Yönetmen İsmail Güneş, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde sinema ve sanatın tüm ideolojik kamplaşmaların ötesinde konumlanarak barışı merkezine alması gerektiğini vurguladı. İsmail Güneş, toplumsal trajedilerle yüzleşmenin yolunun sloganlardan değil, insan vicdanı ve merhametinden geçtiğini belirtti
Barış ve Demokratik Toplum Süreci ikinci yılına girerken, toplumsal ve kültürel alanlarda yürütülen tartışmalar da derinleşiyor. “Gülün Bittiği Yer” filmiyle 12 Eylül askeri darbesinin ardından yaşanan işkence gerçeğini beyaz perdeye taşıyan, son yapıtı “Sıvasız Evlerden Biri” ile Kürt sorununa farklı bir pencere açan Yönetmen İsmail Güneş, Türkiye’de politik sinemanın mevcut durumunu ve sanatın barış sürecindeki sorumluluğuna ilişkin Fırat Haber Ajansı‘na (ANF) konuştu.
Kolektif hafıza ve şiddetin toplumsallaşması
Filmlerinde şiddetin toplumsallaşmasına değinen İsmail Güneş, şiddetin bireyin ötekiyle bağ kurma yetisini kaybettiği noktada ortaya çıktığını belirtti. “Gülün Bittiği Yer” ve “Ateşin Düştüğü Yer” filmlerinde bu durumu göstermeye çalıştığını aktaran İsmail Güneş, gelenek, töre veya ideoloji gibi örtülerin arkasına saklanan şiddetin toplumsal hafızanın geçmiş travmalarla yüzleşememesinden kaynaklandığını vurguladı. Filmlerinde şiddetin toplumsallaşma biçimlerine odaklanan İsmail Güneş, şiddetin bireyin “öteki” ile medeni bir bağ kurma yetisini kaybettiği noktada başladığını belirterek şu ifadeleri kullandı:
“Gelenek, töre ya da ideoloji gibi kutsal zırhların arkasına saklanan şiddet, aslında toplumsal kolektif hafızamızın geçmiş travmalarla, sistemin dayattığı dikey baskılarla yüzleşememesinin ve merhamet duygusunu yitirmesinin trajik bir tezahürüdür.”
Yoksulluğu insan haysiyetini sınayan radikal bir varlık alanı olarak ele aldığını aktaran İsmail Güneş, amacının yoksulluğu suçlamak olmadığını, yoksunluk sarmalına rağmen insanın içindeki kadim vicdanın nasıl direnebildiğini aramak olduğunu vurguladı.
‘Toplum ve sistem o aynayı kırmayı seçti’
“Gülün Bittiği Yer” filminin yapım sürecinde karşılaştığı engelleri ve ideolojik mülkiyetçiliği paylaşan İsmail Güneş, sol çevrelerin ilk başta şüpheyle yaklaştığını, devlet mekanizması ve sansür kurulunun ise filmin gösterime girmemesi için engeller çıkardığını ifade etti. Son filmi “Sıvasız Evlerden Biri” yapıtının da sinema endüstrisi ve salon işletmecileri tarafından ticari bulunmadığı gerekçesiyle gösterime giremediğini aktaran İsmail Güneş, bu durumun sektörün toplumsal acılara karşı geliştirdiği bir körlük olduğunu belirterek şöyle devam etti:
“Aslında bu dışlanma ve yasaklama dalgası, filmin tren metaforuyla örtüşen acı bir gerçeği ispat etti: Toplum ve sistem, devlet eliyle ya da ideolojik körlükle uygulanan şiddetin çıplak hakikatiyle aynada yüzleşmek yerine, o aynayı kırmayı seçti.”
‘Töre’ kavramına eleştiri ve yüz etiği
“Ateşin Düştüğü Yer” filminde işlenen cinayetleri “töre cinayeti” olarak tanımlamadığını, bu kavramsallaştırmanın eylemi yumuşattığını savunan İsmail Güneş, filmdeki baba ve kızının yolculuğunu Emmanuel Lévinas’ın “Yüz Etiği” kavramıyla açıkladı. İsmail Güneş, yol boyunca yaşanan diyalog ve temasın, infaz amacıyla çıkılan yolculuğu bir koruma ve yaşatma mücadelesine dönüştürdüğünü belirtti. “Sıvasız Evlerden Biri” filminde ise yoksulluk ile vicdan arasına sıkışan bir babanın hikayesi üzerinden çatışmanın görünmeyen faturasını işlediğini kaydetti.
“Araç içinde ve upuzun, kıvrım kıvrım akan kara yollarında baş başa geçen günler, babayı kızıyla kesintisiz bir diyaloğa, fiziksel yakınlığa ve göz temasına mahkum eder… Kızının savunmasız yüzü ve bakışları, babaya dilsiz bir şekilde ‘Beni öldürme, benden sen sorumlusun’ emrini fısıldar.”
İsmail Güneş, başlangıçta bir infaz yolculuğu olarak tasarlanan bu sürecin, yolun ve yaşamın kendi dinamikleriyle bir yaşatma ve koruma mücadelesine dönüştüğünü ifade etti.
Sıvasız evler ile kerpiç evlerin ortak trajedisi
Bir Kürt yazarın “Bu barış sıvasız evlerden gidenler ile kerpiç evlerden gelenler arasında olacak” tespitine katıldığını belirten İsmail Güneş, çatışmanın faturasını her zaman alt katmanlardaki insanların ödediğini ifade etti. İsmail Güneş, gerçek bir barışın siyasi masalardan ziyade sıvasız evlerin mahcubiyeti ile Doğu’daki kerpiç evlerin kederinin aynı insani vicdan terazisinde buluşmasıyla sağlanacağını vurguladı. Türkiye sinemasının Kürt karakterlere ve yaşanan çatışmalara hakiki bir yerden bakamadığını eleştiren İsmail Güneş, sanatın sloganlara karşı vicdanı ve merhameti savunması gerektiğini belirtti. Çatışmanın ve yıkımın faturasını her zaman en alttaki insanların ödediğini belirterek şunları kaydetti:
“Eğer bu topraklara gerçek, kalıcı ve samimi bir barış gelecekse, bu barış siyasi masalarda imzalanan görkemli gönül yakıcı metinlerle değil; çatısı akan, duvarı boyanmamış, haysiyeti ve ekmeği arasında sıkışmış bu iki mahzun ev halkının birbirinin gözünün içine bakıp ortak acısını ve unuttuğu o kadim merhameti yeniden keşfetmesiyle mümkün olacaktır.”
Türkiye sinemasının Kürt karakterlere ve yaşanan savaşa hakiki bir yerden bakamadığını, insani trajedinin ya steril bir hamaset propagandasına ya da sığ bir ideolojik angajmana kurban edildiğini eleştiren İsmail Güneş, sanatın slogana karşı vicdanı, şiddete karşı merhameti savunması gerektiğini vurguladı.
HABER MERKEZİ









