Yazar Cengiz Baysoy, burjuva özlü devrimler döneminin kapandığını belirterek, ‘Abdullah Öcalan sistemi zorlayan bir politik perspektifle bizi düşünmeye davet ediyor. Kürt özgürlük hareketi, Marksist solun elindeki entelektüel gücü aldı’ dedi
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde “demokratik sosyalizm” kapsamında yaptığı değerlendirmeler güncelliğini koruyor. Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda sosyalizmi demokratize etme girişimini “PKK reel sosyalist ideoloji ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ilkesi temelinde örgütlenmiş, mücadele stratejisi ve taktiği buna göre düzenlenmiş bir hareket olarak doğup gelişti. Birleşik Bağımsız Kürdistan hedefi esastı. Bu hedefi sosyalizmin amentüsü olarak kabul etmiştik. Fakat hem reel sosyalizmin çöküşü hem de reel sosyalist perspektifle gelişen ulus devletlerin yüz yüze kaldığı gerçekliği çözümleyince bu modelin sosyalizmle de ulusun kurtuluşuyla da bir ilişkisinin olmadığını gördük. Bilakis sosyalist perspektifle inşa edilmiş olsa da ulus devlet kapitalizmine hizmet etmiştir. Ve bu model kapitalist bir modeldir” ifadeleriyle açıklıyor.
Abdullah Öcalan, “Aslında sosyalizme demokratik demek de tam oturmuyor. Çünkü sosyalizm zaten demokratik olmalı. Fakat reel sosyalizm devlet iktidarını ele geçirme ve devleti proleterleştirme yani proletarya diktatörlüğü yönelimli olduğu için demokratik özü zayıftır. Demokratik sosyalizm ifadesini bu nedenle kullanma ihtiyacı duyduk” diyor.
Dosyanın son bölümünde, Abdullah Öcalan’ın sosyalizm değerlendirmeleri ile bu değerlendirmelere gelen eleştirileri Otonom yazarı Cengiz Baysoy değerlendirmelerde bulundu.
- Öcalan’ın sosyalizm değerlendirmeleri bu süreçte bir hayli tartışıldı ve halen bu tartışmalar devam ediyor. Sizce Öcalan’ın sosyalizm anlayışı neye müdahale etti?
Keşif ve yaratıcılık önemli, fakat keşif ve yaratıcılığın önünü kesen ezberdir. Abdullah Öcalan, bu manifesto ile günümüzde gelenekselleşmiş olan ezbere dayalı düşünme ve pratiğine müdahale etti. Doğal olarak bu ezbere dayalı düşünmenin temel büyük ‘abi’ ya da büyük kavramlarından bir tanesi de sosyalizm kavramı. Ezberlerden çıkabilmemiz için fabrika ayarlarımıza dönmemiz lazım.
Marksist bir tarihin içinden düşündüğümüzde, sosyalizm kavramı Marks’ın bir kavramı değildir. Marks, Komünist Manifesto’ya “Biz komünistler” olarak başlar. Feodal, ütopik, küçük burjuvazi, burjuvazi gibi bütün o dönemdeki sosyalist kavramların eleştirisini yaptıktan sonra “Biz Komünistler” olarak bitirir. Komünist Manifesto, o günkü sosyalizme dayanan bir solun eleştirisi üzerine kurulmuştur. Engels, 40 yılı aşkın bir süreden sonra 1890’da Komünist Manifesto’ya önsöz yazdığında şunu söyler: “O dönemde sosyalizm burjuvazinin siyasi ifadesiydi. Komünizm kavramı ise proleteryayı ifade ediyordu. O dönemde komünizm kavramı çok riskli bir ifade olmasına rağmen biz hiç tereddüt etmeden, bu kavramı temel aldık. Ve bu konuda bir tercih yapmada hiçbir şekilde ikilik yaşamadık.”
Yani sosyalizm ve komünizm kavramlarının karşılıklı ilişkisi içinde kurduğumuzda; bu konuda Marksist siyasal fabrika ayarlarımızda tamamen sosyalizm eleştirisinin üzerine oturtulmuş bir komünizm kavramının kuruluşunu görürüz. Bilimsel sosyalizm ise Engels tarafından 1880’de kaleme alınmıştır. Burada da, sosyalizm kavramı bir toplumsal biçim ya da bir devlet biçimi olarak değil, tarihsel materyalizmin temeline oturtulmuş bir düşünme formudur. Bilimsel bir yöntemsellik anlamda bilimsel sosyalizmdir. Yoksa toplum biçimi ve devlet biçimi olarak sosyalizm düşünülemez.
- Sosyalizm, Marksist siyasal tarihte nasıl devreye girdi?
Marksist siyasal tarihte sosyalizm, Alman politik pratiğinin ihtiyacı olarak rasyonalize edildi. İkincisi ise Ekim Devrimi’nin pratik ihtiyacı ve devrim sonrası politik sürecin ihtiyacı olarak devreye girdi. Marks’ta devreye giren sosyalizm kavramının ihtiyacı komünizmin kullanılamaz olmasıydı. Çünkü komünizm kavramı, Marks’tan gelen devletin parçalanacağı söylenmesine ve komünizmin birinci evresi olarak söylenmesine rağmen, devlet kapitalizmi ile proleterya diktatörlüğünün özdeşleştirilmiş noktası ve bunun birbiriyle gerilimli bir şeklide devam etmesinin teorik olarak kavramsallaştırılması, sosyalizm kavramı ile meşrulaştırılmıştır.
Siyasal tarihindeki politik ihtiyaçlara uygun olarak sosyalizm kavramı bir anahtar rol oynamıştır. Bu anahtar rol de şunu meşrulaştırdı: Devletli, sınıflı, sömürülü bir toplumsal ilişkiyi meşrulaştırmak için kurulmuş olan siyasal bir geçiş, bir kavram olarak karşımıza çıkar. Marksist solun reel sosyalizm kavramı komünizmi, komünü, Sovyetleri unutturan çok önemli bir politik ve teorik işlev görmüştür. Bizim bununla yüzleşmemiz gerekiyor. Benim görüşüme göre, sosyalizm bir biçimde komünizmi unutturdu, hatta politik olarak tasfiye eden bir kavram haline getirdi.
Marks ikisi örtük, birisi çok açık 2 özeleştirisi üzerinden kendisini kurmuştur. Bunlardan en önemlisi 1848 öz eleştirisidir. 1848 özeleştirisi, “Tarih bizi ve bizim gibi düşünenleri yanılttı” diyerek başlar. Bunun da en önemli nedenlerinden bir tanesi, devrimi yapabilmenin koşulu olarak burjuvazi ile proletarya arasındaki antagonizmanın tarihsel olarak yeterince olgunlaşmadığıdır. Kapitalizmin hala kendisini ekonomik olarak geliştirebilme dinamizmi olarak görüldüğü için Alman Marksizmi şu soruyu sordu: “Devrimin, antikapitalist bir devrim ya da kapitalizmi ortadan kaldıran tarihsel olanakları ya da koşulları ne zaman gelecek?” Bernstein, kapitalizmin bugünkü koşullarda, yani tarihsel olarak olgunlaşmadığı bu koşullarda “siyaseten ne yapmamız lazım” sorusu ile çok önemli bir kırılma yaşadı.
- Nasıl bir kırılma?
Bu kırılma, kapitalizmin devlet kavramının bir siyasal zor aygıtı olmadığını, aynı zamanda ciddi bir siyasal kurucu güç olduğunu ifade eden bir yerden; devletin demokratikleştirilmesi içerisinde, devrimin reformistleştirilmesi noktasında bir bakış açısını Marksizm içinde tartışmaya açtı. Bu bakımdan demokratik sosyalizm kavramı da Bernstein’e aittir ve tarihsel kökleri buraya gider. Bu tartışmanın içerisinde Marksizm çok önemli teorik ve politik bir krize girdi. Alman Marksizminin içine girdiği bu kriz, nedense bizim Türkiye solu açısından pek önemsenmez. Ajitasyon ve ahlakileştirilmiş bir söylemle durumu izah ederler.
- Sosyalizmin, Ekim Devrimi’nin sonrasının pratik ihtiyacı olarak devreye girdiğini söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?
Lenin, 1905’te Sovyetlere karşı mesafeli dururken, 17 Ekim devriminde tam tersi komünü hatırlatarak Sovyetleri olumlar. “İktidar Sovyetlere” dediği bir durumla karşı karşıya kalırız. Ekim Devrimi, 1848’den gelen Marksist birikim üzerine yapılmıştır. Hala daha burjuva özlü bir devrimin ihtiyacı ya da hakikati üzerine daha karşılaştırılmış denemez. Devrim, Avrupa’da ve Almanya’da beklenirken, Rusya’da olmuştur. Bu durumda benim açımdan Marksist bir kavram olmayan, hatta teorik pratik karşılık olarak da anti Marksist bir kavram olan devlet kapitalizmi, temel olarak çizgiyi belirlemiştir.
Devlet kapitalizmi, toplumsal sermaye birikiminin oluşturulabilmesi için emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılarak, toplumsal sermaye birikimlerinin oluşturulmasının temel organizasyonudur. Burada kuramsal hakikatlerden kaçan bir kesim var. Özellikle Marksist sol, devlet kapitalizmi üzerine “düşünülemez” anlayışındadır.
Genellikle Marksist solumuz Komünist Manifesto’yu okumuştur, en fazla da Kapital 1’e kadar gider. Marks şunu söyler; sermaye ücretli emeği, ücretli emek de sermayeyi üretir. Ve doğal olarak da sermayenin yabancılaşmış bir biçimi olarak ücretli emek vardır. Bu anlamda sermayenin kişilikleşmiş biçimleridir. Yani burjuvazi ve ücretli emek, sermaye içi bir sınıftır. Sermayenin üretimindeki dinamiklerdir. Doğal olarak Marks’da şunu görmüyorlar; sermaye kendisinin varlığını oluşturmak için kendisini olumsuzlaştırmak zorundadır. Olumsuzlayarak kendini olumlar. Sermayenin devinimini diyalektik ile çözmüştür.
Marksizim şudur; sınıf mücadelesinde devlet parçalanacak, parçalandığında da proleterya diktatörlüğü… bu da sınıfın kendini sınıf olarak reddinin başlangıcını devam ettirmesidir. Zaten proleterya diktatörlüğüne girer girmez devletin sönümlenmesi başlar. Ne yazık ki burjuva özlü bir devrimden kesintisiz bir komünizme geçme süreci ikili bir notaya oturmuştur. Birincisi siyasal Marks’tan miras olan siyasal geçiş için proleterya diktatörlüğüdür, ikincisi toplumsal sermayenin birikimi için emeğin sömürüsü.
- Bu ikili çatışma hali Marksizmi nasıl bir çıkmazın içine soktu?
Bu ikili çatışma ne yazık ki Marksizmi burjuva özlü devrimden çıkamaz hale getirmiştir. Marksizm bir devlet ve iktidar teorisi olarak, burjuva özlü devrime gömülmüştür. Ekim Devrimi, çok ciddi bir kırılmanın müdahalesini yaptı. Marksizmin birikimi içinde olmayan bir konuyu önümüze koydu. Lenin, Marks’da olmayan bir politik birikimi, Marksizm içinde gündemleştirdi.
- Marks’da olmayan o politik birikim neydi?
Marks antikapitalist bir devrimin içinden düşünürken, sınıfı da o paradigmanın içinde düşünürken; Lenin emperyalizm tespiti ile birlikte, içinde bulunduğumuz siyasal süreci burjuva özlü devrimler çağı olarak ifade etti. Marksizm ve işçi sınıfının, teorik ve politik örgütlenmesi ile siyasal alanını değiştirdi. Marks döneminde devrim Avrupa’da beklenirken, burjuva özlü devrimlerin üstlenilmesi gerektiği hakikati karşısında; teorik, politik ve örgütsel olarak bir kırılma yaşandı. Bu kırılmada bir kesim, ‘burjuva özlü bir devrimin siyasal temsilcileri burjuvaziye bırakılmalıdır’ derken, Lenin burjuva özlü devrimin proleterya adına üstlenip kesintisiz bir devrimle komünizme kadar gitmeyi hedefledi. Bu Marksizme kendince ciddi bir katkıydı. Nedeni de Marks kapitalist bir Avrupa’yı düşünürken; feodal bir toplumda işçi sınıfının olmadığından dolayı, oralarda devrimlerin olabileceğini pek düşünmedi. Bu kırılma, bir biçimde pozitif sonuçlarla birlikte, negatif sonuçları da beraberinde getirdi.
Abdullah Öcalan da benim açımdan Türkiye’deki en önemli Leninist bir düşünme kültürüne sahip olma açısından önemlidir. Abdullah Öcalan, teoriyi bir teorisizm üzerinde kurmaz, Lenin de böyledir. Abdullah Öcalan da Lenin de, var olan içinde bulunduğu güç ilişkilerinin politik ihtiyaçlarına göre teoriyi ve pratiği gerçekleştirmişlerdir. Benim açımdan Lenin’in Marks’a katkısı bu boyuttadır.
