• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
11 Ekim 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Gündem Güncel

Barış Süreci’nde imkânlar ve engeller

11 Ekim 2026 Pazar - 00:00
Kategori: Güncel, Manşet, Söyleşi

DEMOS Araştırma Kolektifi’nden Ruken Ay Aydın ile sürecin geride bıraktığı iki yılı ve kalıcı barışı konuştuk:

  • Barışın genel olarak istendiğini söylemek mümkün, ama ‘barış’tan ne anlaşıldığı toplumun farklı kesimlerinde çok farklı. Kimileri için örgütün dağılması yeterli, kimileri için ise eşit yurttaşlık, dil hakları ve geçmişle yüzleşme olmadan barış eksik kalıyor
  • ‘Önce silahlar, sonra hukuki adımlar’ diye özetlenebilecek bu sıralama karşılıklı yükümlülükler üretmiyor. Silahsızlanmayı diğer bütün adımların önkoşulu yapıyor ve böylece riskin neredeyse tamamını ilk adımı atan tarafa yüklüyor.
  • Boşaltılan köyler, yakılan ormanlar, kullanılamaz hale gelen meralar ve çatışmanın ardından artması beklenen yatırımlar, dönenler için konut, geçim ve toprak sorusunu da gündeme getiriyor. Koruculuk sistemi ise güvenlik algısını doğrudan etkiliyor

Şirin Bayık 

Türkiye’de iki yıldır devam eden “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”, yasal düzenlemelerle yeni bir aşamaya ilerliyor. Ancak çatışmanın sona ermesine yönelik adımlar, tek başına kalıcı ve toplumsal bir barışın güvencesi olarak görünmüyor. Geri dönüşlerin nasıl güvence altına alınacağı, geçmişle yüzleşmenin nasıl sağlanacağı gibi sorular barışın geleceğini belirleyecek temel başlıklar arasında yer alıyor. 2015 yılından beri barış çalışmaları etrafında araştırmalar yapan ve ‘Kolombiya, Kuzey İrlanda ve Nepal Deneyimlerinden Derslerle Türkiye Barış Sürecinde DDR’nin İmkanları ve Önündeki Engeller’ araştırmasını yürüten DEMOS Araştırma Kolektifi’nden Ruken Ay Aydın ile sürecin geride bıraktığı iki yılı, çerçeve yasanın olası etkilerini, silahsızlanma ve yeniden entegrasyon deneyimlerini, kadınların barış süreçlerindeki yerini ve kalıcı barışın toplumsal koşullarını konuştuk.

  •  Türkiye’de yaklaşık iki senedir devam ettirilen Demokratik Barış ve Toplum süreci neyi değiştirip dönüştürdü?

Bu iki yılda en temel değişim, Kürt meselesinin uzun süre neredeyse yalnızca askeri ve güvenlik araçlarıyla yönetilen bir sorun olmaktan çıkıp siyasetin ve hukukun alanına yeniden girmesi oldu. Devletin muhataplık ilişkisini kabul etmesi, sürecin bir yasal zemine kavuşması ve barış talebinin yeniden meşru bir siyasi talep olarak konuşulabilmesi, son on yılın koşulları düşünüldüğünde bence küçümsenemeyecek bir kırılma. 2015 sonrasında Kürt meselesi büyük ölçüde güvenlik araçlarıyla, siyasi alanı, medyayı ve yerel yönetimleri denetim altına alarak yönetildi. Çatışma çözümü literatüründe “otoriter çatışma yönetimi” olarak tartışılan bu yaklaşım, çatışmayı müzakere ve güç paylaşımıyla değil, merkezi denetimle sona erdirmeyi hedefliyor. Bugünkü süreç silahların susmasını sağlamaya çalışıyor, ama bu yönetim biçiminden belirgin biçimde ayrılmıyor. Barışın genel olarak istendiğini söylemek mümkün, ama “barış”tan ne anlaşıldığı toplumun farklı kesimlerinde çok farklı. Kimileri için örgütün dağılması yeterli, kimileri için ise eşit yurttaşlık, dil hakları ve geçmişle yüzleşme olmadan barış eksik kalıyor. Bu farklı beklentilerin konuşulabileceği bir kamusal zemin kurulmadığı sürece, güvensizliğin azalması da zor. Bir diğer yüzü: Demokratikleşmeyle birlikte yürümeyen bir süreç, otoriter yönetimi zayıflatmak yerine güçlendirebilir. Eleştirinin barış karşıtlığı olarak sunulabildiği, muhalefetin bölündüğü ve yürütmenin süreç üzerindeki tekelinin arttığı bir ortamda, silahların susması kalıcı bir barış anlamına gelmeyebilir; şiddet yalnızca biçim değiştirebilir. Bu yüzden bu iki yılı, çatışmanın sona ermesi yönünde önemli adımların atıldığı, ama barışın nasıl bir barış olacağı sorusunun henüz yanıtsız kaldığı bir dönem olarak görüyorum

