• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
16 Ağustos 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Yazarlar Özgür Amed

Avuç içine yazılan tarih

16 Ağustos 2026 Pazar - 23:00
Kategori: Özgür Amed, Yazarlar

Bartın Cezaevi, 1998’in son ayları. Koridorda bir hareketlilik oluyor. “Ali heval kendini yaktı” diyor biri. Battaniyeyle kapı altına taşımışlar, vücudunun önemli bir bölümü yanmış, cenin gibi kıvrılmış yatıyor. Nefes alıp verebiliyor. Ambulans gecikiyor, arkadaşları başına toplanmış, ne yapacaklarını bilmiyorlar. Üstünü örtmek mi doğru, açık bırakmak mı? Ali Aydın bir ara konuşmak istiyor. Söylediği tek kelime var. “Üşüyorum.” Çetin Arkaş bu sahneyi anlattıktan sonra araya kısacık bir cümle sıkıştırıyor: “Yanan bir insan da üşürmüş. Bunu ilk kez orada öğrenmiş oldum.” Çetin Arkaş imzalı, iki ciltlik “Hapiste 31. Yıl” kitabı baştan sona böyle bir bilgi türüyle dolu. Kimsenin öğrenmeyi seçmeyeceği, öğrenildiğinde de bir daha unutulamayan cinsten. Aram Yayınevi’nden çıkan çalışma, 27 Şubat 1992’de on bir günlük sorgunun ardından Bayrampaşa’ya, o zamanki adıyla Sağmalcılar’a giren yirmi bir yaşındaki bir siyasal bilgiler öğrencisinin esaret kaydı. Kitap 19 Temmuz 2025, Amed notuyla bitiyor. Kitabın birinci cildi, bir koğuş kitabı. Kalabalık, gürültülü, çok sesli. İkinci cilt ise bir hücre kitabı. Olabildiğince yalnız, sessiz, avuç içine not alınan bir dünya bize eşlik ediyor. Dokuz yüz sayfa civarında olan metnin ilk cümlesiyle son cümlesi arasında ise devasa bir yaşam, bir gençlik var. Arkaş, önsözde kitabın iddiasını küçültüp ona “anı-deneme” diyor. Oysa ortaya çıkan şey çok daha fazlası. İçeriden bir insanın dünyaya, Ortadoğu’ya, devletin anatomisine, Kürt hareketinin dönüşümüne ve zindanın mikrokozmosuna tuttuğu büyük bir tanıklık. Bayrampaşa’dan Bartın’a, Bursa’dan İmralı’ya, Silivri’ye uzanan her durak ayrı bir rejim, mimari ve insan tipolojisi sunuyor. Koğuştan hücreye geçişi; kalorifer peteğinin, rögarın, mazgalın, çekpas sapının bile nasıl iletişim aracına dönüştüğünü bütün ayrıntılarıyla görüyoruz.

‘İki ayrı hafıza rejimi çarpışıyor’

Kitabın en güçlü yanı, otuz bir yılı siyasal bir kronolojiye dönüştürmesi. Anlatı, 1991’de TMK’nın aynı mahkemede yargılanan tutsaklara farklı ceza tarifeleri uygulaması ve Anayasa Mahkemesi’nin itirazı “silahlı mücadele sürüyor” gerekçesiyle reddetmesiyle açılıyor. Ardından 1992 Newrozu, Cizre ve Şırnak’ta açılan ateş, Nusaybin’de Pira Şehidan geliyor. 24 Eylül 1996’da Zeki Müren’in ölümü manşetleri kaplarken Diyarbakır Cezaevi’nde on tutsak öldürülüyor; Arkaş, aralarında Erkan Perişan’ın da bulunduğu isimleri tek tek yazıyor. Yıllar sonra bir hükümlünün “Zeki Müren ne zaman öldü?” sorusuna tarihi günü gününe hatırlamasının nedeni de bu. Sayfalar boyunca iki ayrı hafıza rejimi çarpışıyor.

1998 sonbaharıyla birlikte kitap ritim değiştiriyor. 9 Ekim komplosu, Maraş Cezaevi’nde Halit Oral’ın bedenini ateşe vermesi, ardından cezaevlerine dalga dalga yayılan yakma eylemleri. Midyat’ta, tek kişinin nöbet tutması yasaklandığı için aynı nöbete kalkan Aynur Artan ve Selamet Menteş’in anlaşıp birlikte kendilerini yakması. Bartın’da Murat Kaya, Ali Aydın, Yavuz Güzel. Yavuz Güzel’in yanık halde saz çalan arkadaşından “ela gözlüm ben bu elden gidersem” türküsünü istemesi, ambulans geldiği için türkünün söylenememesi ve şehadetinden sonraki anma toplantısında söylenmesi… Aynı günlerde A-2 koğuşunda kayalık zemin kazılarak sürdürülen bir tünel çalışması vardır; idare dışarıda ses duyup elektriği kesince tünel deşifre olur. Kitabın en iyi yönlerinden biri, aynı zaman dilimi içinde hem umutsuz bir kaçış planını hem de umutsuz bir ölüm dalgasını yan yana anlatabilmesinden geliyor.

15 Şubat 1999’u anlatan “Kara Gün” bölümü, metnin duygusal merkezi. Ecevit’in beklenmedik basın toplantısı, herkesin bildiği ama kimsenin ağzından çıkarmak istemediği haberin duyulması, Arkaş’ın battaniyeyi başına çekip uyumak ve bir daha uyanmamak istemesi. Ardından gelen dönem, 1999-2004 sosyal proje dönemi, kitabın en samimi sayfalarını üretiyor. Arkaş, Sayın Öcalan’ın esaret sonrası açıklamalarını anlamakta zorlandıklarını gizlemiyor. “Bazı şeyleri anlıyor bazı şeyleri de anlamıyorduk demek sanırım dürüstçe bir yaklaşım olur” diyor. Aynı bölümde M. Can Yüce’nin “O tek başına karar veremez” cümlesinin nasıl bir kopuşun habercisi olduğunu, Çanakkale’de fotoğrafların indirilmesinden başlayıp itiraz edenlerin ortamdan atılmasına varan süreci anlatıyor. Aynı şekilde “Bir Halkı Savunmak” savunmasının her şeyi nasıl değiştirdiğini de…

F tipi tartışması ve 19 Aralık 2000 sabahı da aynı soğukkanlılıkla anlatılıyor. Arkaş, PKK’nin ölüm orucuna katılmama kararını 14 Temmuz 1982 direnişçilerinin vasiyetine dayandırıyor; Bayrampaşa’da F.G. öncülüğünde yapılan açıklamanın yarattığı tahribatı ve Duran Kalkan’ın aynı geceki düzeltmesini hatırlatıyor. Türkiye solunun bir bölümünün bu düzeltmeyi yıllarca görmezden gelmesini “hakikat ahlakıyla bağdaşmaz” buluyor. Kendi tarafındaki çürümeyi de aynı sertlikle eleştiriyor. “Herkesin Gökkuşağı Kendi İçindedir” denemesinde ise partiye katılmanın kimseyi otomatik olarak devrimci yapmadığını söyleyerek, hareket içindeki azizleştirici dile karşı, deneyimlere de yaslanarak, rasyonel bir itiraz geliştiriyor.

İmralı bölümü

Kitabın ağırlık merkezi ikinci ciltteki İmralı bölümü ve buraya kadar anlatılan her şey aslında oraya hazırlık. 13 Mart 2015 Cuma akşamı müdür odaya girip haberi veriyor. 16 Mart’ı 17’ye bağlayan gece Mudanya’dan “Tuzla” adlı vapurla yola çıkılıyor, saat 04.30’da adaya varılıyor. Beş kişiler. Nasrullah Kuran, Sait Yıldırım, Veysi Aktaş, Ömer Hayri Konar ve Arkaş. İlk karşılaşma 18 Mart sabahı saat 10.30’da Sait Yıldırım’ın doğum gününde gerçekleşiyor. Yuvarlak plastik bir masa, altı sandalye, kenarda üç gardiyan, köşede kamera. Öcalan masayı işaret edip “bu masada hiyerarşi olmaz demek istediler, Kral Arthur’un masası gibi, ama Arthur eşitler arasında birinciydi” diyor. Arkaş’ın koşullar üzerine yazdıkları, bu bölümün en tartışılmaz kısmı çünkü doğrudan gözleme dayanıyor. Yaklaşık on iki metrekare hücre. Haftada beş gün, günde bir saat bir araya gelme. Hafta sonu hiçbir şey yok. Dokuz ay on gün boyunca bir kez bile telefon görüşmesi, aile ziyareti veya avukat görüşü yapılmaması. Sohbet yerine kâğıt ve kalem sokulmaması, aktarılacak haberlerin avuç içine yazılması. Gardiyan üniformalarının arkasındaki “Özel Harp Dairesi” ibaresi. Devlet heyeti helikopterle geldiğinde hiç kimsenin spora ya da sohbete çıkarılmaması. Yazarın tuttuğu ve bin yedi yüz sayfayı bulduğunu söylediği on defterin, sürgün sırasında el konularak bir daha verilmemesi. Metin, hükümet yandaşı yorumcuların o günlerde çizdiği “müzakere masası kuruldu, sekreterya oluştu” tablosunu ayrıntıların ağırlığıyla çürütüyor. Nazilli’deki başgardiyanın yola çıkarlarken ciddiyetle “bizim özlük haklarımızı da gündeme getirin” demesi, yaratılan algının düzeyini gösteren küçük ve komik bir belge.

Sayın Öcalan’ın bazı değerlendirmelerine ilk defa denk geldim. Mesela ‘zürriyet” okuması müthiş. Arkaş, çeşitli konular ekseninde çeşitli görüşleri, aklında kaldığı kadarıyla ifade ediyor parantez içi. 1999’daki yakma eylemlerini durdurmak için kanal açılmasını istediğinde devlet yetkililerinin gülerek “onlar bizim için kebap oldu, kebap” demesi. “Günde kendime bin soru soruyor, bin cevap arıyorum” cümlesinin, dönemin MGK Genel Sekreteri’nin “günde bin defa ölümü tadacak” sözüyle kurduğu ürpertici simetri. Prostat tetkiklerinin sonucunun iki yıl boyunca “kanserden şüpheleniyoruz” denilerek bekletilmesi. “Paralel devlet” kavramını 2005’te devlet heyetine ilk kendisinin kullandığını, karşısındakilerin güldüğünü söylemesi gibi çokça detay var. Kobani, Şengal ve Afrin değerlendirmelerinin sonradan gerçekleşen kehanetlere dönüşmesi de dikkat çekici. 2015’te Afrin yönetimine yöneltilen “fazlasıyla âtıl, bekle-gör pozisyonundalar” eleştirisi, 2018 işgalinin ardından ürkütücü görünüyor. Şengal’de KDP peşmergesinin çekilmesi, on iki HPG’linin bozuk ağır silahları onarıp stratejik noktaları tutması ise Dewrêşê Evdî destanındaki on ikiler ve Sparta geleneğiyle birlikte anlatılıyor. Kitabın entelektüel dokusu da genel olarak siyasal olay, destan, film ve okumaların aynı paragrafta buluşması ile gidiyor.

‘Cehennemin ortasındaki cennete düşen bir damla’

Kitap boyunca serpiştirilmiş okuma önerileri başlı başına bir liste oluşturuyor. Nuri Dersimi, Suat Parlar’ın “Kontrgerilla Kıskacında Türkiye”si, Ecevit Kılıç’ın “Yeni Derin Devlet”i, John Carlin’in Mandela kitabı, Sakine Cansız’ın “Hep Kavgaydı Yaşamım”ı, Sait Yıldırım’ın “İmralı’da Dokuz Gün”ü, Gramsci’nin “Modern Prens”inden yola çıkıp Nasrullah Kuran’ın yazdığı “Demokratik Prens”, Nietzsche, Adorno, Mevlana, Sun Tzu, Yaşar Kemal’in “Alageyik Destanı” ve uzun uzun Ahmedê Xanî. Mem û Zîn’i “Memê Alan’ın güncellenmesi” olarak okuyan ve Xanî’nin Newroz’u, Cizre’yi ve Botan’ı neden seçtiğini açıklayan bölüm, ayrıca kitabın en iyi yazılmış edebiyat denemesi…