- Abdullah Öcalan’ın Marks’a dönük eleştirilerinden biri de kapitalizmi, modernitesi ile birlikte ele almadığı yönünde. Öcalan bu konuda nasıl bir fark yarattı?
Tarihte belli bir biçimde düşünme sistematiğinde ciddi kırılmalara neden olan ciddi momentler vardır. Rönesans gibi, aydınlanma gibi. O güne kadar birçok noktada felsefe, etik politik bir felsefe olarak karşımıza çıkmıştır. Toplumsal ilişkileri, pratik felsefe dediğimiz etik politik bir düşünme biçimi içinde düşünürdü insanlık. Bu önemli bir şey. Ama daha sonra ekonomi politik olarak düşünmek denilen bir kırılmayla karşı karşıya kaldık. Ekonomi politik olarak düşünmek, bizim pratik felsefe dediğimiz etik politik olarak düşünmemizi ortadan kaldırdı. Etik politik olarak düşünme ile ekonomi politik düşünme arasındaki bu gerilim, Abdullah Öcalan’ın Marks’ı ekonomi politiğin içine gömülmesinden, sonrasında Marksistlerin Marks’ı ekonomi politiğin içine gömmesinden çıkarıp; etik politik dediğimiz pratik felsefe üzerinden Marks’ı yeniden düşünmemizi sağladı.
Marks’ın iki tane örtük özeleştirisi olduğunu söylemiştim. Bunlardan bir tanesi devlet kavramıdır. Paris Komünü’nden sonra artık devlet kavramını kullanmayacağız, bunun yerine komün kavramını kullanacağız şeklinde örtük öz eleştirisi vardır. Fakat ne yazık ki bizim Marksist olmayan Marksistlerimiz ve Marks’ı Marks’tan uzaklaştıran bunları çok dikkate almamıştır. Bir diğer özeleştirisi de özetle ‘Bugüne kadar ekonomi politiği öne çıkartmak zorundaydık. Çünkü ekonomik sömürü olarak siyasal süreçleri ya da siyasal yapıyı yeterince öne çıkartamadık, zamanımız yoktu. Siyasal alanı safsakladık’ şeklindedir.
Şimdi Marks’ta şöyle bir durum var; ekonomik sömürüyü dile getirebilip, buradan ekonomi politiğin eleştirisini yaparak, ekonomi politiğin düşüncesinden çıkma müdahalesidir. Ekonomi politiğin eleştirisidir aslında. Fakat tarihsel anlamda bunu yaparken, ekonomik sömürünün politik bir tahakküm ilişkileri içinden düşünülmesini bir biçimde, işte o savsakladık dediğimiz yere bırakır. Doğal olarak da sanki bir biçimde mekanik bir şeymiş gibi ekonomik yapı ya da altyapıyı doğrudan siyasal üst yapının belirlediğini ve siyasal üst yapının altyapının dışında düşünülemeyeceğini, siyasal yapının, altyapının kurucu bir gücü olup olamayacağını bize düşündürtmedi. Bu Marks’tan kalan bir miras değil bize. Marks’ın o zamanlar ekonomi politiği eleştirisi önemliydi. Yani ekonomi politik denilen o söylemsel kırılmayı bir eleştiri olarak koymak durumundaydı. Sonra bu mesele Marksistlerin tarihinde çok ciddi bir problem haline geldi. Marksistler, demokrasi kavramını politik zorun üzerinden daha çok bir politik devlet biçimi olarak düşündüler. Bir yaşam pratiği olarak düşünmediler.
Abdullah Öcalan’ın bu açıdan getirmiş olduğu Marks eleştirisi benim açımdan haklıdır. Marks’da ilk sınıflar mücadelesi erkeğin, kadının üzerindeki tahakkümüyle başlar. Fakat bunu ifade etmesine rağmen iktisadi gelişmenin bir sonucu olarak görmüştür. Yani ekonomik ilerlemecilik bir biçimde bugün tartışılıyor, bunlar Marksizmin içinde problemli olan şeyler. Bu Marksizmde olacak anlamına gelmiyor. Ama bazı zaman Marks’ı Marks’tan uzaklaştıran Marksistler, bizim Marks’ı başka bir şekilde okutmamıza da neden oldu.
Abdullah Öcalan şunu söylüyor; Zaten aile kavramı ekonomik bir birimin ta kendisi. Ailenin kendisi mülkiyet ilişkisi içerisinde olmasına rağmen, erkeğin kastik katil olarak kadının merkezindeki bir komünaliteyi, politik olarak tasfiye ettiğini, şiddetle tasfiye ettiğini ifade eder. Abdullah Öcalan’ın müdahalesi politik zorun kuruculuğunu bize hatırlatmasıdır. Marks’ta da bu var. Marks, kapitalizm tarihini 3 döneme ayırıyor. Birincisi ilksel birikim dönemi, ikincisi biçimsel tahakküm, üçüncüsü de gerçek tahakküm süreçleri olarak.
İlksel birikim dönemi, İngiltere’de toprakların çitlenerek ve köylerin topraklarından şehirlere itildiğini ve emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasının politik zorudur. Yani çalışmayanların serseri damgası yediği, idam edildiği bir süreçle karşı karşıyayız. Öyle bir politik zordur ki; Londra İdamları kitabında asılmış işçileri görürüz. İlksel birikimin, emeğin nasıl işe zorlandığını ve tahakküm altına alındığını gösterir. Yani ilksel birikim, kapitalizmin emeğin, ücretli emek altında sınıflaştırılmasının politik zoru olmadan, sermaye kendi ontolojik devinimini yürütemez. Abdullah Öcalan’ın Marksizmdeki bu konudaki boşluğun doldurulması gerektiği, politik zorun kuruculuğunun hakikatinin görülmesi gerektiğini belirtiyor.
- Abdullah Öcalan’a göre politik zorun kuruculuğundaki hakikat ne?
İlk sınıflar mücadelesi bakımından, yani bildiğimiz yalnızca üretici güçlerin gelişmesi değil, bunlar da var işin içinde ama erkek ve özel mülkiyet temelli bir toplumsallıkla, kadın merkezli bir komünalitenin politik tasfiyesi zoru olmadan, bu geçiş mümkün değildir diyor. Bu tarihsel geçişler ilerlemeci olarak görülemez diyor. Yani üretici güçlerin gelişmesinden daha çok, emeğin toplumsallaşması meselesi farklı bir şey. Yani bir yandan emeğin toplumsallaşması getirirken bir yandan da emeğin tamamının sömürülmesi anlamında bir gericiliğin üretildiğinin ifadesinin alıntılarda var.
- Marksizmde tartışmalı başlıklardan biri de ulus devlet olgusu. Öcalan bu konuda Marks’ı eleştiriyor. Marks ulus devlete nasıl yaklaştı?
Marks, ekonomi politiğin eleştirisine katkının girişinde, 5 başlık belirlediğini ve bunları yazacağını söyler. Bu başlıklardan biri emek biri de devlettir. Emek kavramı yazıldı mı yazılmadı mı tartışmalıdır. Ama devlet kavramı tartışılmamıştır. Marks’ta devlet kavramı, ekonomik sömürünün nasıl politik tahakküm ve zor ilişkilerine içkin olarak yapılması gerektiğini, yani oluşmasının siyasal bir tarihinin ele alınmasıydı aslında. Ve buna ömrü yetmedi. Marks’a baktığımız zaman ulus devlet için savunulan hiçbir şey bulamazsınız. Yani işçi sınıfının ulusal yapısının formel olduğunu, asıl meselenin kurucu gücünün ise küresel enternasyonalist dünya hareketi olduğunu, enternasyonalist bir sınıfsal güç olduğunu söyler. Doğal olarak ulus devlet kavramı, kapitalizmin bir egemenlik biçimi olarak düşünülmemiştir.
Ulus devlet, enternasyonalist güç olan emeğin ulusal siyasal sınırlar altında çiğnenmesi, emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılması, burjuvazinin siyasal tahakkümü altına alınması, toplumsal sermaye birikiminin oluşturulması ve bir biçimde devletin şirketleşmesidir. Ancak devrimin özünü anti emperyalizm üzerinden burjuvalaştırdığınız andan itibaren, emeğin ulusal sınırlarının içerisinde sınıflaştırılmasını, burjuvazinin siyasal mülkünün altına alınmasını, devlet kapitalizmi şeklinde yapmak zorundaydınız. Doğal olarak da burjuva özlü bir devrimin üstlenilmesi, Marksizim adına kesintisizliklerle Mars’taki ulus devlet eleştirisinin önü kesilmiştir. Bu politik olarak doğru mudur, yanlış mıdır, tartışılır. Ama geldiğimiz noktada Marksist bir ulus devlet eleştirisinin zamanı gelmiştir. Bugün kapitalizmin egemenlik biçimi olan ulus devlet ve modernizm, tarihsel işlevini tamamlamıştır.
Sovyetlerde ve reel sosyalizmde biraz daha görünür olmaya başlayan; burjuva özlü bir devrimi üstlendiğinde küresel bir devrimi hedefleyen Lenin, Stalin ile birlikte Troçki ayrımı başlar. Yani ulusal devrim mi, dünya devrimi mi? Bu da var olan burjuva özlü bir devrimin Marks’tan bize gelen küresel devrim ile bir ulusal devrim meselesinde sosyalizm olup olmadığının tartışmasının krizidir. Orada devrimin biçimsel yerden öz olarak uluslaşması, ciddi bir şekilde Marksizmi devlet ve iktidar teorisi haline getirmiş, devlet kapitalizmi altında emeğin ücretli emek altında sınıflaştırılmasını sağlamış ve sosyalizmi bir devlet biçimi olarak düşünmemizin dışına çıkmamızı engellemiştir. Bu hakikatle yüzleşmemiz gerekiyor.
- Burjuva özlü devrime sıkışma hali Sovyetlerin çöküşünde rol oynadı mı?
Sovyetler Birliğinin çökmesinin nedeni burjuva özlü bir devrimin ulus devlet adı altında kapitalizmin geliştirilmesi konusundaki işlevi, kapitalizmin egemenliğinin bir biçimi olan ulus devlet ya da toplumsal sermaye birikiminin, yani modernizmin eleştirisini başaramamış olmasıdır. Yani burjuva devriminin içinde kalmıştır ve kesintisiz devrimi gerçekleştirememiştir. Sovyetler, burjuva özlü devrimle toplumsal sermaye birikimini oluşturarak aslında kapitalist egemenlik biçiminin 200 yıl getirdiği o süreci, 20-30 yılda başarmıştır. Ama onu aşamamıştır. Ama sermaye modernizmi aştı. Yani çökmemizin nedeni bu olduğunu düşünüyorum.
- Burada reel sosyalizmin aşamadığı ne?
Burada iki tane problem var. Birincisi, Marks’ın ekonomi politiğe gömülmesi, ikincisi sınıflar mücadelesine gömülmesi. Bu ikisinin reel sosyalizmde örgütlendiğini düşünebiliriz. Lenin çok açık bir şekilde, Marks’ı yalnızca sınıflar mücadelesi üzerine düşünmek onu anlamamaktır ya da burjuva paradigması içerisinde Marks’ı anlamlandırmak olduğunu söyler. “Böyle düşünenler tam Marksist değildir” der. Marks’a sorarlar, ‘sınıflar mücadelesini sen mi buldun’ diye. Marks da “hayır” der. “İktisadi temelde de sınıfların oluşturulmasını ben bulmadım” der. Doğal olarak güç ilişkisi, devletin şiddeti, yani şiddetin tahakkümü aslında Marks’ın ekonomi politiğe gömülmemesinin tek nedeni, tek ispatıdır.
Marks şunu söyler; politik zor şiddet dağıtılmadan, parçalanmadan, yani bir devrim kavramı gerçekleştirmeden özgürlüğün önü açılamaz. Devlet olmak için değil, tam tersi devrimin şiddeti olarak proleterya diktatörlüğünü ifade ediyor. Marks’ı Marks yapan en önemli hakikat, sınıflar mücadelesine devrimci müdahalesidir. Yani işçi sınıfını, kendisini ve bütün sınıfları ortadan kaldırabilecek tarihsel bir olanak olduğu tespitidir.
Yani tarih sınıflar mücadelesi demek ve onunla kapatmak, Marks’ı anlamamak demektir. Çünkü sınıflar çelişkisi, sürekli sınıf üretme ilişkisidir. Reel sosyalizmin çöküş nedenlerinden birisi Marks’ın devlet teorisini, sınıflar mücadelesindeki devrimci müdahalesini anlamamak ve devleti bir ontolojik kurucu güç olarak görmek. İkincisi de ekonomi politiğe gömülmesinin nedeni olarak devreye soktuğumuz zaman, siyasal alanda işçi sınıfının kendisini yalnızca devrimle değil, şimdiden kendisini sınıf olarak reddedebilecek, bütün sınıfları reddedebilecek bir komünist pratiktir diyor. Yani sonradan ertelenelebilecek bir pratik değil. Doğal olarak da devletin ontolojik olarak kurucu güç olarak devam ettirilmesi, işçi sınıfının sınıf olarak kendisini reddetmenin politik olanaklarını düşündürtmemiş ve önünü kapatmıştır.
Demokratik sosyalizm kavramının çokça tartışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Tam da bu noktada Sovyetler döneminde demokrasi adına nasıl bir sınav verildiğini sormak istiyorum.
Sovyetlerin tarihinde burjuva demokrasisinin “d”si yaşanmamıştır. Bir kurucu meclis kurulmuş ama tasfiye edilmiş, Bolşevikler dışındaki bütün sol güçler hepsi tasfiye edilmiş, dergileri falan yasaklanmış, düşünce hakları yasaklanmış. 1910 kongresinde partinin içindeki demokrasi dediğimiz hizipler, tasfiye edilmiş.
1936 ve 1938 mahkemelerinde 17. Kongrenin merkez komitesinin yüzde 70’i, bin 966 delegenin bin 18’i kurşuna dizilmiştir. Yani ilk önce burjuvazi tasfiye ediliyor, sonra parti içerisinde Bolşeviklere muhalif olanlar, sonra da Bolşeviklerin tamamı tasfiye ediliyor. Çalışmak zorunludur. Bir dönem grevler yasaklanmıştır. Şehirler arasında geçiş pasaport, yani izine bağlıdır. Bir fabrikadan diğer fabrikaya geçemezsiniz. En ufak bir durumda fabrikaya bağlı konut sorununuz varsa konutunuz elinizden alınır. İşsizlik sorunu, sağlık sorunu, eğitim sorunu yok diye gösterilir. Bunlar liberal talepler, içinde özgürlük yok. Bu hakikatleri görüp, yüzleşmek gerek.
Abdullah Öcalan’ın bize söylediği şey; yeniden ekonomi politiğinin içinden çıkıp etik politik olarak düşünmek. Yani felsefeyi ve teoriyi, pratik bir felsefe olarak, teori olarak ve pratik olarak düşünmek. Her yerde tahakkümü, asıl kurucu güç anlamındaki yanını göremezsek, bu özgürlük pratiğini yalnızca ekonomik soruna indirgersek, tamamen yaşamın diğer alanındaki tahakküm ilişkilerini işçi sınıfına tabi kılmaktan başka bir şey yapamayız. İşte Abdullah Öcalan’ın özellikle etik politik devrim dediği şey; devrimi ve Marks’ı ekonomi politiğe gömülmüşlükten çıkartmaktır.
- Reel sosyalizmin çöküşünden sonra Türkiye’de Marksist çizgiyi savunanlar toplumda bir çıkışı yakalayamadı. Günümüzdeki tartışmalara baktığımızda da oraya bir sıkışmışlık halini görüyoruz. Bunun nedenleri nedir sizce?
Bu çok ilginç. Türkiye devrimci hareketinin gelişmesi ile Kürt özgürlük hareketinin gelişmesi ters orantıdır. Türkiye’deki Marksist sol, Kemalist ve oryantalisttir. Yani modernisttir. Bu modernistin ekonomi politiğe gömülmesi yalnızca iktisadi baktığı anlamına gelmez. Aynı zamanda kültürel de bir hakikattir. Şimdi bu bizim neyimize engel oldu? Marksizmi biz bu coğrafyanın politik sosyolojisini düşünerek kuramadık. Doğal olarak da biz aslında eklettik, teorisiz kaldık. Yani Marksizm ile bu coğrafyanın politik sosyolojisini ilişkilendiremedik. Bu konuda Leninist davranamadık. Öcalan, teori ve pratiği örgütlemeyi, politik güç ilişkilerini o politik sosyolojinin içinden düşünüyor. Şimdi 68’lere baktığımız zaman aslında politik güç ilişkilerini ikiye ayırabiliriz ve buna da yalnızca Kemalizm boyutunda bakabiliriz. Burada antiemperyalist bir mücadele, ulus devlet olarak mesele ele alınmıştır. Doğal olarak da cumhuriyetin temel ideolojisinin içinde kalmıştır. Yani kendi tarihinin politik sosyolojisi olarak baktığında, cumhuriyetle bir tür saltanat arasındaki gerilimden çıkamamıştır. Aslında 68, bir biçimde bundan çıkmaya çalışıyordu. Bu aynı zamanda Kemalizmden kopuştur. Fakat onun yerine ne konulacağı konusunda ise yüzleşeceği şey; Kürt özgürlük hareketinin Türkiye devrimci hareketi ile karşılaşmasıdır. Yani yüzleşmesidir.
- Hem o dönem hem de günümüzde bu yüzleşme yapılabildi mi?
68 hareketi bir biçimde bu karşılaşmayı fark etmiştir ama bu yüzleşmeyi tam yapmış değildir. Yani Kürt özgürlük hareketini dikkate alarak cumhuriyeti, devrimci hareketi, Marksist hareketi değerlendirmemiştir. Kürt özgürlük hareketini Türkiye’deki siyasal sürecin politik bir sosyolojisi olarak düşünememiştir. Hala da düşünemiyor. Burnumuzun ucunda olmasına rağmen Kürt halkının politik mücadelesinin Türkiye’nin siyasal sürecinin politik sosyolojisi olduğunu hala daha yeterince anlamış bile değildir. Şovenizm de buradan kaynaklanıyor.
İkincisi Çin’den, Rusya’dan, Küba’dan, Latin Amerika’dan etkilenmiştir. Yani Türkiye’nin gerçek politik sosyolojisinin içinden etkilenmemiştir. Bir tek Hikmet Kıvılcımlı’nın bu konuda bir çaba sarf ettiği söylenebilir. Elimizde teorik ve politik olarak Ekim Devrimi vardı, Leninizm vardı. Asıl sorun bunu Türkiye’nin sınıflar mücadelesinde irade olarak nasıl belirleyeceğimizdir. Yani kim bunu tamamen hayata geçirecek? Buradaki kırılma da, silahlı mücadele ile yasal mücadele meselesindeki ayrılma olarak düşünülebilir. Yani Türkiye’deki devrimci hareketin kaynağı, daha çok belirlenmiş bir şeyin pratikte onun uygulanmasıdır. 12 Eylül geldiğinde ise tamamı ve Sovyetler çöktükten sonra Marksist solun elinde ‘neyi uygulayacağım’ diye bir şey kalmadı. Çünkü buranın sosyolojisine dayanmıyor.
- Kürt özgürlük hareketinin çıkış yapmasının başlıca nedeninin kendi sosyolojisine dayanması olduğunu söyleyebilir miyiz?
Kürt özgürlük hareketi, Ortadoğu’ya ve kendi sosyalitesine dayandığı için, bugünkü gücünü de oradan alıyor. Abdullah Öcalan, Maksizmi, Kürt özgürlük hareketinin politik sosyolojisini içkinleştirerek güncelliyor. Bu görülmüyor.
- Reel sosyalizm çöktüğünde Kürt özgürlük hareketi de sosyalizme dair arayışını sürdürdü. Sizce Türkiye solunun gerçek anlamda bir çıkış yapma derdi oldu mu?
Marks, “Ben asla bir Marksist değilim” diyor. Bu çok önemli bir ifadedir. Hala da bizim Marksistlerimiz, bunu çok önemli şekilde ıskalar. Çünkü onun için Marksisleşmek demek dogmatikleşmek demektir. Birincisi yaratıcılıktan çok, ezber olarak bakıldığı için bir kilitlenme var. İkincisi de düşünme sistematiği açısından söyleyeyim bunu; Lenin Marksistleşmiyor, Marks Leninistleşirse Marksistleşiyor. Yani kafa böyle çalışıyor.
Marks, Stalinleşirse Marksistleşir. Marks, Maolaşırsa Makrsistleşir. Doğal olarak da bizim Marksizm kriterimiz Marks’tan uzaklaştırılmış. Düz mantık anlamında söylüyorum tabii ki. Burada bir problem var. Doğal olarak bu pratikleri Marksizmi bir kazanım olarak değil, tam tersi Marks’ın Marksistleştirdiği pratikler olarak görüyorlar.
Biz 80 öncesine kadar, 1848 dalgasının Ekim Devrimi ile hız alan devrimci dalganın içindeydik zaten. Yani bu bağlamda o devrimci dalga söndüğü an, bir de selefilik olarak bakıp görmeme haline baktığımız zaman, şu anda bizim durumumuz ışık tutulmuş bir tavşan gibi. Yerimizde duruyoruz. Kürt halkının özgürlüğünü Türkiye siyasal sürecinin ve devrimci pratiğinin bir sosyolojisi olarak görmediler. Burayı da teorik olarak aldılar. Türkiye solu zaten dışarıda kaldı ve şövenizm içinde cumhuriyetçi olarak devam etti. Hala da ulus devlet, bunlar için tamamen Marksizm, Leninizm oluyor.
Fakat Kürt özgürlük hareketinin içinde olan ve onun dayanışması içinde yer alan güçler de, Abdullah Öcalan’ın kendi siyasal tarihi için eleştirdiği yerin ta kendisini ifade etmektedir. Yani reel sosyalizmin paradigması içinden Kürt özgürlük hareketine bakmışlardır. Kürt özgürlük hareketi kendisini nasıl ifade ediyorsa, onu öyle kabul etmiyor. Marksist solumuz kendisini ‘Sınıf biziz, sosyalistlik bizde, ulusal kurtuluş hareketi ulus devlete dayalı burjuva özlü bir demokratik devrimdir. Doğal olarak da biz enternasyonelsel onun yanındayız’ yaklaşımında. Kürt özgürlük hareketini bu şekilde gördüler. Yani HDK içinde bulunan arkadaşlar da öz olarak böyledir.
- Tam da bu noktada Öcalan’ın “demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü” paradigması nasıl bir anlam taşıyor?
Abdullah Öcalan komüne basan, antikapitalist sosyalist, enternasyonalist, antipartiyarkal, ekolojist bir paradigma ile karşılarına çıktı. Bu burjuva özlü bir devrimin paradigması değil. Doğal olarak da Öcalan bir ilişkinin anlamlandırma gücünü parçaladı. Sosyalizmi, onun gücü olan ‘sınıf ve sosyalizmin bize ait’ dedikleri o paradigmanın anlamlandırma gücündeki ilişkiyi ters yüz etti. Bana göre tarihte ilk defa bir ulusal kurtuluş hareketinin komünalist sosyalist bir pratik içerisinde kendisini ulusal bir fikir, ulusal bir kültür olarak kurması hakikati vardır. Abdullah Öcalan, Marksizmi yeniden güncellemenin ötesinde, Kürt halkının ulusal bir kültürel düşünme biçimi olarak sosyalizmi ve demokrasiyi kurmaktadır. Kürt özgürlük hareketinin Türkiye devrimci hareketlerden farkı sosyolojisine dayanmasıdır. Yani politik sosyolojinin içinden düşünmesidir.
- Türkiye devrimci hareketinin ıskaladığı ve Kürt özgürlük hareketinin dayandığı o sosyolojinin temel özellikleri nedir?
Kürt halkına baktığımızda devlet geleneğinden gelmiyor, iktidar geleneğinden gelmiyor. Bu coğrafyanın diğer dinamikleri ile birlikte yaşama kültüründen geliyor. Kendi özgürlük sosyolojisinden kopmuyor. İkincisi de bir politik sosyoloji olmasına rağmen aynı zamanda kurulan da bir sosyolojisi vardır. Özgürlük sosyolojisi de böyle bir şeydir. Allah vergisi sosyoloji olduğu zaman özgürlükçü falan olmuyoruz. Tam tersi sosyolojinin özgürleştirilmesi, politik bir kuruluştur. Kürt özgürlük hareketi, kendi yaşam biçiminin içinden bir politik teori ve pratik, birlikte yaşamayı politize etmiştir.
- Marksistlerin politik sosyolojiye dayanmamasının temel nedeni nedir?
Çünkü Türklüğün dışında düşünemiyor. Yani teorik olarak buna açık olmasına rağmen, kültürel olarak, yaşam biçimi olarak, etik olarak ve davranış olarak çıkamıyor bunun içinden. Devlet geleneği ruhumuzda oturmuş, kişilikleşmiş. Yani biz bir başkasıyla birlikte yaşamaya -bizim solumuzun tartışmasında da vardır- ve bir fark kendini ifade ettiğinde saygı duymuyoruz. Fark, bizi tehdit ediyor.
Değindiğiniz nokta çok önemli. Çünkü bazı sol ve sosyalist çevrelerde Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne olumsuz bir yaklaşım da söz konusu. Öcalan, demokratik ve eşit temelde karşılıklı tanıma ile birlikte yaşam olarak görüyor bu süreci. Tam da altını çizdiğiniz “Fark, bizi tehdit” ediyor düşüncesi süreci anlamamada etkili oluyor mu?
Evet. Süreç, sadece devletle bir barış olarak algılanıyor. Ama böyle değil. Barış, bir siyasal mücadele tarzıdır. Kürt özgürlük hareketi birilerini ötekileştirip ve düşman ilan ederek kendini var etmiyor. Tam tersi farklılıklarla birlikte, barış içinde bir politika kuruyor. Doğal olarak devletle mesafeli düşünme bir biçimde coğrafyanın genetiklerinde var. Türkler, Ortadoğu’yu anlamadılar. Hala da anlamıyorlar. Siyasal İslamcıların da tamamı, imparatorluk üzerinden anlamaya çalışıyorlar. Onlar da anlamıyorlar. Doğal olarak da burnumuzun dibindeki barışın politik sosyolojisine, barışa, farklı güçlerin birlikte özgürleşme politik pratiğinin kuramına yabancıyız.
- Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na sosyalizmle ilgili gönderdiği mesaj, Marksistlerde tartışma konusu oldu. Bu tartışmaları nasıl değerlendirdiniz?
Abdullah Öcalan’ın manifestosu, perspektifi ve uluslararası konferansa göndermiş olduğu metin, 21. yüzyılın ‘ne yapmalısını”dır. Yani, nasıl yapmalıyız? Bir de Abdullah Öcalan’ın o mesajındaki ‘Eleştirimiz, öz eleştirimizdir’ ifadesi çok önemlidir.
Kendi içinde devlet olmanın getirmiş olduğu iç çürüme ile birlikte çözülüp çöken, bugün insanlığın bu kadar acı çekmesinin nedenlerinden biri olan Sovyetlerin çökmesiyle birlikte insanlık yalnız bırakılmıştır. Bugün Marksizm ve devrimci hareketin siyasal tarihinde en dibe vurduğu bir yerdeyiz. Üçüncü Dünya Savaşı’nın merkezindeyiz. Ortadoğu’daki bu kadar güç ilişkileri olmasına rağmen Marksizm ve sınıf adına hareket edebilecek hiçbir politik bir ağırlık yok.
Böylesi bir karanlığın içinde John Holloway’ın ifade ettiği gibi; dünyada bir devrimci, “ne yapmalıyı” ve “nasıl yapmalı”yı görmüştür. Yani bir yüzleşmeyi gerçekleştirmiş, bunu üstlenmiş, ama bunun altında kalmamış, bunun da “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” sorusunu da bir manifesto olarak sunabilmiştir.
- Bu ne anlama geliyor?
Bazı zamanlar insanlar bir hakikatle yüzleştirdikleri zaman çökerler. Yüzleşme anı, senin kudretli olduğun ana tekabül ettiği zaman sıçrar. Bizim Türkiye solumuz yüzleşmeyi hala üstlenemiyor. Çünkü o yüzleşmeyi kaldırabilecek kudreti tamamen kendinde göremiyor. Ama Kürt özgürlük hareketi bu yüzleşmeyi sağlayabilecek bir kudrete sahip olduğu için hem yüzleşmeyi yapıyor, hem öz eleştirisini yapıyor, hem de “ne yapmalı” ve “nasıl yapmalı” sorusunu tamamen önümüze koyuyor. Yani bize bir yüzleşme ile birlikte yarına yüzümüzü dönmenin de bir gücünü veriyor. Biz, eskiden siyasal devrimden sonra bir toplumsal devrimi düşünüyorduk. Abdullah Öcalan, politika yapmamızı, siyaset yapmamızı, teorik ve politik pratiğimizin alanını değiştirdi. Bize diyor ki, “hayır”, politik devrim toplumsal devrime içkindir. Bu ıskalanmaması gereken bir şey.
- Öcalan’ın “Nasıl yapmalı” sorusu ile bir manifesto sizlere sunduğunu belirttiniz. O vakit Öcalan’ın günümüzün ihtiyacı olan bir devrim programı sunduğunu söyleyebilir miyiz?
Burjuva özlü devrimler dönemi kapandı. Biz yeniden Marks’a dönüyoruz. Antikapitalist bir devrim dönemine yeniden giriyoruz. Öcalan, antikapitalist ve devletle mesafeli, demokrasiyle içkin bir sosyalizmi düşünmenin “Nasıl yapması”nın manifestosunu sundu. Yani bugünün ihtiyacı olan devrim programını bize tartışmaya, bizi düşünmeye davet ediyor. Bir de en önemli ıskaladığımız nokta; sınıf sosyolojik olarak önder değildir, siyasal olarak önderdir. Bu kendi çıkarını bütün toplum çıkarı olarak örgütleyebilecek kurucu güce sahip olması demektir. Yani kadın hareketini, çevre hareketini ve diğer dinamikleri içermiyorsan, o politik çatışmalara ve mücadelelere politik bir perspektif vermiyorsan, sınıf önderliğinden bahsedemezsin.
Artık emeğin, sınıfın, mekansal alanı fabrika olmaktan çıkmıştır. Yani toplumsal fabrikadır. Eski düşündüğümüz sınıf ittifakları yok. Antikapitalist devrimden bahsettiğimiz zaman üniversite hareketi de, kadın hareketi de, ulusal hareketlerini de bir biçimde antikapitalist bir güç dinamiği olarak düşünmek zorundayız. Artık politik felsefede güç-hak ilişkisi talep olmaktan, temsil olmaktan çıkmıştır. Öcalan, kendi gücünü arttırarak hakkını arttıran, güç ve hak artırımı ile birlikte sistemi zorlayan bir politik perspektifle bizi düşünmeye davet ediyor.
- Antikapitalist bir devrimin, pratiğin politik örgütlenme modeli nedir?
Eskiden parti ve demokratik kitle örgütleriydi. Parti, demokratik kitle örgütlenmelerinin bağlantı kayışı üzerinden düşünülürdü. Abdullah Öcalan, bize bunun yeni bir politik örgütlenme, kitlesel bir politik örgütlenme sunuyor. Bu partinin ret edildiği anlamına gelmiyor. Komün, toplumsal devrime içkin bir politik devrimin, politik örgütlenme olanağıdır. Yani emeğin iktisadi kurtuluşunun politik örgütlenme biçimi, bugünden direnişle kurulan, sürekli direniş üreten ve sürekli yalnızca analitik üzerinden gitmeyen, yalnızca içkin güç olarak kendimizin gücünü ve hakkını arttıran bir politik felsefe, bir politik paradigma da yer değiştirmiştir. İşte bu açıdan komün, antik kapitalist bir devrimin sınıfsal politik örgütlenmesidir. Yani komün sınıftır.
- Yeni dönemde sosyalizmi daha sağlıklı bir zeminde tartışmaya ihtiyaç var mı?
Bazen bir pratik adım atarsınız ve attığınız pratiklikten çok daha fazla etkilerin olduğunu sonradan görürsünüz. Abdullah Öcalan’ın adımı böyle pratik bir adım. Bütün güçleri yerini değiştirecek, teorik, politik ve kültürel yeniden yapılandıracak bir siyasal sürecin ciddiyetinin içindeyiz. Şöylesi bir hakikatin gerçekliği ile yüzleşmemiz gerekiyordu; Kürt özgürlük hareketi ile Marksist sol birbirlerine yabancıydılar. Yani bir dönem Kürt özgürlük hareketi kendini kurmak için Marksist olana mesafeli davrandı. Şimdi Kürt özgürlük hareketi, biliyor ama Marksist solu yeni yeni tanımaya başlıyor. Marksist sol ise, Kürt özgürlük hareketini hiç tanımıyordu. Yalnız teorik olarak ne görüyorsa onu o şekilde tamamlıyordu. Tarihsel anlamda bu yüzleşme kaçınılmazdı.
- Uluslararası Barış ve Demokrasi Konferansı bu tanımada etkili oldu mu?
Evet, ama daha yeni başladı. Bu yüzleşmeyi iyi yönetmek gerekir. Böyle bir yüzleşmeye, tartışmaya ihtiyaç var ama soracağımız soru bu yüzleşmeyi nasıl yönetebiliriz? Biz bu yüzleşmenin getirebilecekleri gerilimleri eğer yönetebilmeyi becerebiliyorsak ya da bu yüzleşmeye hazır isek o zaman problem yok. Buradan sıçrarız.
- Nasıl yönetilebilir?
Bir öneri getiremem. Ben bir durum açısından bakıyorum. Ben bu yüzleşmeye Marksist solun da Kürt özgürlük hareketinin de hazır olmadığını bir durum tespiti olarak görüyorum. Abdullah Öcalan, çok öncesinden yüzleşmesi gereken ama bir türlü yüzleşmeyen iki gücü birbirini tanıma ve yüzleşme meselesinde bir anda karşı karşıya getirdi. Ve iki güç de kendince hazır değiller.
- Neden hazır değiller?
Birincisi, Marksist sol iktidar, sınıf ve sosyalizm kavramının ellerinden gittiğinin getirmiş olduğu savunmacı bir varoluş problemi yaşıyor. Ayakta kalmanın tek ilkesi sınıf ve sosyalizm kavramlarını elinde tutarak, ancak politik bir varlık sürdürebiliyorlar. Bu kavramlar da ellerinden aldıklarında varlıklarının, yani var oluşları ve varlıkları tartışma haline geliyor. Bunun getirmiş olduğu, savunma ve felaket bir kuramsal şovenizmle saldırıyorlar.
İkincisi Kürt özgürlük hareketinin böyle bir şeye ihtiyacı yok. Yani bir varoluşsal ve varlık problemi diye bir sorunu yok. Ama Türkiye’deki Marksist solun Abdullah Öcalan’ın paradigmasına uygun bir dinamik kültürü ya da bir birikimi olmadığı için doğal olarak orada bir gacırt gücürt etmeye çalışıyor.
Fakat Marksist solun bir saldırısıyla karşı karşıya kaldığında Kürt özgürlük hareketi biraz durdu. Yani bu tartışmaya girmek istemedi. Bu tartışmaya girmek istememesinin nedeni çok da politik değil aslında. Politik olarak bu yüzleşmenin gerçekleşmesi bir ihtiyaçtı. Bu yüzleşmeyi bir biçimde üstlenmek ve bunu yönetmek gerekiyordu. Kürt özgürlük hareketi, kısa bir zamanda toparlanıp bu yüzleşmeyi yönetmeye başladı. Bu açıdan da ben, bu yüzleşmenin bir krize değil de pozitif bir kriz olacağını ve bu yüzleşmenin Türkiye’deki ya da Ortadoğu’daki devrimci hareketler açısından ciddi kazanımları beraberinde getireceğini düşünüyorum.
- Kürt özgürlük hareketinin ilk başta bu tartışmada geride durduğunu ve bunun politik bir tercih olmadığını belirttiniz. Burada bir öz güven sorunu mu yaşadı?
Abdullah Öcalan, birkaç başlığa müdahale etti. Bu başlıklardan bir tanesi Türkiye’deki Marksist solu ile Kürt özgürlük hareketinin yüzleşmesiydi. İkincisi de ve en önemlisi Abdullah Öcalan ile Kürt özgürlük hareketinin kadrosu arasındaki bakış açısının yüzleşmesiydi. Yani Abdullah Öcalan’ın paradigması politik bir düşünme, etik politik düşünmeyi pratikleştiren bir özneden düzlemini söylüyor. Fakat Kürt özgürlük hareketinin kadroları, Abdullah Öcalan’ın söylediklerini bir keşif ve yaratıcılıkta değil, bir ezber olarak algıladı. Doğal olarak da ezberlemişseniz, hareketin içerisinde akıl olma reflekslerini geliştirip, şimdinin uygun hareketlerini gerçekleştiremezsiniz. Doğal olarak da işte o reel sosyalizmin paradigmasının getirmiş olduğu kadrolardaki o bilinç dışı kalıcılık ve Abdullah Öcalan’ın söylediklerinin ezber noktasında olma hakikati. Marksist sol ile karşılaştığı zaman, teorik tartışmaya geldiği zaman, ideolojik bir mücadeleye geldiği zaman oradan bir kitlenme hali oldu.
Ama bu kitlenme örgütlü bir biçimde hemen aşıldı. Şu hakikat görüldü. Demek ki bu tartışmayı yapabilecek gücümüz var. Şimdi bu özgüvenle birlikte ikinci bir aşama Kürt özgürlük hareketini bekliyor. Türkiye’de Marksist solun elindeki entelektüel gücü Kürt özgürlük hareketi almak zorunda ve aldı. Abdullah Öcalan’ın paradigması ile Kürt özgürlük hareketlerinin kadroları arasındaki açığın kapatılması yetmez. Küresel genel zekayı yakalayabilecek bir entelektüel gücü arka planını örgütlemek ve hızlı bu mesafeyi kapatmaktır. Ama bu pratik bir örgütlenme değil. Bu hemen kapatılacak bir şey değil. Yani bu kuramsal düzlem, teorik düzlem ve çok sağlam olmak durumunda.
Mesela Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi’nin kurulması bunlar çok önemli şeyler. Sanırım böylesi bir birikime ihtiyacımız var. Yalnızca Türkiye soluyla tartışma olmayacak, dünyadaki Marks’ı Markstan uzaklaştıran Marksistlere karşı karşıya kalınacak. Buna da hazırlıklı olmak gerekiyor. Abdullah Öcalan’ın Leninsitliği durmuyor. Yani Abdullah Öcalan için bu, sürekli devirme, sürekli var olanı politik bir pratik ve düşünmeyle aşabilme, tekrarlamak değil.
Haber: Diren Yurtsever / MA









