• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
22 Haziran 2026 Pazartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Atina’dan Gracchus kardeşlere, HDK’den komüne: Demokratik biçimin toplumsal içeriği

22 Haziran 2026 Pazartesi - 23:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum

Bugün ihtiyacımız olan şey, komün fikrine karşı çıkmak değildir. Aksine, komün fikrini propaganda cümlelerinin elinden kurtarıp kurucu bir tartışmanın konusu haline getirmektir

Hüseyin Korkmaz

Son günlerde Kürt siyasal hareketinin gündeminde yeniden güçlü bir kavram dolaşıyor: komün. “Komün belediyedir, belediye komündür” sözü, yalnızca bir slogan olarak değil; yerel yönetim, demokratik toplum, halk katılımı, özyönetim ve yeni bir toplumsallık arayışının ifadesi olarak öne çıkarılıyor.

Bunu önemsememek mümkün değil. Merkeziyetçiliğin, kayyım rejiminin, bürokratik siyasetin, temsil krizinin ve toplumsal dağılmanın bu kadar derinleştiği bir dönemde yerelden, mahalleden, halkın doğrudan katılımından, ortak yaşamdan ve komünal ilişkilerden söz etmek kuşkusuz değerlidir. Hatta denebilir ki, bugünün siyasal krizinde en fazla ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, toplumun yeniden kendi üzerine düşünmesi, kendi yaşamını kurma gücünü hatırlaması ve yerel düzeyde yeniden özneleşmesidir.

Her ne kadar bu yazı daha çok “belediye komündür, komün belediyedir” söylemi üzerinden ilerlese de, burada yürütülmek istenen tartışma yalnızca yerel yönetimlerle sınırlı değildir; demokratik siyaset iddiası taşıyan bütün alanları, örgütsel yapıları ve ilişki biçimlerini kapsamaktadır.

Fakat tam da bu nedenle şu soruyu sormak gerekir: Komün gerçekten tartışılıyor mu; yoksa daha çok kabul edilen, tekrar edilen ve örgütsel dile tercüme edilen yeni bir siyasal zarf olarak mı dolaşıma giriyor?

Bu soru komün fikrine itiraz etmek için değil, onu ciddiye almak için sorulmalıdır. Çünkü tarih bize şunu gösterir: Demokratik biçimler yalnızca ilan edilerek kurulmaz. Meclis, kongre, belediye, komün, halk toplantısı, özyönetim, demokratik özerklik; bunların her biri birer biçimdir. Ama bu biçimlerin yaşayabilmesi için onları taşıyacak toplumsal içerik gerekir. Eski deyimle söylersek, mesele yalnızca zarf değil, mazruftur. Zarf değişirken içindeki mektup aynı kalıyorsa, bir süre sonra yeni zarf da eskir, yıpranır ve itibar kaybeder.

Burada eleştirilmesi gereken şey komün fikrinin kendisi değildir. Asıl mesele, komünü mümkün kılacak toplumsal, kurumsal ve zihinsel kapasitenin üretilip üretilmediğidir.

Atina demokrasisinin tarihsel deneyimi bu açıdan hâlâ öğreticidir. Elbette Atina bugünün dünyası için doğrudan bir model değildir. Kadınların, kölelerin ve yabancı yerleşiklerin siyasal yurttaşlık dışında bırakıldığı bir düzenden söz ediyoruz. Bu nedenle Atina demokrasisini romantize etmek doğru olmaz. Fakat yine de Atina deneyimi, demokratik biçimin ancak belli bir toplumsal içerikle birlikte işleyebildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Atina’da demokrasi bir anda ilan edilmedi. Solon’dan Kleisthenes’e, oradan Perikles döneminin olgunlaşmış kurumlarına uzanan uzun, çatışmalı ve sınırlı ama öğretici bir süreç yaşandı. Solon, aristokrat kökenli bir yasa koyucu olarak derinleşen borç, toprak ve sınıf krizine müdahale etti. Borç köleliğini kaldırdı, yurttaşların aristokratik keyfiyet karşısında kimi haklarını genişletti, siyasal katılımın zemininin yalnızca soya dayalı olarak belirlenmesini sınırladı. Ancak Solon tam anlamıyla demokrat değildi; Atina’yı bugünkü anlamda eşitlikçi bir demokrasiye dönüştürmedi. Yine de yaptığı şey önemliydi: Demokratik biçimin üzerinde yükseleceği toplumsal zeminin bazı taşlarını yerinden oynattı.

Kleisthenes ise bu sürecin başka bir aşamasıdır. MÖ 508/507 reformlarıyla Atina’daki yurttaş gövdesini eski soy, kabile ve aristokratik aidiyetler üzerinden değil; deme denilen yerel birimler ve yeni kabile düzeni üzerinden yeniden örgütledi. Böylece eski aristokrat ailelerin yerel ve soya dayalı siyasal hâkimiyeti kırılmaya başladı. Beş Yüzler Konseyi gibi kurumlar, yurttaşların daha geniş biçimde siyasal sürece katılmasının zeminini oluşturdu. Daha sonra Atina demokrasisinin gelişmiş halinde kura, dönüşümlülük, kısa süreli görevler, hesap verme ve yurttaş meclisi gibi mekanizmalar siyasal yapının merkezine yerleşti.

Burada asıl ders şudur: Atina’da demokratik biçim, belli ölçülerde yurttaş kapasitesiyle birlikte kuruldu. Yönetim yalnızca aristokratik zümrenin doğal hakkı olmaktan çıkarıldı. Siyasal yurttaş sayılan erkekler arasında yönetme ve yönetilme kapasitesi genişletildi. İnsanlar yalnızca yönetilen değil, belirli koşullar altında yönetime katılabilen özneler haline getirildi. Kura sistemi bu açıdan önemlidir. Çünkü seçim çoğu zaman güçlü, tanınmış, zengin ve eğitimli olanları öne çıkarırken; kura sıradan yurttaşın da kamu görevine gelmesini mümkün kılıyordu. Ancak uzmanlık gerektiren kimi görevlerde seçim korunuyordu. Yani Atina demokrasisi “herkes her işi bilir” demiyordu; daha çok, siyasal-yönetsel işlerin profesyonel bir kastın tekeline dönüşmesini engellemeye çalışıyordu.

Bu ayrım bugün için hâlâ önemlidir. Demokratik toplum, uzmanlığı reddetmek değildir. Demokratik toplum, uzmanlığın halk adına karar veren kapalı bir iktidar alanına dönüşmesini engellemektir.

Murray Bookchin’in Atina ile Roma arasında kurduğu karşılaştırma da tam bu noktada anlam kazanır. Bookchin, Atina deneyimini yalnızca hukuki reformlarla açıklamaz; onun arkasındaki maddi-toplumsal zemine bakar. Attika’da küçük üretici yurttaşlığın, kent-kır ilişkisinin ve kamusal katılımın belli bir dengesinin kurulabildiğini söyler. Buna karşılık Roma’da fetih, ganimet, köle emeği ve latifundia denilen büyük toprak sistemi, cumhuriyetin toplumsal temelini başka bir yöne sürüklemiştir. Roma’da yurttaşlık biçimi yaşamaya devam ederken, onu taşıyan küçük üretici zemin aşınmıştır.

Gracchus kardeşlerin trajedisi burada ortaya çıkar. Tiberius ve Gaius Gracchus, Roma Cumhuriyeti içinde toprak reformu, yoksul yurttaşların korunması ve aristokratik birikimin sınırlandırılması yönünde ileri girişimlerde bulundular. Talepleri kendi dönemleri açısından demokratik ve halkçıydı. Fakat Roma toplumu artık bu reformları taşıyacak dengeden uzaklaşmıştı. Senato aristokrasisi, büyük toprak sahipliği, fetih ekonomisi ve köle emeği, siyasal biçimin içeriğini dönüştürmüştü. Cumhuriyet vardı; ama cumhuriyetin toplumsal zemini çürümüştü.

Bu yüzden Gracchus kardeşlerin hikâyesi yalnızca “ileri yasalar önerildi ama gericiler engelledi” diye okunamaz. Elbette egemen sınıfların direnci, siyasal şiddet ve aristokratik tepki belirleyicidir. Fakat daha derin mesele şudur: Demokratik ya da halkçı bir biçim, onu taşıyacak toplumsal içerik aşındığında kalıcılaşamaz. Çok ileri görünen yasalar bile, onları mümkün kılacak toplumsal kapasite yaratılmadığında, bir kriz başlığına dönüşebilir.

Buradan bugüne mekanik bir benzerlik kurmak doğru olmaz. Ne Atina bugünün modeli olabilir ne Roma bugünün birebir karşılığıdır. Fakat tarihsel analoji bize bir ölçü sunar: Demokrasi önce bir yapabilirlik meselesidir. Kurumlar bu yapabilirliğin üzerine kurulduğunda işler; onun yerine ikame edildiğinde ise bir süre sonra biçime dönüşür, daralır ve büzüşür.

Kürt siyasal hareketinin son otuz-kırk yıllık deneyimi de bu açıdan okunabilir. Bu hareketin güçlü bir tarafı var: Stratejik yönelimleri hızla sahiplenme, kavramları toplumsallaştırma, zor koşullarda dağılmadan yeni politik hatlar üretebilme kabiliyeti. Demokratik özerklik, demokratik konfederalizm, halk meclisleri, kadın özgürlükçü paradigma, ekolojik toplum ve bugün komün fikri bu hatta yer alıyor. Bunların her biri, mevcut ulus-devletçi, merkeziyetçi ve erkek egemen siyaset karşısında önemli imkânlar taşıyor.

Fakat aynı hareketin zayıf bir tarafı da var: Bu kavramlar çoğu zaman yeterince tartışılmadan, eleştirel süzgeçten geçirilmeden, yerelin deneyimiyle yoğrulmadan ve gündelik siyasal pratiklere dönüşmeden hızla kabul ediliyor. Böyle olunca kavram yayılıyor ama anlam derinleşmiyor. Söz çoğalıyor ama ilişki dönüşmüyor. Yeni bir siyasal zarf üretiliyor ama mazruf aynı kalabiliyor.

HDK deneyimi bu açıdan öğreticidir. Halkların Demokratik Kongresi, Türkiye’de demokratik toplum fikri açısından çok değerli bir imkân olarak ortaya çıktı. Halkların, inançların, kadınların, emekçilerin, ekoloji mücadelelerinin, yerel direnişlerin ve demokratik muhalefetin ortak zemini olma iddiası taşıyordu. Bu iddia küçümsenecek bir iddia değildi. Türkiye gibi siyasal temsili daraltılmış, toplum kesimleri birbirinden koparılmış ve demokratik alanı sürekli baskı altında tutulan bir ülkede HDK, teorik olarak çok geniş bir olanak barındırıyordu.

Fakat HDK’nin zaman içinde yaşadığı daralma da görmezden gelinemez. Kurumsal olarak varlığını sürdürse de, ilk ortaya çıkışındaki kurucu enerjiyi, geniş toplumsal temas kapasitesini ve yerel örgütlenme iddiasını büyük ölçüde yitirdi. Bunun nedeni yalnızca dış baskılar, devletin daraltıcı müdahaleleri, siyasal iklim ya da kriminalizasyon değildir. Bunlar elbette belirleyicidir ve yok sayılamaz. Ancak içsel nedenleri de konuşmak gerekir.

HDK kendi kavramsal setini yeterince kurabildi mi? Yerelde süreklileşen karar alma mekanizmaları yaratabildi mi? Farklı toplumsal kesimleri yalnızca temsil edilen değil, karar süreçlerinin gerçek öznesi haline getirebildi mi? Kendisini partinin gölgesinden çıkarıp demokratik toplumun özgün kurucu zemini olarak anlatabildi mi?

Ne yazık ki HDK çoğu zaman kendi pozitif içeriğiyle değil, HDP ile ilişkisi üzerinden tarif edildi. “Her HDP’li HDK’lidir ama her HDK’li HDP’li olmak zorunda değildir” cümlesi bu dönemin en bilinen ifadelerinden biriydi. İlk bakışta kapsayıcı bir ayrım yapıyor gibiydi. Fakat çoğu zaman daha derin bir tartışmanın yerine geçti. HDK’nin demokratik toplum içindeki yeri, farklı halklar, inançlar, kadınlar, emekçiler, ekoloji mücadeleleri ve yerel toplumsal dinamikler arasında nasıl bir içsel bağ kuracağı, bu bağın hangi karar mekanizmalarıyla sürdürüleceği yeterince tartışılamadı.

Böyle olunca güçlü bir siyasal fikir, dar bir formülün içine sıkıştı. “Parti değil ama partiyle ilişkili” gibi açıklamalar, HDK’nin ne olmadığını anlatmaya yaradı; fakat ne olduğunu, nasıl bir toplum fikri taşıdığını, kimi nasıl özneleştirdiğini ve hangi kurucu ilişki biçimini ürettiğini yeterince açmadı. Oysa demokratik toplum projesi, yalnızca “parti değildir” denilerek kurulamaz. Ne olduğu, hangi boşluğu doldurduğu, karar alma ve hesap verme mekanizmalarını nasıl kurduğu, toplumsal enerjiyi nasıl örgütlediği açıkça tartışılmalıdır.

Bugünkü komün tartışmasında da benzer bir risk vardır. Birçok yapıyı, mahalle toplantısını, meclisi, belediye pratiğini ya da yerel oluşumu “komün” diye adlandırmak, kendi başına komünal bir içerik üretmez. Eğer katılım biçimi değişmiyorsa, karar süreçleri dönüşmüyorsa, insanlar yalnızca çağrılan, dinleyen, onaylayan ve uygulayan konumunda kalıyorsa; yeni kavram eski işleyişin üzerine geçirilmiş olur. Bu durumda değişen şey mazruf değil, zarf olur. İçerik aynı kalır; yalnızca sunum değişir.

Oysa komün bir adlandırma değildir. Komün, bir ilişki biçimidir. Komün, insanların birlikte düşünme, birlikte karar alma, birlikte üretme, birlikte denetleme ve birlikte sorumluluk üstlenme kapasitesidir. Bu kapasite yaratılmadan kullanılan her komün sözcüğü, bir süre sonra kendi ağırlığını taşıyamaz hale gelir.

Burada David Harvey’in Sosyal Adalet ve Şehir’de açtığı tartışma başka bir yönden aydınlatıcıdır. Harvey, kent kuramı ve sosyal adalet tartışmasında bilginin yalnızca teknik, tarafsız ve metodolojik bir mesele olarak ele alınamayacağını gösterir. Kuram, yalnızca dünyayı açıklayan bir araç değildir; dünyayla nasıl ilişki kurduğumuzu, neyi sorun saydığımızı, neyi değişebilir gördüğümüzü ve hangi müdahale biçimlerini mümkün kabul ettiğimizi de belirler.

Elbette her siyasal ya da bilimsel çalışma yönteme ihtiyaç duyar. Yöntemsiz düşünce dağılır; örgütsüz fikir toplumsallaşamaz. Fakat metodoloji, kuramın içeriğinden koptuğu anda başka bir şeye dönüşür. Artık düşüncenin taşıyıcısı değil, onun yerine geçen bir teknik olur. Kimi zaman yöntem o kadar merkezileşir ki, kuramın kendisi geri çekilir. Form, prosedür, örgütlenme şeması, toplantı düzeni, komisyon yapısı, sonuç bildirgesi dili ve kavramların dolaşıma sokulma biçimi, kurucu düşüncenin yerini almaya başlar.

Bu tehlike siyasal örgütlenmeler için de geçerlidir. Bir fikri topluma yaymak için toplantılar, eğitimler, bildirgeler, meclisler, komisyonlar ve yerel örgütlenme biçimleri gerekir. Fakat bütün bu araçlar kuramın kendisini derinleştirmiyorsa, giderek biçimsel bir tekrar üretir. Kavram çoğalır ama anlam derinleşmez. Söz yayılır ama ilişki değişmez. İsim değişir ama işleyiş aynı kalır.

Kürt siyasal hareketinde de zaman zaman böyle bir risk ortaya çıkıyor. Demokratik toplum, HDK, halk meclisleri, demokratik özerklik ya da bugün komün fikri; bunların her biri güçlü teorik ve siyasal imkânlar taşıyor. Fakat bu kavramlar, onları kuracak toplumsal ilişki biçimleriyle, tartışma kültürüyle, yerel karar alma deneyimiyle ve gündelik hayatın dönüşümüyle buluşmadığında, kuramdan çok metodoloji görünür hale geliyor. Yani fikrin kendisi değil, fikri yayma tekniği öne çıkıyor.

Bu durumda radikal kavramlar statükocu örgütsel alışkanlıkların içine yerleştirilebiliyor. Sözcük radikal oluyor ama ilişki eski kalıyor. Kavram yeni oluyor ama karar alma biçimi değişmiyor. İsim komün oluyor ama işleyiş yine hiyerarşik, temsili, yukarıdan aşağıya ve onay üretmeye dayalı kalabiliyor.

O zaman teori devrimci görünür; pratik statükocu kalır.

Belki de burada en zor soru şudur: Yeni bir demokratik toplumsallık, eski insanla kurulabilir mi?

Bu soru yanlış anlaşılmaya çok açıktır. Burada kastedilen, yukarıdan aşağıya “yeni insan” yaratma iddiası değildir. Tarih, bu tür toplum mühendisliklerinin nasıl otoriter sonuçlar üretebildiğini yeterince göstermiştir. Kastedilen başka bir şeydir: Yeni bir toplumsal biçim, eski hiyerarşilerle, eski itaat alışkanlıklarıyla, eski temsil ilişkileriyle ve kapitalist modernitenin parçaladığı birey tipiyle kendiliğinden kurulamaz.

Bugünün insanı yalnızca örgütsüz değildir; aynı zamanda parçalanmış durumdadır. Kendisini çoğu zaman bir topluluğun, mahallenin, halkın ya da ortak bir geleceğin parçası olarak değil; kendi küçük güvenlik alanını korumaya çalışan yalnız bir birey olarak kurar. Küçük sermayeler, küçük statüler, küçük konfor alanları, küçük ev odakları bu yüzden bu kadar önem kazanır. İnsan sevdiği, inandığı, birlikte üretmek istediği şeylerin değil; kendisine değer, statü ve güvenlik sağlayacağını düşündüğü şeylerin peşinden gitmeye zorlanır.

Kapitalist modernitenin en büyük başarısı belki de budur: İnsanı yalnızca sömürmekle kalmaz, onun toplumsal bağlarını da zayıflatır. İnsanları ortak iyinin değil, bireysel kurtuluşun peşine düşürür. Toplumu, birbirine değmeden yan yana duran bireylerin toplamına indirger. Böyle bir dünyada insan, birlikte yaşamanın değil, kendini kurtarmanın imkânlarını arar. Birikim de çoğu zaman özgürleşmenin değil, korunmanın aracına dönüşür.

Bu nedenle komün fikri elbette değerlidir; fakat aynı nedenle zordur. Çünkü komün yalnızca bir yönetim modeli değil, başka türlü bir insan ilişkisi demektir. Paylaşma, tartışma, karar alma, sorumluluk üstlenme, denetleme, hesap sorma ve hesap verme kapasitesi olmadan komün yalnızca güzel bir kelime olarak kalır.

Komün fikrinin önündeki engel yalnızca devlet, hukuk, belediye mevzuatı ya da kayyım rejimi değildir. Bunlar elbette belirleyicidir ve hafife alınamaz. Fakat en az bunlar kadar önemli olan başka bir sorun vardır: Komünü kuracak toplumsal öznenin bugünkü hali. Eğer insanlar karar süreçlerine katılmaya alışmamışsa, tartışma kültürü zayıfsa, kolektif sorumluluk yerine bireysel korunma refleksi baskınsa, örgüt içi demokrasi yerini hiyerarşik kabule bırakmışsa, yeni biçim eski içerikle dolacaktır.

O zaman zarf değişir, ama mazruf değişmez.

Belediyeyi komün olarak düşünmek değerli bir ufuk olabilir. Fakat belediye, mevcut hukuk içinde bütçesi, ihale sistemi, personel rejimi, merkezi idare bağımlılığı, seçilmiş-meclis-bürokrasi ilişkisi ve kayyım tehdidiyle sınırlanmış bir kurumdur. Bu kurumu “komün” olarak adlandırmak, kendi başına onu komün haline getirmez. Belediye komün olacaksa, bunun hangi mekanizmalarla olacağı açıkça tartışılmalıdır.

Mahalle meclisleri nasıl kurulacak? Kararlar nasıl alınacak? Kadınlar, gençler, emekçiler, esnaf, yoksullar, göçmenler, inanç grupları ve ekoloji hareketleri bu süreçte nasıl gerçek özne olacak? Belediye bütçesi halkın denetimine nasıl açılacak? Temsil ile doğrudan katılım arasındaki gerilim nasıl çözülecek? Seçilmişler ile halk meclisleri arasındaki ilişki nasıl kurulacak? Geri çağırma, hesap verme, şeffaflık ve süreklilik hangi araçlarla sağlanacak? Katılım yalnızca toplantıya çağırmakla mı sınırlı kalacak, yoksa kararın kendisini dönüştüren bir mekanizma mı kurulacak?

Bu sorular sorulmadan “belediye komündür” demek, güçlü bir siyasal fikri zayıf bir slogana dönüştürme riski taşır.

Bugün ihtiyacımız olan şey, komün fikrine karşı çıkmak değildir. Aksine, komün fikrini propaganda cümlelerinin elinden kurtarıp kurucu bir tartışmanın konusu haline getirmektir. Komün gerçekten komün olacaksa, yalnızca belediye binasında, parti toplantısında ya da konferans sonuç bildirgesinde kurulamaz. Komün mahallede, sokakta, gündelik yaşamda, ekmekte, suda, ulaşımda, bakım emeğinde, kadın özgürlüğünde, gençlerin söz hakkına sahip olmasında, bütçenin nasıl harcanacağına halkın karar vermesinde kurulur.

Bunu söylemek, hareketin tarihsel birikimini küçümsemek değildir. Tersine, o birikimin geleceğini ciddiye almaktır. Kürt siyasal hareketi, bu coğrafyada demokratik siyaset açısından çok ağır bedellerle oluşmuş bir deneyim taşıyor. Kadın özgürlük mücadelesi, yerel yönetim deneyimleri, kayyımlara karşı direniş, ekoloji vurgusu, çok kimlikli siyaset ve demokratik toplum fikri bu deneyimin önemli parçalarıdır. Fakat tam da bu nedenle kavramların kolayca tüketilmesine izin verilmemelidir.

HDK’nin yaşadığı büzüşme, komün tartışması için bir uyarı olmalıdır. HDK yanlış bir fikir olduğu için değil; yeterince derinleştirilemediği, yerelleştirilemediği, kendi toplumsal öznesini yeterince üretemediği ve çoğu zaman dar örgütsel formüllerle anlatıldığı için zayıfladı. Komün fikrinin aynı kaderi paylaşmaması isteniyorsa, bugün yapılacak en önemli şey onu hızla adlandırmak değil, onu sabırla tartışmaktır.

Komün fikrine yapılacak en büyük haksızlık, onu tartışmadan kabul etmektir. Çünkü tartışılmayan fikir içselleşmez; içselleşmeyen fikir kurumsallaşmaz; kurumsallaşmayan fikir ise bir süre sonra büzüşür, yorulur ve geriye yalnızca adı kalır.

Atina deneyiminin hatırlattığı şey budur: Demokrasi, ancak yurttaş onu taşıyabilecek hale geldiğinde işler. Gracchus kardeşlerin trajedisi de bunu gösterir: Toplumsal içerik üretilmeden getirilen ileri reformlar kalıcılaşamaz. HDK deneyimi ise bize daha yakın bir uyarı sunar: İyi fikirler, kendi taşıyıcılarını, kavramlarını, yerel ilişkilerini ve gündelik pratiklerini yaratamazsa, kurumsal olarak yaşamaya devam etse bile siyasal anlamda zayıflayabilir.

Bugünkü komün tartışmasının önündeki en büyük görev, yeni bir adlandırma yapmak değildir. Asıl görev, yeni bir demokratik yapabilirlik üretmektir. İnsanların yalnızca çağrıldığı değil, karar verdiği; yalnızca dinlediği değil, tartıştığı; yalnızca onayladığı değil, denetlediği; yalnızca temsil edildiği değil, özneleştiği bir siyasal-toplumsal alan yaratılmadıkça, komün fikri kendi anlamını bulamaz.

Komün ilan edilmez; inşa edilir.

Komün anlatılmaz; yaşanır.

Komün, bir kavramın örgütsel dolaşıma sokulmasıyla değil, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkinin değişmesiyle başlar.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur: Kaç yapıya komün adı verdiğimiz değil, kaç insanı gerçekten karar süreçlerinin öznesi haline getirdiğimizdir. Kaç toplantı yaptığımız değil, o toplantılarda nasıl bir söz, nasıl bir dinleme, nasıl bir itiraz ve nasıl bir ortak karar kültürü kurduğumuzdur. Kaç sonuç bildirgesi yayımladığımız değil, o bildirgelerin gündelik yaşamda hangi ilişkiyi değiştirdiğidir.

Demokratik siyaset, en çok kendi kavramlarını tartışabildiğinde demokratiktir. Komün fikri de ancak böyle yaşayabilir: tartışılarak, sınanarak, yerelleştirilerek, eleştirilerek, yeniden kurularak.

Çünkü yeni bir demokratik toplum, yalnızca yeni kavramlarla değil; yeni ilişkilerle, yeni yapabilirliklerle ve yeni bir ortak yaşam iradesiyle kurulabilir.

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Yargı krizine B-6’dan bakmak

Sonraki Haber

JES’ler bu kez Xarpet ve İstanbul’da

Sonraki Haber

JES’ler bu kez Xarpet ve İstanbul’da

SON HABERLER

Rojava halkı Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü için yürüdü

Yazar: Yeni Yaşam
22 Haziran 2026

Türk milli takımı niye çöktü?

Yazar: Yeni Yaşam
22 Haziran 2026

JES’ler bu kez Xarpet ve İstanbul’da

Yazar: Yeni Yaşam
22 Haziran 2026

Atina’dan Gracchus kardeşlere, HDK’den komüne: Demokratik biçimin toplumsal içeriği

Yazar: Yeni Yaşam
22 Haziran 2026

Yargı krizine B-6’dan bakmak

Yazar: Yeni Yaşam
22 Haziran 2026

Gökte seçim ararken çukura düşmeyelim

Yazar: Yeni Yaşam
22 Haziran 2026

Yaşam olarak yaşam: Cihan ve Hüsnü

Yazar: Yeni Yaşam
22 Haziran 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır