“Savaşta her şey basittir, ama en basit şey bile zordur”
Clausewitz
Geçen haftaki yazımızda küresel ölçekte bir savaş uğultusu olduğunu öne sürmüş; devamında bu uğultunun psikolojik mi, gerçek mi olduğunu sorgulamak gerektiğini ve her iki olasılığın da ciddiye alınmasının son derece hayati tedbirler olacağını önermiştik. Göründüğü kadarıyla savaş uğultusunun Kürt meselesinde yürüyen sürecin üzerinde etkili olmayacağını iddia eden yok. Bu nedenle bu yazımızda “savaş ve süreç” ilişkisine değineceğiz.
Günümüz dünyasında, savaşın ve barışın yapbozu aynı dinamiklerin elinde değil. İktidar ve hegemonya savaşlarının artık çoklu dinamikleri var. Bu çoklu dinamiklerin eliyle makro-mikro ölçekte oyunlar kurgulanıyor. Dostluklar düşmanlıklar oyunların serencamına göre güncelleniyor. Yeni ve değişen koşullar, tüm dinamikleri konjonktürün kuvvetli ve zayıf akıntıları ile yüzleştirerek nesnel koşullara göre yeniden konumlanmalarına olanak sunuyor.
Savaş uğultusunun şiddete dönüşmemesi genellikle zayıf bir olasılıktır. Uğultunun çok azı blöftür. Ve savaşlar eskiden olduğu gibi birbirinden bağımsız ve toplumdan uzak coğrafyalarda yapılmıyor. 1500’lü yıllarda bazı köyler bir Çin liderinin ölümünü on yıl sonra duyuyordu. Günümüz jeopolitiğinde mikro ölçekteki savaşlar bile canlı yayınlanıyor ve büyük küresel sonuçları olabiliyor. 14 yıl süren Suriye savaşını düşünelim. Suriye savaşı, birçok hesabın görüldüğü küresel bir savaştı. Şu an sıcağı sıcağına devam eden Yemen savaşına bakalım. Küçük bir gerilim bölgesi gibi görünüyor, ama göründüğü gibi değil. Yemen savaşı ile yine birçok hesap aynı anda görülüyor. Enerji savaşları, mezhep savaşları, ticaret savaşları eş zamanlı yapılıyor. Dünyanın bu küçük bölgesindeki gerilim, bölgesel ve küresel ölçekte politik, iktisadı ve kültürel fay hatlarını harekete geçirebiliyor.
Sadece 2022 yılından bu yana Ukrayna, Suriye, Lübnan, Filistin, Yemen ve İran’ da yaşananların bölgesel-küresel etkilerini düşündüğümüzde, kötümser düşünüp doğru ve hızlı hareket etmenin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Kötü senaryolar sürekli güncelleniyor. Senaryoların içinden savaş uğultusu yükseldikçe barış olasılığı azalıyor. Savaşın bizim olup olmaması, savaştan etkilenmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. O halde ne yapmalıyız?
Kürt meselesinin demokratik çözümü ve barışın kendisi, hem Türkler hem Kürtler için gecikmiş bir olgudur. Sayın Murat Karayılan geçenlerde verdiği bir röportajda “33 yıl fazla savaştık” demişti. Bu açıklama, her iki taraf için de son zamanların en sarsıcı açıklamasıydı. Savaşmanın bizzat doğasının zorluğu bir tarafa, 33 yıl fazladan savaşmak birçok boyutuyla fazlasıyla korkunç bir durum! Biraz empati, biraz etiğin desteğiyle düşündüğümüzde 33 yıl fazladan savaşmanın ne demek olduğunu kısmen kavramış oluruz.
Savaş uzadıkça kayıtsızlığın, barbarlığın etki alanı genişledi. Masumiyeti, merhameti, nezaketi kaybettik. Naylondan bir hayat savaşın uzayan zamanında bir ahtapot gibi tüm insanlığımızın hareket kabiliyetine el koydu. Burada devletin gerek Kürt meselesinin derinleşmesinde gerekse de savaşın uzamasında birinci dereceden sorumluluğu var. Kürtler 1920’lerde devletin kendilerine de ait olacağı yanılgısına kapılmıştı, ancak devlet Kürtleri fena yanılttı. Devlet hiçbir zaman Kürtlerin olamadı. Bırakalım Kürtlerin devleti olmayı, Kürtler için Hobbes’un tarif ettiği bir canavara dönüştü. Yüz yıl boyunca Kürt halkını ekmeğin, umudun ve geleceğin olmadığı zamanlara mahkûm eden politik özne bizzat devletin kendisiydi. Özellikle büyük umutlarla kurulan Modern Cumhuriyet, Kürtlere monarşiden daha beter bir şiddet uygulayarak Kürtlerle devlet arasındaki makası açtı.
Böylece Kürtler, devlet şiddeti karşısında tedricen devletten umudunu keserek devletsizleştiler. Tahir Elçi katledildiğinde sayın Demirtaş’ın “devletsizlik” ten kastını biraz bu minvalde okumuştum. O gün Demirtaş’ın izah ettiği devlet formu, Kürtlerin kendilerine ait olması gereken bir devletten öte, kendilerinin sandığı devletin sert pratikleriyle yüzleştiğinde içine düştükleri hayal kırıklığının yaşattığı devletsizlik duygusuydu. O duygu, bin yıllık kardeşliğin, ortak yaşamın, dostluğun, komşuluğun büyük kopuşa sürüklendiği patlama anıydı.
Kürtler, eski devletin Kürdü insanlıktan çıkarmaya çalışan stratejisine karşı zorunlu olarak silahlanıp “yasanın dışında” çözümler aramaya başlamıştı. Devlet ise bugün küresel ve bölgesel savaş uğultusunun kuşatması altında, dün savaşta olduğu gibi bugün barışta da aldığı inisiyatifle Kürtleri yeniden “yasanın” içine davet ediyor. Kürt halkının temel kaygısı şu: Devlet barış yerine bir şeyden kurtulmaya mı çalışıyor, yoksa elinde gerçekten bin yıllık kardeşliğin, ittifakın eşit hukuk temelinde güncelleyeceği yeni bir ortak yaşam planı mı var? Devlet yeni bir oyun kurgulayarak savaş uğultusunu atlatmaya mı çalışıyor, yoksa gerçekten kapıdaki büyük riskler karşısında yeni bir Kürt-Türk mutabakatı mı hayata geçiyor? Asıl can alıcı soru şu: Devlet Kürtlerle yüzleşecek mi, gerçekten Kürtlerin devleti olacak mı? Bu sorulara henüz doyurucu cevaplar verilmiş değil.
Barış, yüz yıldır üzerimizde dolaşan tozun-toprağın yere inmesi, temiz bir hava alabilme olasılığı olarak kapımızda duruyor; kapıdaki barışı bekletmek ölümcül olur. O halde tarafların savaş uğultusu atmosferinde yapabilecekleri en makul hamle, bir an önce barışı kurumsal bir formun içine yerleştirmektir. Halkların umudu, savaş uğultusunun giderek yükseldiği bir eşikte büyük barışın kurulması ve bin yıllık kardeşliğin somut adımlarla tahkim edilmesi yönündedir.
Haftaya savaş uğultusu ablukasında Kürtlerin hukuksal beklentilerine odaklanacağız.








