• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
30 Eylül 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Türkiyeli sosyalistler için strateji sorunu ve güncelin seçeneği

30 Eylül 2026 Çarşamba - 00:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum
  • Köken, bir başlangıç noktasına, bir hafızaya, bir ilk kopuşa işaret edebilir. Kök ise, o kopuşun toplumsal toprakta tutunup tutunmadığını, süreklilik kazanıp kazanmadığını, tarihsel bir güç biriktirip biriktirmediğini gösterir. Özcesi, tarih yapma kudretinin potansiyel pratiğini gösterir. Bugün dönüp baktığımızda, Türkiye sol-sosyalist dünyasının büyük kısmı kökenler üzerinden konuşmakta, ama kökler üzerinden düşünmekten uzak durmakta ya da kaçınmaktadır
  • Müzakere, toplumsal mücadeleden kopuk bir devlet-siyaset diplomasisi değildir. Mücadele de müzakerenin karşıtı olan ve onu boşa düşüren ayrı bir yol değildir. Kalıcı tarihsel dönüşümler, toplumsal mücadele güçlendikçe müzakerenin zemin bulduğu, demokratik çözüm olanakları genişledikçe mücadelenin daha geniş toplumsal kuruluş biçimlerine kavuştuğu diyalektik içinde ilerler

Sedat Şenoğlu

Türkiye sol-sosyalist dünyasında strateji tartışmaları çoğu zaman daraltılmış bir yaklaşımla “nerede hata yaptık?” taktik sorusuna kilitlenir. Oysa tarihsel kapsamdaki stratejik muhasebenin kerterizi olan asıl soru çoğu kez ıskalanır: Nerede kök saldık, nerede sadece kökene tutunduk?

Bu ikisi aynı şey değildir. Ve bu ayrımı yapmadan sürdürülen her strateji tartışması, ister istemez kendini tekrar eder. Bir toplumsal “kök”e tarihsel olarak pratik-örgütsel yapısallık ve süreklilik içinde bağlanabilmiş olmakla, bir “köken”i teorik-ideolojik boyutuyla savunma ve sürdürme bağlılığı, stratejinin mantığında bir ve aynı karşılığa denk gelmez. Köken, bir başlangıç noktasına, bir hafızaya, bir ilk kopuşa işaret edebilir. Kök ise, o kopuşun toplumsal toprakta tutunup tutunmadığını, süreklilik kazanıp kazanmadığını, tarihsel bir güç biriktirip biriktirmediğini gösterir. Özcesi, tarih yapma kudretinin potansiyel pratiğini gösterir. Bugün dönüp baktığımızda, Türkiye sol-sosyalist dünyasının büyük kısmı kökenler üzerinden konuşmakta, ama kökler üzerinden düşünmekten uzak durmakta ya da kaçınmaktadır.

Köken var, kök yok mu?

O zaman soralım, M. Suphi dönemi ve geleneği bir kök müdür?

Eğer öyleyse kim, nasıl sürdürmüştür ve ne zamana kadar? Türkiye-Kürdistan toplumsallığında hangi toplumsal-sınıfsal güçlerin hareketi içinde tarihsel bir politik-örgütsel inşa zemini yaratmıştır? Eğer oluşmuşsa bu güçler, hangi büyük politik yığın hareketini ya da devrimci toplumsal dönüşüm iradesini yönetmiştir?

Bu soruları sormak, Suphiler dönemini tarihsel olarak “yargılamak” değildir. 1920’lerden 1970 başlarına geçen zamanı esasen “devrimsizlik” dönem olarak kabul edeceksek, M. Suphi geleneği, kelimenin tarihsel-pratik karşılığına denk düşen varoluşsallık anlamında Türkiye toprağında kökleşemeden kesilmiştir. Haliyle, miras bırakılan şey, bir tarih yapıcı hareket sürekliliğinin yığınsallıklara dayalı deneyimi içinden biriken stratejik kaynak gücü değil, 1921’le biten bir tarih deneyimi bilgisinden ibarettir. Bu, gelecek için kıymetli bir hafıza gücüdür, ama işte o kadardır. Kök’ün kendisi değildir.

Devrimsizlikten kopuş, peki ya kökleşme?

Benzer bir soruyu 71 devrimci çıkışı ve devamcılığı için de sormak zorundayız.

Şöyle soralım, ideolojik olarak “devrimsizlik”ten kopmuş olmak tarihsel eylemi, kökleşememe sorununu çözüm yoluna sokan bir tarihsel zamansallık inşa edebilmiş midir? Etmişse kim üzerinden, nasıl ve ne zamana kadar? Bu soruların tarihsel-pratik hükmünü, toplamda 12 Eylül yenilgisinin biçimi, kapsamı ve sonuçlarının nesnel tarihsel muhasebesiyle ölçtüğümüzde, geride bırakılan devrimcilik toprağında stratejik inşaya dayanak olacak bir köklenme gücünün tutturulamadığı görülmüştür.

Geride hiçbir şey kalmadığı anlamında değil elbet, devrimcilikler vardı çünkü. Ki yenilgi sonrası zamansallığın bir aşamasında yeniden örgütlenen devrimciliğin iradesinde bir süreklilik gücünü de görüyoruz. Ne var ki bu güç, kaynağını köklenme derinliğinden değil, 12 Eylül sonrası yeni zamansal toprağın yüzeyinde yaşanan kendiliğinden kitlesel tazelenme mevsimine tutunma inadından alıyordu. Kendisi de henüz oradaydı ve o düzeye kadar inebilmiş politik-örgütsel uzantılara sahipti. Devraldığı mirasın devrimci karakteri, “devrimsizlik” ufkuna son veren, ama pratik temelde “iktidarsızlık” ufkuyla malul bir yürüyüşün içinde şekillenmiş haldeydi çünkü. Strateji sorununun belirleyici düğümü tam da burada oluşmuştur.

Devrim hakkı nereden gelir?

Marksizm-Leninizm’den kopmamak, kendi başına geleceği pratik olarak yakınlaştıran bir kudret değildir. O, esasen geçmişi taşımak için gerekli düşünsel-manevi bir güçtür. Yani köken sağlar, kök değil.

“Devrimsizlik”ten ideolojik kopuş köken kazandırır. “İktidarsızlık”tan politik kopuş, var olma hakkı kazandırır. Ama bunların hiçbiri tek başına devrim hakkı kazandırmaz. Devrim hakkı kazanamazsan, toprağında kök de bulamazsın. Kök bulamaz ve kuramazsan, tarih yapıcılık iradesinin güçsüzlüğü anlamına da gelen sınırlar içinde bir varlık olarak kalırsın.

Bu noktada belirleyici tarihsel çıkarım nettir: “Devrim”i köken aidiyetliğinden kök olmaya taşıyan, devrim hakkının kazanılmasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi kendiliğinden bir köke sahip olduğu için değil, tarihsel iradenin kök inşa edici kesintisiz mücadelesinin sonucu olarak biçimlenen devrim hakkı kazanma yeteneğinden dolayı kökleşebilmiştir. Bu deneyim aynı zamanda ve tersten, Türkiyeli devrimciliğin kök inşa etmedeki tarihsel ve ideolojik yetmezliğinin gerisindeki temel stratejik zaafı da açığa çıkarır.

Fakat tam da burada, bugünün tarihsel momentinin geçmişten devralınan kavramlarla otomatik olarak açıklanamayacak yeni bir durum yarattığını da görmek gerekir. Kökleşmiş bir tarihsel hareket mücadele biçimlerinden öte, tarihsel yönelimini de değiştirebilme kudretine sahip olabilir. Devrim hakkının kazanılması, tarihsel iradenin değişmez biçimlere mahkûm olması anlamına gelmez. Tersine, gerçek kökleşmenin en önemli göstergelerinden biri, değişen tarihsel koşullarda kendi mücadele biçimini, stratejik araçlarını ve siyasal hedeflerini yeniden kurabilme yeteneğidir.

Şimdi içinde bulunduğumuz “Barış ve Demokratik Toplum Süreci” etrafında ortaya çıkan yeni durum bu bakımdan ayrıca önemlidir. Silahlı çatışma zemininden demokratik siyaset ve toplumsal çözüm zeminine geçiş yönündeki tarihsel irade, yalnızca bir mücadele yönteminin değiştirilmesi olarak okunamaz. Asıl mesele, yıllar boyunca mücadele içinde birikmiş tarihsel gücün, bu kez toplumun bütününe yayılan yeni bir siyasal kuruluş iradesine dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğidir. Müzakere ile mücadele arasındaki ilişki de tam burada doğru kavranmalıdır. Müzakere, toplumsal mücadeleden kopuk bir devlet-siyaset diplomasisi değildir. Mücadele de müzakerenin karşıtı olan ve onu boşa düşüren ayrı bir yol değildir. Kalıcı tarihsel dönüşümler, toplumsal mücadele güçlendikçe müzakerenin zemin bulduğu, demokratik çözüm olanakları genişledikçe mücadelenin daha geniş toplumsal kuruluş biçimlerine kavuştuğu diyalektik içinde ilerler.

Kürt devrimi ve ters diyalektik

Türkiyeli sosyalist geleneğimiz tüm tarihsel süreci içinde ve bütün bileşim kapsamı dahilinde, yapısal olarak kökleşememiştir. Bunun karşılığı tarihsel pratikte şöyle somutlanmıştır: Hiçbir sınıfsal ya da toplumsal katman düzeyinde, tarih yapıcılık öz deneyiminden doğan bir birikim sürekliliği ve stratejik karargâh yığınağı inşa edilememiştir.

Güncel boyutuyla strateji eksenli tartışma ve polemiklere de ağırlığınca yansıyan çelişkiler esasen bu noktada düğümleniyor. Türkiyeli işçi ve ezilenler içinde kökleşememiş bir stratejik hat, özellikle de 12 Eylül sonrası dönem bakımından önemli ölçüde Kürt devriminin gelişiminin açtığı tarihsel olanaklardan da güç alarak ve esasen o zemine tutunarak çok kısmi bir taktik kuvvet inşa edebildi. Bu, bir imkândı. Ama aynı zamanda bir ters diyalektik yarattı. Şöyle ki; Türkiyeli ezilenlere “dışarıdan bilinç” taşıma iddiası fiilen tarihsel pratiğin toplumsal düzeylerinde oldukça sınırlı ve parçalı halde karşılık bulurken, Kürt devrimine “dışarıdan sosyalist bilinç” kazandırma iddia ve söylemi de sürdürüldü.

Bu yelpaze içindeki eğilimlerin hareket noktalarını ve ilkesel değerlerini aynı kefeye koymak büyük tarihsel bir haksızlık olur kuşkusuz. Sosyalizm adına sosyal şovenizmin dibinden konuşanlarla ya da programatik söylem tutarlılığına çakılı kalmış yasalcı sosyalistlerin ortalamacı tutumlarıyla, devrimci sosyalizmin enternasyonal inançlı mevzisinden yürütülen devrimci yoldaşlık pratiği bambaşka değerler sistemine aittir. Ama yine de toplamda Kürt devriminin gerçekliğinin tarihsel materyalist ve diyalektik gerçeği karşısında Türkiyeli sosyalistlerin genel konumlanışları tarihsel ölçekten ele alındığında, kesin olarak bir stratejik zaafa ve çelişkiye işaret eder.

Ve bu çelişki çözülmeden hiçbir birlik, cephe ya da yeniden kuruluş iddiası sağlam bir zemine oturamaz. Yani, teorinin söylemsel genel ve soyut kökü, stratejinin somut pratik kök yetmezliğinin yerine ikame edilmeye devam edildiği ölçüde, zaafın kronikleşmiş karakteri dönüştürülemez ve aşılamaz.

Bugünün Barış ve Demokratik Toplum Süreci bu tarihsel çelişkiyi ortadan kaldırmış olmadığı gibi, onu yeni ve daha çıplak bir biçimde yeniden önümüze koymuştur. Çünkü artık sorun kendi başına Kürt halkının özgürlük ve sosyalizm mücadelesi karşısında nasıl bir tutum alınacağında düğümlenmez. Sorun, bu tarihsel mücadelenin açtığı yeni siyasal zeminde Türkiyeli sosyalistlerin kendi toplumsal köklerini kurup kuramayacakları sorunudur. Bu, son derece kritik bir ayrımdır. Barış sürecine destek vermek başka şeydir; barışın toplumsal ve demokratik kuruluşunun öznesi haline gelmek başka. Kürt sorununun demokratik çözümünü savunmak başka şeydir; Türkiye toplumunun emekçileri, kadınları, gençleri, ezilenleri ve bütün demokratik güçleri içinde, bu çözümü kendi özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin maddi bir parçası haline getirmek başka.

Bugün Türkiyeli sosyalistler açısından tarihsel görevin kapsam sınırı, barış sürecini dışarıdan desteklenen bir politik gelişme olarak görmek olamaz. Barışın toplumsallaşması, demokratikleşmenin toplumun kendi mücadele dinamikleriyle birleşmesi ve demokratik toplumun maddi güçlerinin açığa çıkarılması, sosyalist stratejinin doğrudan kuruluş alanı olarak görülmelidir. Dolayısıyla bugün önümüzde duran tarihsel imkân, Kürt Hareketi’nin kapısını açtığı bir sürece yeniden eklemlenmek değildir. Asıl mesele, bu sürecin Türkiye’nin bütün ezilenleri bakımından yeni bir toplumsal hareket ve demokratik kuruluş zemini yaratıp yaratamayacağıdır. Türkiyeli sosyalistlerin stratejik muhasebesi de burada somutlaşır: Kürt özgürlük hareketinin tarihsel olarak açtığı imkanlardan yeniden taktik bir alan elde etmek mi, yoksa bu tarihsel dönüşüm momenti içinde kendi toplumsal köklerini kurmak mı?

Sorunun cevabı, gelecekteki stratejik varlığımızı belirleyecektir.

Barış, mücadeleden koparak değil toplumsallaşarak kök salar

Sürecin en önemli ihtiyaçlarından biri, barışın toplumsallaşmasıdır. Bunun anlamı, herkesin aynı siyasal programa sahip olması değildir. Tersine, barışın toplumsallaşması, toplumun farklı sınıfsal, kültürel, inançsal ve siyasal kesimlerinin kendi özgün talepleriyle demokratik çözüm zeminine katılmasıdır. İşçinin güvenceli yaşam ve örgütlenme hakkı, kadının eşitlik ve özgürlük mücadelesi, gençliğin gelecek arayışı, Alevilerin eşit yurttaşlık talebi, farklı halkların ve inançların kendi kimlikleriyle eşit yaşam isteği, doğanın talana karşı korunmasıdır. Bütün bunlar birbirinden kopuk başlıklar değil, demokratik toplumun maddi bileşenleridir.

Sürecin güncel seyri de bu gerçeği yeniden ortaya koymaktadır. Hukuki düzenlemeler ve silahsızlanmaya ilişkin adımlar önemli olmakla birlikte, demokratik siyaset alanının genişlemesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, seçilmiş iradeye yönelik müdahalelerin sona ermesi, eşit yurttaşlık ve yerel demokrasinin güçlenmesi gibi başlıklar çözümün ertelenebilir yan unsurları değildir. Bunlar barışın toplumsal zemininin kendisidir.

Bu nedenle sosyalist hareket açısından mücadele ile barış arasında bir tercih yapılması gerektiği düşüncesi de yanlıştır. Barış, mücadelenin tarihsel biçiminin değişmesi ve toplumsal kuruluş alanının genişlemesidir. Silahlı çatışmanın sonlandırılması, ezilenlerin taleplerinin sonlandırılması anlamına gelmez. Tam tersine, tarihsel olarak bastırılmış toplumsal sorunların demokratik mücadele ve siyasal çözüm zeminine daha geniş biçimde taşınmasının imkânını yaratabilir.

Eğer Türkiyeli sosyalistler barış sürecini yalnızca desteklenecek bir siyasal gelişme olarak görür, kendi sınıfsal ve toplumsal köklenme sorununu yine ertelerse, ortaya çıkan yeni tarihsel zeminde de eski ters diyalektik yeniden üretilecektir. Ama barışın açtığı siyasal alan, toplumun kendi demokratik örgütlenmesinin, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilenlerin öz gücüne dayanan yeni bir mücadele hattının kuruluş zemini haline getirilebilirse, o zaman geçmişin stratejik yetmezliğini aşma yönünde gerçek bir tarihsel imkân ortaya çıkabilir.

Strateji, kök salmadan kurulmaz

Stratejik varlık gücü, kendince doğru teorik-politik tahlil ve çözümlemelerin gücüne inanmanın ve ezilenlerin birliği yolunda sahip olunan iyi niyetli çabaların kendiliğinden oluşan bir toplamdan doğmaz. Strateji gücü, toplumsal toprakta politik-psikolojik olarak tutunabilme, ideolojik olarak yerleşebilme ve örgütsel inşa olarak sürdürülebilme olanak ve varlığından birikir. Stratejik varlık, bu özsel niteliklerin toplam etkileşimi içinde tarihsel bir gelişim diyalektiğinin somut maddiliğini yansıtmıyorsa, en doğru bilinen analizler/çözümlemeler bile havada kalır. Birlik çağrıları ve çabaları ise bir tür tekrar ritüeline dönüşür.

Strateji, yalnızca doğru bilinen tahlillerin ve politik niyetlerin toplamı değildir. Materyalist somutluğa ve diyalektiğine; fakat aynı zamanda bu felsefik-teorik anlamın içeriğinde virtüel olarak var olan ve onun değişimi ve dönüşümü içinde esnekleşen doğasına pratik olarak bağlıdır, olmak zorundadır. Stratejik olgu sabit değildir, yoksa taktik olguya ne gerek olurdu.

Strateji toplumla, onun hareketinin ve değişip dönüşümünün tarihsel diyalektik nabzının tutulduğu toprakla kurulan maddi bir politik-örgütsel ilişki biçimidir. İdeolojik merkezli değil ama onu da hareket içinde yeniden ve yeniden yapılandıran tarihsel praksisin bağlam aklıdır. Bu bağlamın gücü kökleşmeden gelir, aklı eleştirel olarak onu takip eder. Yani özcesi, strateji teorisi ve kurgusu kendini devrimci dönüşümü pratikte örgütleme yeteneği ve kapasitesinde sınar ve gösterir. Bu ölçüye vurulmadığında strateji, plan bile olsa son tahlilde lafızdır. İleriye doğru hareket etmeyen/ettirilemeyen stratejiden ya da -aynı anlama gelmek üzere ve bunun tarihsel ölçüsünü gösteren- hareket olarak ilerlemeyen stratejiden, strateji olarak ne kadar söz edilebilecekse o kadardır.

Bugün bu ölçüyü daha da somut hale getiren tarihsel bir eşikte bulunuyoruz. Türkiye’nin siyasal geleceği bakımından uzun yıllardır süren çatışma düzeninin aşılması ihtimali ile demokratik toplumun hangi güçler tarafından ve hangi toplumsal içerikle kurulacağı sorusu aynı tarihsel anda önümüze gelmiştir.

Bu durum Türkiyeli sosyalistler açısından yeni bir stratejik sorumluluk yaratıyor.

Kendi geçmişimizle ilişkimiz, yalnızca hangi gelenekten geldiğimizi tekrar etmek biçiminde kurulamaz. Asıl soru, bugün hangi tarihsel harekete katıldığımız ve onun içinde neyi değiştirebildiğimizdir. Barış ve demokratik toplum mücadelesi, eğer toplumun kendi öz örgütlenme ve dönüşüm gücüyle birleşirse, Türkiyeli sosyalistler açısından yalnızca desteklenecek bir süreç değil, köklenme sorununu yeniden ve başka bir düzlemde çözme imkânı da yaratabilir.

Tarihsel varlığımızın anlamsal dünyası bakımından kökenlerimizi bilmek, kavramak ve sahiplenmek zorundayız, evet. Ama asıl olarak bu anlamsallığımıza tarihin sorusunu da sormak zorundayız: Hangi toplumsal toprakta, hangi tarihsel pratikle, hangi devrim hakkıyla kök salıyoruz? Ve şimdi gelecek, stratejik anlamsallığımızı inşa edecek yeni bir başlangıç sorusunu önümüze koyuyor: Barışın ve demokratik toplumun kurulmakta olduğu ya da kurulma imkanının açıldığı bir tarihsel momentte, biz hangi toplumsal güçleri harekete geçiriyor, hangi demokratik ilişkileri kuruyor ve hangi tarihsel özneyi yaratıyoruz?

Bu soru, kendimiz hakkında ne düşündüğümüzün değil ne olmakta olduğumuzun nesnel gerçeğiyle özeleştirel muhasebe temelinde yanıtlanmadan doğru karşılığını bulamaz. Bu başarılamadığı ölçüde de polemiksel yönteme sığınarak ve oradan hakikatin sorgusuna yanıt bulunacağını sanmak yanılgısı kaçınılmazdır. Ve ama eğer yine de polemikten kaçılamayacaksa ve bu yıkıcı değil ama kurucu bir stratejik amaca hizmet etmeliyse, doğru yerden kurularak inşa edilmelidir.

Doğru yer, yukarıdaki soruda ortaya konulmuş oldu.

Ve belki bugün Türkiyeli sosyalistler için stratejik muhasebenin bütün düğümü de burada toplanmaktadır: Geçmişimizin kökenlerini korumakla yetinerek mi yaşayacağız, yoksa barışın, demokratik toplumun ve toplumsal özgürleşmenin yeni tarihsel imkanları içinde kök salmayı mı başaracağız?

Tarihsel fark, artık yalnızca ne söylediğimizde değil, bu soruya vereceğimiz pratik yanıtta oluşacaktır.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

İtalya, Federe Kürdistan ve Irak’taki askeri varlığını sona erdirdi

Sonraki Haber

Altın şirketlerinin hedefi Kürt coğrafyası

Sonraki Haber

Altın şirketlerinin hedefi Kürt coğrafyası

SON HABERLER

Savaş uğultusu ve süreç

Yazar: Yeni Yaşam
30 Eylül 2026

Altın şirketlerinin hedefi Kürt coğrafyası

Yazar: Yeni Yaşam
30 Eylül 2026

Türkiyeli sosyalistler için strateji sorunu ve güncelin seçeneği

Yazar: Yeni Yaşam
30 Eylül 2026

İtalya, Federe Kürdistan ve Irak’taki askeri varlığını sona erdirdi

Yazar: Yeni Yaşam
29 Eylül 2026

Londra’daki konferansın ilk günü sona erdi: Özerklik ve barış deneyimleri ele alındı

Yazar: Yeni Yaşam
29 Eylül 2026

Kütahya’da kadın cinayeti: İş yerinde katledildi

Yazar: Yeni Yaşam
29 Eylül 2026

Fon soruşturması: Melis Sandal ve babası hakkında yakalama kararı

Yazar: Yeni Yaşam
29 Eylül 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır