Amedspor’un hikâyesi aynı zamanda Türkiye’de kimlik, eşit yurttaşlık, milliyetçilik ve toplumsal barış tartışmalarının futbol sahasındaki yansımalarından biridir. Bu nedenle Amedspor’un sahaya çıkması, yalnızca bir futbol takımının sahaya çıkması değildir
Sami Evren
Futbol yalnızca futbol değildir. Sahada rekabet, tribünde özgürlük, taraftarlıkta kardeşlik… Futbol üzerine çalışmalarını antropolojik bir bakış açısıyla ortaya koyan Britanyalı yazar Simon Kuper‘in yaklaşımında futbol; toplumun tarihinden, siyasetinden, sınıfsal ilişkilerinden, kimliklerinden ve çatışmalarından bağımsız düşünülemez. Bir futbol kulübünün hikâyesi yalnızca kazandığı kupalarla, attığı gollerle ya da transfer ettiği futbolcularla yazılmaz. Kulübün hangi kentte ortaya çıktığı, hangi toplumsal çevrede karşılık bulduğu ve nasıl bir tarihsel hafıza taşıdığı da kulübün kimliğinin parçasıdır. Kuper’in bize hatırlattığı temel gerçeklerden biri budur: Futbol yalnızca futbol değildir. Bazen toplumun aynasıdır. Bazen de toplumun görmek istemediği gerçekleri gösteren bir ayna.
Futbolun endüstrisi, tribünlerin toplumsal gücü
Bugün futbol devasa bir endüstriye dönüşmüş durumda. Yayın gelirleri, sponsorluklar, reklamlar, transfer piyasası ve kulüplerin şirketleşmesi futbolun ekonomik yapısını büyük ölçüde değiştirdi. Taraftar müşteri, futbolcu piyasa değeri, kulüp ise giderek bir marka haline getiriliyor. Fakat bütün bu ticarileşmeye rağmen futbolun toplumsal gücü ortadan kalkmadı. Çünkü tribünlerde binlerce insan aynı anda aynı duyguyu yaşayabiliyor. Bir futbol kulübü, milyonlarca insan için yalnızca bir spor organizasyonu değil; aidiyetin, kimliğin ve toplumsal hafızanın taşıyıcısı olabiliyor. Siyasi iktidarların, bahis şirketlerinin ve özellikle otoriter-faşist rejimlerin; milliyetçiliğin ve egemen kültürün futbolla ilgilenmesinin nedenlerinden biri de bu. Futbol, kitleleri etkileyen büyük bir toplumsal güç. Tam da bu nedenle Amedspor’un hikâyesini yalnızca puan cetvelinden okumak mümkün değil. İnsanların önemli bir bölümünde güçlü bir adalet duygusu var. Haksızlığa uğrayanın, acı çekenin yanında durmak bu duygunun en doğal sonucu. Türkiye’de özellikle savaş ve çatışma dönemlerinde hayatını kaybeden asker ve polislerin yakınlarının acısı toplumun geniş kesimleri tarafından sahipleniliyor. Yaşamını kaybedenlerin yakınlarının acısına saygı göstermek, yaşadıkları kaybı paylaşmak elbette insanlığın gereği. Ancak sorun, mağduriyetin yalnızca tek bir tarafın acısı üzerinden tarif edilmesiyle başlıyor. Çünkü aynı savaşın ve çatışmanın başka taraflarda yarattığı acılar da var. Bir annenin acısını, çocuğunun hangi tarafta olduğuna bakarak ölçemeyiz. Bir babanın kaybı, kimliğine ya da siyasi görüşüne göre daha az acı değildir. Asıl mesele, acıyı kim yaşarsa yaşasın acı olarak görebilmek. Kürt meselesinde yıllardır yaşanan sorunlardan biri de bu. Bir tarafın acısı görünür ve meşru kabul edilirken, diğer tarafın acısı çoğu zaman yok sayılıyor. Amedspor’a yönelik bazı tepkileri de bu toplumsal zeminden bağımsız düşünemeyiz. Bir futbol takımının adı, renkleri, taraftarı ya da temsil ettiği kimlik üzerinden düşmanlık üretildiğinde artık yalnızca futbol konuşmuyoruz. Çünkü barışın en zor tarafı, kendi acımızı anlatmak değil, başkasının acısını da kendi acımız kadar gerçek kabul edebilmektir.
Amedspor neden sadece bir futbol takımı değil?