Mizah, bu ağırlığın altında nefes borusu işlevi görüyor ve gerçekten komik hikayeler. Okuma yazması olmayan X.B.’nin kahvaltıdaki sana yağı yüzünden koğuşu terk etmesi, bir hafta sonra dönüp özeleştiri verirken cümlesini “reçelin yanında sana yağı gidiyor mu, gitmiyor mu?” diye bitirmesi. Açlık grevinde çikolata yediğini itiraf eden arkadaşın, duyduğu bir şakayı ciddiye alıp temsilciyi yumurta yemekle suçlaması. Maraşlı kasetçi C.’nin mahkeme başkanına “benim tek suçum onların kasetini satmaktır” deyip Sezen Aksu, Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur’dan davacı olması. Ayakta sayım dayatmasını “Devlet niye devlettir? Devlet devlettir. Devlet onun için devlettir” diye savunan başgardiyan. Beş metre ötedeki odaya kitap yollamak için dilekçe, koli, postane ve asker huzurunda koli açma prosedürünü gerektiren F tipi bürokrasisi… Hayatın hiç kitap okumamış olan bir arkadaşın kütüphaneci yapılması ve George Washington’ın kim olduğunun sorulması üzerine karizmasını çizdirmemek için “Corç Vaşinton mu, eski ve değerli bir arkadaştı, şehit düşmüş” demesi…

Kayıplar hiç yumuşatılmıyor. Arkaş, annesinin ölümünü bir ay sonra mektuptan öğreniyor; hapiste öğrendiği Kürtçeyle ona ilk seslenişi ise 34 yıl sonra mezarı başında “Daye, ez hatim” oluyor. Hüseyin Bilge, gazeteyi okurken katledilen kişinin kendi babası olduğunu öğreniyor. Bir gerillanın yakılan cenazesi, annesine ister istenmez eksik anlatılıyor. Yeğeni Armanç, Beritan’ın ilginç hikâyesi (Gülnaz Karataş) ve Bayrampaşa’da tanıdığı Cano’nun Komutan Rubar olarak şehadetini gazeteden öğrenmesi de bu kayıp zincirine ekleniyor.

İmralı’daki Âşık Daimî meselesi ise anlatının şaşırtıcı duraklarından biri.

Kitapta Arkaş’ın “acımasız dürüstlük” denilebilecek bir yaklaşımı var. Bu dürüstlük tartışmasının en güçlü yeri, Sayın Öcalan’ın çevresindekilerin kendisine duyduğu ucuz sevgiyi sorgulayarak “Politik gücüm olmasaydı yine beni sevecek miydiniz?” sorusunda hayat buluyor. Arkaş iki cilt boyunca anlattığı meselelere dair duygusunu saklamıyor, özeleştirel pozisyonda kalıyor. Süslemiyor, ağlatmaya çalışmıyor, estetize etmiyor. Hatırlamadıklarının hatırladıklarından fazla olduğunu, kimi hükümlerinde yanılıyor olabileceğini söyleyerek yazıyor. Türkiye’de siyasi tutsaklık literatürü çoğunlukla ya destan ya ağıttır. Bu kitap ikisi de olmamayı deniyor. Otuz bir yılın sonunda geriye kalan cümle, İmralı’daki dokuz ay on günün, yani bir gebeliğin süresinin, yazarın kendi ifadesiyle “cehennemin ortasındaki cennete düşen bir damla” olarak tanımlanması.

Sonuç olarak, her cümlesiyle insana, onura, aşka, toplumsallığa ve ödenmesi gereken bedellere dair muazzam bir ahlaki ve felsefi hesaplaşma okuyoruz. Bu hesaplaşma, her türlü zorluğa rağmen, kışın sonunun mutlak bir bahar olacağına duyulan o sarsılmaz inançla tamamlanıyor.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Sara Dersim: Komünal yaşam tecrübemiz var

Sonraki Haber

Mersin’de halk şöleni: Zafer bizim olacak

Sonraki Haber

Mersin'de halk şöleni: Zafer bizim olacak

SON HABERLER

Amedspor Süper Lig’de lider: 3-0’lık galibiyet

Yazar: Yeni Yaşam
16 Ağustos 2026

Mersin’de halk şöleni: Zafer bizim olacak

Yazar: Yeni Yaşam
16 Ağustos 2026

Avuç içine yazılan tarih

Yazar: Yeni Yaşam
16 Ağustos 2026

Sara Dersim: Komünal yaşam tecrübemiz var

Yazar: Yeni Yaşam
16 Ağustos 2026

Hatimoğulları Hacı Bektaş Veli Törenleri’nde: Ortak mücadelenin kapıları açıldı

Yazar: Yeni Yaşam
16 Ağustos 2026

İstanbul’da halk toplantısı: Önderlik süreci masaya getirdi

Yazar: Yeni Yaşam
16 Ağustos 2026

Ekolojistlerden Germgê’de çevre temizliği

Yazar: Yeni Yaşam
16 Ağustos 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır