Oysa özgürlük olmadan kutsallığın da bir anlamı yoktur. Bir kadını sürekli yücelterek ama onun hayatını belirleyen kuralları değiştirmeyerek yapılan şey sevgi değil, modernleştirilmiş bir tahakkümdür. Bugün Anneler Günü’nü gerçekten anlamlı kılacak şey; kadınlara bir gün çiçek vermek değil, onların omzuna yüklenen tarihsel ağırlığı hafifletmektir
Gürsel Karaaslan
Anneler Günü geldiğinde dünyanın büyük kısmı aynı cümleleri tekrar eder: “Anne kutsaldır”, “Cennet annelerin ayakları altındadır”, “Anne hakkı ödenmez”… İlk bakışta sevgi ve saygı gibi görünen bu sözlerin ardında ise çoğu zaman başka bir gerçeklik saklıdır: Kadını insan olarak değil, yalnızca fedakârlık üreten bir varlık olarak tanımlayan tarihsel bir düzen. Çünkü kadın, annelik üzerinden yüceltilirken çoğu zaman kadınlığı görünmezleştirilir. Toplum uzun yıllardır kadına şöyle sesleniyor: “Doğur, büyüt, koru, sabret, affet, taşı…” Ama aynı toplum çok daha az kez şunu soruyor: “Sen kimsin? Ne hissediyorsun? Ne olmak istiyorsun? Yorgun musun? Eksiliyor musun?” İşte tam burada annelik, sevginin doğal bir hâli olmaktan çıkarılıp toplumsal bir görev ve ahlaki zorunluluk hâline getiriliyor. Kadın, çocuk doğurduğu anda yalnızca “anne” olmuyor; aynı zamanda görünmez bir emek makinesine dönüşüyor. Ev içi yük, duygusal bakım, aileyi ayakta tutma sorumluluğu, çocukların psikolojisi, yaşlıların bakımı, sofranın kurulması, evin düzeni, duyguların dengesi… Bunların büyük kısmı hâlâ kadının omzuna bırakılıyor. Üstelik bu yük çoğu zaman “annelik içgüdüsü” denilerek doğallaştırılıyor. Oysa burada doğallıktan çok tarihsel bir iş bölümü ve kültürel bir yönlendirme vardır. Erkek ise çoğu zaman bu düzenin dışında, yardım eden ama asli sorumlu sayılmayan bir yerde tutuluyor. Çocuk büyütmek “anne işi”, ev düzeni “kadın işi”, duygusal emek “kadın doğası” gibi sunuluyor. Böylece annelik, paylaşılmış bir yaşam biçimi olmaktan çıkıp kadının tek başına taşıdığı ağır bir toplumsal role dönüşüyor. Daha çarpıcı olan ise şudur: Kadının bu yük altında ezilmesi bile kutsallaştırılıyor. Yorgunluğu fedakârlık diye alkışlanıyor. Kendinden vazgeçmesi “iyi anne” sayılıyor. Kendi hayatını ertelemesi erdem gibi anlatılıyor. Hatta birçok toplumda kadın ne kadar çok kendini tüketirse o kadar “makbul anne” kabul ediliyor. Böylece kadının kaybı ahlaki bir başarı gibi sunuluyor. Burada kutsallık çoğu zaman özgürleştiren değil, itaati derinleştiren bir araç hâline geliyor.
“Anne kutsaldır” sözü bazen kadına değer vermekten çok, onu sorgulanamaz bir görevin içine hapsetmenin dili oluyor. Çünkü kutsallaştırılan şey çoğu zaman dokunulmazlaştırılır ama aynı zamanda değiştirilemez hâle de getirilir. Kadın artık bir birey değil; sürekli veren, tüketen, affeden, katlanan bir figüre dönüştürülür. Oysa kadın sadece anne değildir. Kadın; düşünen, isteyen, üreten, öfkelenen, yorulan, hayal kuran, reddeden ve arayan bir insandır. Annelik ise onun varoluşunun yalnızca bir ihtimali olabilir; özü değil. Bugün Anneler Günü etrafında kurulan kapitalist düzen de bu çarpıklığı daha da derinleştiriyor. Bir yanda yıl boyunca emeği görünmeyen milyonlarca kadın var, diğer yanda ise bir güne sıkıştırılmış çiçekler, indirim kampanyaları, reklam sloganları ve duygusal pazarlama teknikleri… Kapitalizm en derin insani bağları bile tüketim nesnesine dönüştürmekte ustadır. Anne sevgisi de bundan payını alıyor. Bir gün boyunca “annenizi mutlu edin” çağrıları yapılırken, geri kalan günlerde kadınların nasıl yaşadığı, ne kadar yorulduğu ve ne kadar yalnız bırakıldığı pek konuşulmuyor. Çünkü sistem için önemli olan kadının özgürleşmesi değil, duygunun tüketime çevrilmesidir. Böylece Anneler Günü, birçok yerde anneleri anlamanın değil, vicdan rahatlatmanın ritüeline dönüşüyor. Oysa gerçek bir yüzleşme çok daha rahatsız edici sorular sorardı: Neden annelik hâlâ büyük ölçüde kadının tek başına taşıdığı bir yük? Neden kadın anne olduğunda bireyselliğini kaybetmesi bekleniyor? Neden erkek ebeveynliği hâlâ “yardım etmek” diliyle tarif ediliyor? Neden kadınların görünmeyen emeği sevgi adı altında ücretsizleştiriliyor? Ve neden annelik, kadının özgürlüğünü büyüten değil de çoğu zaman daraltan bir toplumsal role dönüşüyor?
Belki de en büyük sorun tam burada başlıyor: Toplum, anneleri çok sevdiğini söylüyor ama kadınların yükünü paylaşmaya aynı cesaretle yanaşmıyor. Daha da önemlisi, toplumun yarattığı erkek egemen akıl, kadının özgürlüğü önünde kurduğu barikatları geri çekmeye de yanaşmıyor. Çünkü mesele yalnızca ev işlerinin paylaşılmaması değildir; mesele, kadın üzerinde tarih boyunca kurulan iktidarın hâlâ korunmak istenmesidir. Bu yüzden kadın “anne” olarak alkışlanırken özgür bir birey olarak aynı ölçüde kabul görmüyor. Kadın fedakâr olduğunda değerli sayılıyor; ama sınır çizen, itiraz eden, kendi yaşamını kurmak isteyen bir özne olduğunda çoğu zaman rahatsızlık yaratıyor. Çünkü erkek egemen düzen, anneliği kutsarken aslında çoğu zaman denetleyebildiği kadın biçimini kutsuyor. Kadının önünde yalnızca ekonomik değil; kültürel, ahlaki, siyasal ve zihinsel barikatlar da duruyor. Geleneksel aile kalıpları, erkeklik kültürü, “namus” üzerinden kurulan denetim mekanizmaları, erkek yasaları, erkek dili, erkek ahlakı ve hatta erkek merkezli din yorumları… Bunların büyük kısmı kadını korumaktan çok, kadını belirli bir rol içinde tutmaya hizmet ediyor. Erkeklik burada yalnızca biyolojik bir durum değil; tarih boyunca kendisini merkez kabul etmiş bir iktidar biçimine dönüşüyor. Bu iktidar, kadını sever gibi yaparken onu sınırlandırıyor; değer veriyor gibi görünürken onun adına karar veriyor; kutsuyor ama özgür bırakmıyor. Oysa özgürlük olmadan kutsallığın da bir anlamı yoktur. Bir kadını sürekli yücelterek ama onun hayatını belirleyen kuralları değiştirmeyerek yapılan şey sevgi değil, modernleştirilmiş bir tahakkümdür. Bugün Anneler Günü’nü gerçekten anlamlı kılacak şey; kadınlara bir gün çiçek vermek değil, onların omzuna yüklenen tarihsel ağırlığı hafifletmektir. Çünkü kadınların ihtiyacı biraz daha fazla övgü değil, biraz daha fazla eşitlik, adalet ve özgürlüktür. Belki de gerçek Anneler Günü, kadınların yalnızca anne olarak değil, tam ve özgür bir insan olarak kabul edildiği gün başlayacaktır.