Amedspor’un karşılaştığı sorunları yalnızca sportif rekabet üzerinden açıklamak mümkün değil. Kulübün adı, renkleri, taraftarı ve taşıdığı toplumsal kimlik zaman zaman futbolun dışındaki tartışmaların konusu haline geliyor. Bu nedenle Amedspor’un bazı deplasmanları yalnızca iki takımın karşılaştığı futbol maçları olmaktan çıkabiliyor. Tam da burada, bir kulübün kimliğini yalnızca sahadaki başarıları belirlemiyorsa, Amedspor’u da yalnızca puan cetveline bakarak anlamak mümkün değildir. Amedspor’un hikâyesi aynı zamanda Türkiye’de kimlik, eşit yurttaşlık, milliyetçilik ve toplumsal barış tartışmalarının futbol sahasındaki yansımalarından biridir. Bu nedenle Amedspor’un sahaya çıkması, yalnızca bir futbol takımının sahaya çıkması değildir.
Tartışmalı da olsa çerçeve yasa çıktı, şimdi sıra hayatın değişmesinde
Kürt sorununun çözümü tartışmaları bağlamında, yetersiz de olsa Çerçeve Yasa artık çıktı. Bu önemli bir hukuki ve siyasal eşiktir. Fakat bir yasanın çıkması, toplumsal barışın kendiliğinden gerçekleşeceği anlamına gelmez. Bunu en iyi deneyimleyen halklardan biri de Kürtlerdir. Asıl sınav şimdi başlıyor. Çünkü hukuki düzenlemelerin toplumsal karşılığı yalnızca Meclis’te alınan kararlarla değil, insanların birbirine nasıl baktığıyla ölçülür. Kürtlerin eşit yurttaşlığının yalnızca hukuken tanınması değil, gündelik hayatın her alanında içselleştirilmesi gerekiyor. Ve bunun sınanacağı alanlardan biri de tribünlerdir. Bir Amedspor taraftarına yalnızca tuttuğu takım nedeniyle düşman gözüyle bakılıyorsa… Kürt kimliği üzerinden hakaret hâlâ normalleştiriliyorsa… Amedspor’un başarısı bir tehdit olarak görülüyorsa… Mesele yasa ve kanunlara sığdırılamaz. Zihniyet değişmeden gerçek bir barıştan söz etmek mümkün değildir.
İlk sınav Erzurum’la
Şimdi yeni sezon başlıyor. Amedspor’un ilk karşılaşması Erzurumspor’la. Bu karşılaşmayı yalnızca üç puan üzerinden değerlendirmemek gerekiyor. Elbette iki takım da kazanmak isteyecek. Elbette tribünler kendi takımını destekleyecek. Elbette rekabet olacak. Bütün bunlar futbolun doğasında var. Ama rekabet ile düşmanlık arasında büyük bir fark var. Rakip olmak başka, kimliği nedeniyle düşmanlaştırmak başka. Tribün coşkusu başka, nefret söylemi başka. Takımını sevmek başka, başka bir takımın taraftarına kimliği üzerinden saldırmak başka. Türkiye’nin artık bu ayrımı yapması gerekiyor. Erzurum’la ilk maç bu açıdan küçük ama anlamlı bir sınav olabilir. Çünkü demokratikleşme yalnızca yasaların değiştirilmesiyle değil, insanların birbirine bakışının değişmesiyle mümkün.
Futbolu yeniden topluma bırakmak
Endüstriyel futbolun en büyük etkisi yalnızca futbolun ekonomik olarak büyümesi değil. Asıl sonuç, futbolun toplumsal anlamının giderek zayıflaması. Taraftarın müşteri, kulübün şirket, futbolun ürün haline getirildiği bir düzende futbolun kolektif ve toplumsal karakteri de aşınıyor. Oysa futbol aynı zamanda mahallelerin, gençlerin, çocukların, emekçilerin ve taraftarların ortak kültürüdür. Tribünleri milliyetçiliğin, ırkçılığın ve nefretin taşıyıcısı olmaktan çıkarıp farklılıkların yan yana durabildiği alanlara dönüştürmek gerekiyor. Bu yalnızca Amedspor’un meselesi değil. Bu, Türkiye futbolunun meselesi. Çerçeve Yasa’nın gerçek anlamını yalnızca yasada aramayalım. Onun etkisini sokakta, siyasette, medyada ve tribünlerde arayalım. Çünkü barış yalnızca çatışanların mutabakatıyla kurulmaz. Halkların bir arada yaşama iradesinin güçlenmesiyle kurulur. Amedspor’un ilk maçında dileğimiz çok basit:
Sahada futbol.
Tribünde özgürlük.
Rekabette eşitlik.
Taraftarlıkta kardeşlik.
Amedspor kendi adıyla, kendi renkleriyle, kendi taraftarıyla Türkiye futbolunun eşit bir parçası olarak sahaya çıksın. Ve elbette Amedspor’a sezonun ilk maçında başarılar. Belki bu sezon yalnızca hangi takımın şampiyon olacağını değil, Türkiye’nin futbol sahalarında nasıl bir ülke olmak istediğini de göreceğiz.
Amedspor pratiği, barış sürecinin turnusol kâğıdı olacak.