  • Çerçeve yasanın meclisten geçmesinin ardından büyük bir beklenti oluştu. Özellikle çerçeve yasada da belirtilen silahların ‘teslim edilmesi’, geri dönüşlerin yolunun açılması süreci nasıl etkileyecek?

Çatışmadan barışa geçişte silahını ilk bırakan taraf, çoğu zaman pazarlık gücünü de zayıflatma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Elinde yalnızca karşı tarafın sözünü tutacağına dair güvenceler kalabilir. Son iki yılda zaman zaman gündeme gelen “güvenilir taahhüt” tartışması tam olarak bununla ilgili: Taraflar barışı istese bile, silahsızlanan tarafın korunmasız kalma riski sürecin önündeki en büyük engellerden biri olabiliyor. Bu riski azaltmak çatışma çözümlerinde çeşitli araçlara başvuruluyor. Bunlar: karşılıklı ve aşamalı adımlar, bağımsız bir doğrulayıcı ve silahsızlananlar için güvenlik garantileri. Kamuoyunda bilindiği ismiyle Çerçeve Yasa ise büyük ölçüde tek yönlü bir sıralama kuruyor: önce tespit ve teyit, sonra hukuki sonuçlar. Yani “Önce silahlar, sonra hukuki adımlar” diye özetlenebilecek bu sıralama karşılıklı yükümlülükler üretmiyor. Silahsızlanmayı diğer bütün adımların önkoşulu yapıyor ve böylece riskin neredeyse tamamını ilk adımı atan tarafa yüklüyor. Doğrulayıcının kim olduğu da bu riski büyütüyor. Bizim sürecimizde tespiti yapacak olan iktidarın güvenlik bürokrasisi; yani sürecin taraflarından biri ve sonuçtan doğrudan etkilenen bir aktör. Böyle bir durumda “tespit edildi mi, edilmedi mi?” sorusu kolayca bir güven tartışmasına dönüşebilir. Bu aşamada başka deneyimlere bakmak burada yol gösterici olabilir aslında mesela. Kuzey İrlanda’da silah bırakma yıllar sürdü ve ancak bağımsız bir komisyonun gözetiminde, tanıkların huzurunda ve tarafların kendi toplumlarına anlatabilecekleri bir biçimde gerçekleşebildi. Nepal’de silahlı güçler belirlenen kamplarda toplandı ve BM gözetiminde izlendi. Kolombiya’da silahların kaydı ve toplanması BM Misyonu tarafından yapıldı.

  • Çatışma çözümüne dair dünya örneklerinde DDR programı önemli kabul ediliyor. Ancak Türkiye’de henüz böyle bir program söz konusu değil. Bir çatışma çözümü için sizce DDR programı neden önemli? Ayrıca araştırmanızın dikkat çeken başlıklarından biri ‘kadın savaşçıların terhis sürecindeki özgün zorluklarını ele almak.’ Neden bu başlığı seçtiniz?

Öncelikle burada belki DDR (İng. Disarmament, Demobilization and Reintegration – Silahsızlanma, Terhis ve Yeniden Entegrasyon) programı ile DDR sürecini birbirinden ayırmak gerekiyor. Türkiye’de bugün bütün aşamaları, mekanizmaları ve aktörleri belirlenmiş, adına DDR denilen kapsamlı bir programdan söz edemiyoruz. Ancak DDR dediğimiz şey her ülkede aynı biçimde uygulanan, başı ve sonu önceden belirlenmiş standart bir program değil. Üstelik her yerde üç aşamanın aynı sırayla ilerlediği ya da adına mutlaka “DDR programı” denilen bir yapı da yok. Bugün Suriye’de yaşananlar bunun çok güncel bir örneği. Orada da resmen DDR adı altında ilan edilmiş klasik bir programdan söz etmiyoruz; fakat silahlı yapıların çözülmesi, savaşçıların statüsü ve güvenlik yapılarına entegrasyonu tartışıldığı için yaşanan dönüşüm DDR literatürü içinde değerlendiriliyor. Bu açıdan Türkiye için de “DDR henüz yok” demektense, DDR’nin bazı temel meselelerinin artık fiilen önümüzde olduğunu söylemek daha doğru geliyor.
Esasında DDR yalnızca silahların bırakılmasını tarif etmiyor; silahlı bir yapının ve onun mensuplarının savaş halinden çıkışının nasıl yönetileceğine bakıyor. Ve dünya deneyimleri bize bunun yalnızca teknik ya da güvenlik bürokrasisine bırakılabilecek bir alan olmadığını gösteriyor. Kimlerin “savaşçı” olarak tanındığından kimin hangi desteklere erişebildiğine, insanların hangi toplumsal rollere geri dönmelerinin beklendiğinden siyasal hayata katılım biçimlerine kadar DDR’nin her aşamasında çok ciddi siyasi ve toplumsal tercihler yapılıyor. Toplumsal cinsiyet açısından baktığımızda bu daha da görünür hale geliyor. Klasik DDR programlarının önemli sorunlarından biri, savaşçıyı uzun süre silahlı erkek üzerinden tarif etmeleri oldu. Oysa kadınlar silahlı hareketlerde savaşçılığın yanı sıra siyasi, lojistik, örgütsel ve toplumsal çok farklı roller üstlenebiliyor. Kadınları yalnızca silah taşıyıp taşımadıkları üzerinden tanımladığınız anda, bir kısmı daha DDR’nin başlangıcında sistemin dışında kalabiliyor. Dahası, yıllarca kamusal ve siyasal alan içerisinde bulunmuş kadınlara barış sonrasında yeniden geleneksel toplumsal rollere dönmelerinin beklendiği örnekler de var. Bu nedenle bizim araştırmada üzerinde özellikle durduğumuz meselelerden biri, DDR’nin toplumsal cinsiyet açısından nasıl kurulduğu ve kadınların deneyimlerinin bu süreçlerde nasıl görünür ya da görünmez hale geldiği. Bu yüzden Türkiye açısından DDR tartışmasını yalnızca ileride hazırlanabilecek bir “program” meselesi olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum.

  •  DDR’de önemli bir aşama olarak görülen ‘yeniden entegrasyon’ aşamasına ilişkin dünya örneklerinden yola çıkarak Türkiye’deki özgünlükler hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Yeniden entegrasyonun “dönenlere hizmet sunma” işi olmaktan çok, siyasi bir pazarlık ve çatışmanın çözümünün de gizi esasında. Gelecek olan insanların toplumda nasıl tanınacağı, geçmişin nasıl adlandırılacağı siyasi sorular. Programlar kâğıt üzerinde bireylere (nakit paket, meslek kursu, psikolog) göre kurulsa da pratikte olan şey, bir hareketin ve bir toplumun birbirine yeniden yerleşmesi. Kuzey İrlanda’da eski mahkûmların kendi örgütlerini kurup öz-yardımla iş yapması, Kolombiya’da FARC’ın siyasi partiye dönüşmesi, Nepal’de Maoistlerin ordu ve siyasetle ilişkisi bunu gösteriyor. Sanırım dünya örnekleri bu sürecin ne kadar kırılgan olduğu ve bunun büyük kısmının dönenlerin elinde olmadığını da anlatıyor. Kolombiya’da BM’nin 2022 başında aktardığına göre anlaşmadan bu yana 300’ü aşkın eski savaşçı öldürüldü. Bugün bile oradaki yeni hükümetin anlaşmayı gözden geçirmeye hazırlandığı haberleri çıkıyor. Yani yeniden entegrasyon bir kez imzalanıp biten bir şey değil; her seçimde, her bütçede yeniden sınanıyor. Bu da dönecek insanların bir sonraki hükümetin ne yapacağını düşünerek karar vermesi demek.

Silahsızlanma, tespit, teyit ve kayıt gibi adımlarla kanun üzerinden ilerliyor; yeniden entegrasyonun neye benzeyeceği ise büyük ölçüde belirsiz. Kanunun ertelemeye ilişkin hükümlerinde bazı suçlar kapsam dışında bırakılıyor, bu da dönenlerin hukuki durumunun birbirinden farklı olabileceği anlamına geliyor. İkincisi, süre ve çeşitlilik. Kırk yılı aşkın bir çatışmanın ardından dönenler dağdan, cezaevlerinden, sürgünden, Mahmur Kampı’ndan geliyor. Yaşları, sağlık durumları, dilleri ve okuma yazma bilgileri çok farklı. Türkçe konuşmayan veya bedensel kısıtlılığı olan insanlar için formlardan tercümana, fiziksel erişimden bilgilendirme materyallerine kadar her aşamanın baştan düşünülmesi/tasarlanması gerekiyor. Üçüncüsü, psikososyal destek meselesi. Cezaevlerinde psikolojik danışmanların etik dışı, hatta düşmanca tutumlarına maruz kalmış insanlar için bireysel, klinik bir model haklı olarak güvensizlik yaratıyor. Dördüncüsü, karşılama. Kürdistan’da coşkulu bir karşılama beklenebilir, ama Zonguldak ve Düzce’de Kürt işçilere yönelik ırkçı saldırılar ve benzer olaylar, Türkiye’nin başka yerlerinde farklı ihtiyaç setleri olduğunu hatırlatıyor. Yerel diyalog çalışmalarının şehirden şehre, hatta ilçeden ilçeye farklılaşması gerekecek gibi görünüyor. Beşincisi, yas ve cenazeler. Yıllar önce yaşamını yitirmiş PKK mensuplarının isimlerinin toplu olarak açıklanmaya başlaması, yasın hâlâ güncel bir mesele olduğunu gösteriyor. Cenazelere ulaşılamaması, taziye kısıtlamaları gibi uygulamalarla yaşanan çifte kayıp, geride kalanların yeniden entegrasyonunun ve geçmişle yüzleşmenin ayrılmaz bir parçası. Altıncısı, dönülen yerin kendisi. Boşaltılan köyler, yakılan ormanlar, kullanılamaz hale gelen meralar ve çatışmanın ardından artması beklenen yatırım projeleri, dönenler için konut, geçim ve toprak sorusunu da gündeme getiriyor. Koruculuk sisteminin sürmesi ise dönenlerin ve toplumun güvenlik algısını doğrudan etkiliyor. Kadınlar açısından da bu tablo, nafaka hakkını sınırlandıran karar ve LGBTİ+’ları kriminalize eden düzenleme önerileriyle aynı döneme denk geliyor. Bu özgünlüklerin hangi birinin nasıl bir programa dönüşeceğini bugün bilmiyoruz. Ama yeniden entegrasyonu bir “dönüş sonrası” meselesi olarak beklemek yerine, dönecek insanların ve onları bekleyenlerin sesini şimdiden tartışmanın içine almak istiyoruz.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Devlet neden demokratikleşmiyor

SON HABERLER

Barış Süreci’nde imkânlar ve engeller

Yazar: Yeni Yaşam
11 Ekim 2026

Devlet neden demokratikleşmiyor

Yazar: Yeni Yaşam
11 Ekim 2026

 Sarı öküzü vermek; İstanbul Kuzey Su Havzaları  

Yazar: Yeni Yaşam
11 Ekim 2026

Komün ve dayanışmayla direniyoruz

Yazar: Yeni Yaşam
11 Ekim 2026

Gözeler Munzur Suya peşkeş mi çekiliyor?

Yazar: Yeni Yaşam
11 Ekim 2026

CHP’de yaprak dökümü

Yazar: Yeni Yaşam
11 Ekim 2026

Jin Dergi’nin yeni sayısı yayında

Yazar: Yeni Yaşam
11 Ekim 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır