER MERKEZİ









