• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
3 Mayıs 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

Bir bayram sabahına uyanmak hepimizin hakkı

3 Mayıs 2026 Pazar - 10:51
Kategori: Manşet, Söyleşi

Sırrı Süreyya Önder’in bıraktığı izi, özlemi, kardeşlik ruhunu, ortak yaşam sevdasını Sırrı Süreyya Önder’in kardeşi Ali Önder ile konuştuk:

  • İki evladını yitirmiş bir annenin bedduasız bir dille ‘barış’ diye haykırmasına çarpıldım; o gün barışın elzem olduğunu iliklerime kadar hissettim
  • Biz babasız büyüdük. Babam vefat ettiğinde ben 4 yaşındaydım, abim 8 yaşındaydı. Ama yetimlik olgusunu biz hiç yaşamamışız. Abimin vefatının ardından esas yetim kaldık diye düşünürüm. O baba hissi de varmış onda, sadece abimiz değildi
  • Başını iki elinin arasına alıp derinlemesine düşüneceğimiz bir espri yapar ve bize mutlaka bir ümit aşılardı
  • Bir gün bana dedi ki; ‘Kimi insana verilebilecek en büyük hediye kendi yalnızlığıdır.’ Hep böyle mesaj verirdi karşısındakine. Müthiş bir şekilde kendini izole etme becerisine sahipti
  • Kimse bilmezdi ama abim bu ülkenin gelmiş geçmiş bütün mevlüthanlarını ismiyle bilirdi. Tasavvufa hem ilgisi hem de derin bir bilgisi vardı
  • Milliyetçilik adına hakaret eden bazı şuursuzlar bu memlekette. Yaptığı hakarette sığındığı alan milliyetçilik. Ölmüş bir insanın arkasından böyle şuursuzca beddua içeren bir şeyi yazdığında insana sorarlar ‘Kardeş sen bunu bir yerde mi gördün’ derler. Sen bunu aslında dindarlığından değil, dinbazlığından söylüyorsun

Nezahat Doğan

Sırrı Süreyya Önder’i kaybedişimizin üzerinden bir yıl geçti.

Geçen bu bir sene; Önder’in bıraktığı boşluğu, mücadelesini, vicdanını ve derin insanlığını herkese dokunabilmeyi, konuşabilmeyi, hem hal olmayı bizlere tekrar tekrar hatırlattı… ama yüreklerdeki özlem ve kaybedişin hüznü hala dün gibi…

Kızı Ceren Önder Kandemir onun ardından; “Baba, bütün hayatın rengi durdu benim için ve bu benim bilmediğim bir hayat,” diyerek bir tür barış mıydı bilmiyorum: hastane koridorlarındaki bayraksız kalabalıklarda bir şeyler gördüm ben gözün arkada kalmasın” demişti.

Sırrı Süreyya Önder, “bu ülkenin evlatlarına Barış için hepimizin bir borcu var ve bu ülke gülistana dönünceye kadar barış demeye devam edeceğiz” demişti. Hepimize bıraktığı en büyük miras da bu barışı sahiplenmekti.

O, silahların değil siyasetin konuşması ve demokratik bir zeminin oluşması için sorumluluk alarak cesur adımlarla mücadele etti. Bu mücadele boyunca herkesle yan yana durarak, her mahallenin ve her sokağın sesi olmayı bilmişti.

İşte şimdi unuttuklarımız hatırlayarak, bugün barışa giden yolu açmak ve kronik sorunları aşmak için: onun hoşgörüsüne, derin felsefesine ve birleştirici gücüne yoldaşlığına dostluğuna yürüdüğü yoldaki duruşuna her zamankinden daha fazla ihtiyaç var. Bu ortak yaşamı ve barışı gerçek anlamda öğrenip yaşayabilmek için bu güç dünden daha elzem.

Sırrı Süreyya Önder’in bıraktığı izi, özlemi, kardeşlik ruhunu, ortak yaşam sevdasını ve barışın ne anlam ifade ettiğini Sırrı Süreyya Önder’in kardeşi Ali Önder ile konuştuk.

  • Sırrı Süreyya’yı ne kadar anlamlandırmaya çalışsak da sanırım hep bir yanımız eksik kalıyor. Onu kaybettikten sonra geçen bu bir yılda neler yaşadınız, neler hissettiniz?

Bir yıl içinde zaman kavramının şaştığı, değiştiği, farklılaştığı bir süreç yaşadık. Bunun ilk birkaç ayında “birazdan arar, “ya da “gelmek üzeredir” gibi bir hissiyat yaşıyorsunuz. Tabii gerçek yüzünüze çarptığında içinde bulunduğunuz acı biraz daha yakıcı, biraz daha katlanmış bir şekliyle hissettiriyor kendisini. Ailemiz için ciddi ve büyük bir kayıp. Sadece abimiz değilmiş vefatının ardından biz bunu yaşayarak öğrendik.

  • Neyi gösterdi? Neymiş?

Biz babasız büyüdük. Babam vefat ettiğinde ben 4 yaşındaydım, abim 8 yaşındaydı. Ama hani yetimlik olgusunu biz hiç hissetmemişiz, yaşamamışız. Yetim olduğumuzun farkına vardırılmamışız. Dedemizin yanında büyüdük. Ama abimin vefatının ardından esas yetim kaldık diye düşünürüm. O baba hissi de varmış onda, sadece abimiz değildi.

  • Sırrı Süreyya Önder’in yokluğuyla birlikte, aslında onun size bir “baba” güveni ve hissi verdiğini mi fark ettiniz?

Tabii ki… Babanızın olmayışı hani öyle çok da dönüp dolaşıp üzerinde durduğumuz bir şey değildi. Ama o baba yokluğunu, baba yoksunluğunu, abimin vefatının ardından bende en iliğime, kemiğime dokunan, beni en fazla acıtan kavram oldu.

  • Sizi cenazede son derece metanetli görmüştüm; fakat 11 Temmuz’daki silah yakma töreninde ilk kez hıçkırıklara boğularak ağladığınız. O anki duygunuz ve bu kırılmanın anlamı neydi?

Şimdi normalde o törene gitmesi gereken kendisiydi. Erbil’de bulunduğumuz otelden törenin düzenleneceği alana, içinde Barış Anneleri’nin olduğunu öğrendiğim iki Kürt kadını ile gittim. Yazmasını başına dolamış, ayağındaki ayakkabısının o kadar önemi yok, birisi böyle çat-pat denilebilecek kadar Türkçe biliyor, diğeri hiç Türkçe bilmiyor. Araç içerisinde bir konuşma, bir merhabalaşma ile kim olduklarını anlamaya çalışıyorum… Bu iki Barış Annesi’nin her ikisinin de iki çocuğu yaşamlar yitirmişler.

  • Üstelik bir kız bir erkek. Diğerinki de bir kız bir erkek. O Türkçe bilmeyen annenin erkek çocuğunun sadece sağ kolunu getirmişler. Onunla teselli bulmuşlar. “Kızımın kabri de var, oğlum da var ama oğlunun kabrinde sağ kolu var,” diye. Şimdi acı nasıl bir şey?

Bu kadınlar okur yazar değil, aynı dili konuşamıyoruz, anlaşamıyoruz, çat pat ben de işte bilebildiğim kadar, anlayabildiğim kadar anlamaya çalışıyorum. O anneler bedduasız, “o kara günler bir daha gelmesin, bitsin, biz barış istiyoruz,” diyordu.

Yüreğinde iki evladın ağırlığı, sorumluluğu, yükü, acısı altında, barış için direnmek ve diretmek… Böylesi felaket ötesi bir şeyle karşılaşacaksın ama en yüksek sesle en üst perdeden barış diye haykıracaksın. Ben bununla karşılaştığımda buna çarpıldığımda bütün akıl, beyin, dengem bozuldu. “Allah’ım bu nasıl bir şey?” Yani anlamaya, kavramaya çalışıyorum. Ya da bunu bir yere oturtmaya çalışıyorum.

  • Zaten bildiğiniz bir gerçekle, o gün ilk kez mi bu kadar çıplak bir şekilde yüz yüze geldiniz?

Evet ilk defa!  Ben Sırrı Süreyya’nın kardeşiyim ama siyasetle hiç iç içe değilim. Sokaktaki vatandaşım ben, esnafım. 6 yaşından itibaren, okuduğum yıllarda da okuldan döndükten sonra ustaya giderdik. Çırak olarak çalışırdık. Böyle bir alışkanlık ve gelenek vardı memlekette. “Erkek çocuğu sokakta oynamaz bir ustanın yanına gitmeli,” derlerdi. Dedemiz zaten esnaftı. Yani çıraklıkla başlayan bir sürecim var. Siyaset, siyasi dilinden çok o anlayan bilen biri değilim. Ben sadece gözlemimi aktarıyorum.

  • Bu coğrafyada Kürtlerin ne denli bir şiddet ve sindirme politikasıyla karşı karşıya kaldığının bir göstergesi değil mi bu? Gerilla annesi de, polis ve asker annesi de aynı acıyla ağladı. Bu tablo karşısında şiddete karşı barış mücadelesi yürütmek daha elzem değil mi?

Kesinlikle. Ama bakıyorsunuz şehit cenazesi Ankara Kocatepe Camii’ne denk gelmişse, yöneticilerden üst perdeden bir hamaset söylemi; o acının üzerinden ekip biçmek; bu kadar yurtseverlik, bu kadar vatanperverlik, bu kadar milliyetçilik söylemi… Ama senin oğlun bedelli askerlik yapmış! Peki neden yöneticiler zamanında bunu çok yaptılar? Çünkü benim anladığım kadarıyla “bunu çözen altında kalır” dediler. Halının altına süpürmek en kolayıydı.

  • Sırrı Süreyya Önder’in, özellikle 2013-2015 sürecinden sonra ve son dönemlerinde sıkça yinelediği, “Bu sefer barış gelecek ama korkarım ki biz onu göremeyeceğiz,” şeklinde bir sözü vardı. Sizce bu öngörüsünü neye dayandırıyordu?

Konduramadığınız ya da yakıştıramadığınız için olsa gerek ara sıra takılıp “ya böyle deme” derdim. Vefatından önceki son bir yıllık süreçteki sohbetlerinde, röportajlarında ya da Meclis’te hep bir bu dünyanın ölümlü olduğunu, hani ölümün var olduğunu söyledi. Mesela hani böyle bir derviş edasıyla o helallik diyaloğu vardır Meclis’te. Ben ilk o zaman irkilmiştim. Belki de hissediyordu.

  • Kamuoyuna yansımayan, abi-kardeş olarak paylaştığınız o çok özel anlardan veya dönüm noktalarından bahsedebilir misiniz?

Birbirinizi görmeden ya da yan yana durmadan haz aldığımız şeyler aynıydı mesela. Kimse bilmezdi. Mesela abim bu ülkenin gelmiş geçmiş bütün mevlüthanlarını ismiyle bilirdi. Hangi camide görev yaptığını da. Tasavvufa hem ilgisi hem bilgisi vardı.

Mesela Allah rahmet eylesin İsmail Ateş için “İstanbul lehçesiyle Kur’an’ı zikrediyor, seslendiriyor, okuyor,” dendi. Mesela bunun ilahi okuyan versiyonu var; İsmail Doruk, İsmail Ateş ya da yeni çıkan Gazelhanlar, Mevlithanlarla ilgili kimsenin bilmediği böyle bir özel ilgisi, özel alanı vardı.

  • Sizin Sırrı Süreyya Önder konuşuyor diyeceğimiz kadar çok bir benzerliğiniz var.

Ben de bunu, siyasete atıldıktan sonra fark ettim.

  • Nasıl?

Hani çok alakasız bir yerde konuştuğunuzda gelip insanlar sesimizin çok benzediğini sorabiliyor. Ben tabii tahmin edebiliyorum sonu nereye varacak. Öncesinde biz görünür de değildik zaten. Rahmetli böyle çalışma alanında, Meclis’te, bir mitingde ya da herhangi bir yerde öyle ayak altında görünmemizi, dolaşmamızı da pek istemezdi.

  • Neden istemezdi? Aileyi uzak mı tutmak isterdi?

Uzakta tutmadan da ziyade, hani “Ya gidin işinize bakın” falan gibi yaklaşırdı, espriye de vurarak. Mesela ben, Meclis Başkan Vekilliği süreci de dahil olmak üzere, abimin Ankara’daki siyasi yaşamında odasını herhalde altı defa görmemişimdir. Gözünün içine bakardık, o öyle istiyor. Neden diye sorma şansımız da olmazdı. Zaten doğup büyüdüğümüz memlekette evin ilk erkek çocuğuna geriye kalan kardeşleri “abi” demezler.

  • Ne derler?

Paşa derler.

  • Öyle mi? Neden?

Adıyaman’ın yerelinde böyle bir gelenek var. Mesela kendinin bir büyüğüne abi diyebilirsin ya da adını söyleyebilirsin. Ama evin ilk erkek çocuğuna, geriye kalan kardeşlerinin hepsi “paşa” diye hitap eder. Biz de telefonda fian görüştüğümüzde paşa diye başlardık. Gerçi o da bitti, şimdi o doku da bozuldu. Depremden sonra memleketin o her türlü geleneği kayboldu.

  • Ceren Önder’in “Hayatımdaki bütün renkler gitti,” dediği o boşlukta, anneniz bu bir yılı nasıl geçirdi, şu an neler yaşıyor?

Annem hani melür oldu, “kuzusunu arıyor”. Öyle diyeyim… İşte torunlar etrafına biriktiği zaman bazen bakıyorsun kafayı dağıtmış, o an onu düşünmüyor; her şey halinde yolunda, işte gülmeler söylemeler espriler vesaire. Ama sonra şimşek gibi çakılıyor beynine. O zaman annem o şekle görünüyor. Biz de tabiri caizse önünde soytarılık ediyoruz konuyu kaynatmak adına, böyle geçiştiriyoruz.

  • Kendi dertlerini ve sıkıntılarını yansıtmaktan kaçınan, her zaman çevresine pozitif bakmayı tercih eden bir insan mıydı?

Ankara’da yaşarken, Ankara’dan dönüş yolunu tahmin ettiğim için arardım “Abi yemek hazır, geliyorsan bekleyelim” diye. Bunu fazla ısrarla söyleyince bir gün bana dedi ki; “Kimi insana verilebilecek en büyük hediye kendi yalnızlığıdır.” Hep böyle mesaj verirdi karşısındakine. Müthiş bir şekilde kendini izole etme becerisine sahipti.

  • Nasıl izole ederdi kendini?

En ağır sorunların sıkıntıların olduğu zamanda bile etrafta çevrede herhangi bir kitap, dergi bir şey varsa onu alır, o bütün zihnini meşgul eden ya da kendini yoran düşüncelerden bir çırpıda aranırdı. Böyle bir yöntem bulmuş kendisine. Yani sanki elinde bu işin bir anahtarı var gibi.

  • Seveni kadar sevmeyeni, tahammül edeni kadar etmeyeni de vardı. Tüm bu kesimleri bir şekilde dert edinen, sanki bir “helallik” arayışında olan bir yapısı vardı, değil mi?

Bizi hep “boş verin” diye telkin eder, böyle hafife alırdı. Ama ben biliyordum ki içinde onu problem ederdi. Hatta onun meşhur bir söylemi vardı: “Sevene de söyleyene de selam olsun” diye. Ucu o helallik mevzuna da geliyor. Böyle bir yaşam felsefesi vardı. Vefatın üzerinden bir yıl geçti. İnternet üzerinde milliyetçilik adına hakaret eden bazı şuursuzlar bu memlekette. Yaptığı hakarette sığındığı alan milliyetçilik. Ölmüş bir insanın arkasından böyle şuursuzca beddua içeren bir şeyi yazdığında insana sorarlar “Kardeş sen bunu bir yerde mi gördün” derler. Sen bunu aslında dindarlığından değil, dinbazlığından söylüyorsun. Peygamber efendimizin bu konuda hadisi var. Yani cenazeye rıfk ile yaklaşırsın. “El hükmün illah” derler. Ölenden hüküm kalkar. Yani bunu din adına yapıyorsan dine oturmuyor. Milliyetçilik adına yapıyorsan milliyetçiliğe oturmuyor. İnsanlığa da dersen hiç oturmuyor.

  • Bir yıl öncesine kadar barış adına nefes dahi alınamazken, bugün barış konuşulurken milliyetçiliğin ve ulusalcılığın çok daha düşmanlaştırıcı bir dille ortaya çıkığını görüyor musunuz?

Tabii ki görüyorum, yırtınıyorlar.

  • Neden yırtınıyorlar?

Kendine bir kimlik, bir kişilik ya da bir edinim çıkarmaya çalışma… Onlara diyorum ki; toplanan cemaatin kulağına hoş gelecek şeyi söylersin, alkışlanırsın ama öldüğünde de unutulur gidersin. Bir yıl içerisinde bir insan gündemdeki yerine hayattaymışcasına koruyabilmişse, ön yargılardan arınıp bu insan ne yapmış diye bakmanız lazım.

  • Barış Anneleri’ni örnek vermiştiniz. Neler yaşandığını, ne tür acılar çekildiğini görerek hareket etmek gerekmez mi?

Kesinlikle… Sahicilik burada yatıyor.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, Sırrı Süreyya Önder’in vefatından sonra “Ayrı dünya görüşlerine sahibiz ama ülkenin barış ve huzur dolu geleceğine kilitlendik,” ifadesini kullanmıştı. Sürecin ilk adımını atan da kendisiydi. Bu ne demekti?

Bu ülkede ilk defa MHP cephesinden gelen, önce herkesin şaşırdığı, bir anlam veremediği bir hareket var. Bu mana ile ben Sayın Devlet Bahçeli’ye minnet ve şükranlarımı sunarım. Görebildiğim kadarıyla bütün samimiyetiyle bu yaklaşımı göstermiştir. Çünkü siz gerçekleri belli bir süre izole edebilirsiniz, saklayabilirsiniz, gizleyebilirsiniz. Ama bu gerçek gerçekse, su yüzüne çıkacaktır. Sayın Devlet Bahçeli bunu belki ilk görenlerden, en iyi fark edenlerden olabilir. Bunu söylemişse birkaç dakika tefekkür edip, bunun nedenini, niçinini düşünmek gerekir.

  • Bu tam olarak algılanabildi mi?

Bu son dönemlerde her şeyin altında bir senaryo, bir kumpas aramak; “arkasından ne çıkacak?” diye sormak; “bugüne kadar hep böyle oldu,” demek halkımızda alışkanlık oldu. Bunda böyle olmadığından benim şüphem yok. Bu barış olgusu bu ülkede bir gün hayata geçecek. Ben bütün samimiyetimle buna inanıyorum. Şimdi bunun devlet katında ya da siyasiler arasında taraflar arasında illa ki bir prosedürü, prosesi vardır. Bu durgunluk hali belki ondan kaynaklı olabilir, ama bütün bileşenleriyle buna katkı sunan, buna bir parça olumlu yaklaşan, “bir tas su taşıyan” herkese ama herkese teşekkür etmek lazım. Saygı duymak lazım. Destek vermek lazım. Yani macun tüpten çıkmıştır, artık geri konamaz. Bakın bir barış ortamında en azından canımız yanmıyor ya da can kaybımız yok.

  • Silahların susmasına ve geri çekilme süreciyle birlikte can kayıplarının durmasına mı vurgu yapıyorsunuz?

Karşılıklı taahhütler var. Bu ülke yıllardır taziye evine dönmüş. Yaşadığımız süreç boyunca Türk siyasetinde alışılagelmiş bu işin bana göre virüsü, mikrobu hamaset. İkinci nedeni ise anlamadığım bir kibir.

  • Bugün hamasetin ardına gizlenmiş bir geri gidiş mi var?

Bu ülkede şöyle bir korku var: Birçok değerli siyasetçi “barış” dedi, başlarına gelmedik kalmadı. Ben çok iyi biliyorum. Abim ilk barış kelimesini kullandığında onu taşladılar.

  • Nerede taşladılar, nasıl?

Maraş’ın Pazarcık ilçesinde bizim hemşehrilerimiz barış dediği için taşladılar. Herkesi hamaset yapmaya zorlayamazsınız. Çünkü bu insanı besleyen, toplumları besleyen bir şey değil, tam tersi zehirleyen bir şey. İşte bakın süreç bu kadar uzadı. Bu ülke bu kadar zaman kaybetti.

  • Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın da Sırrı Süreyya Önder’in barış adına verdiği emeğe ve mücadelesine dair güçlü vurguları vardı. Açıklamasında “Barışı onun adına taçlandıracağız,” demişti. Aralarında bir baba-oğul ilişkisi kurulduğuna dair değerlendirmeler yapılıyordu; o, bu ilişkiyi size nasıl anlatırdı?

Aklımda kaldığı kadarıyla yetimlik üzerine konuşurken Sayın Abdullah Öcalan’a “Başkanım benim babam da sizsiniz” gibi ifade geçiyor. Sayın Abdullah Öcalan’ın ailemize göndermiş olduğu taziye mesajı işte o. Hamasetten uzak, sahici, yani içten gelen. Buradan ona da teşekkürlerimi iletiyorum, saygılarımı sunuyorum.

  • Barışın inşası için sanatçıların, akademisyenlerin ve toplumun her kesiminden akil insanların bir araya gelip ortak bir söz söylemesi gerekmiyor mu?

Bu ülkede 12 Eylül’le birlikte oluşturulan bir beyin yapısı var. Hani denir ya GDO’suyla oynanmış ya da hibrit. Çok büyük ustalıkla ve işçilikle böyle düşünen olaylara böyle yaklaşan, yaşayan ve yaşamak isteyen insan modeli var ortada. Bana ne diyen, görmezden gelip yokmuş gibi davrananlar var. Barış gelecekse buna karşı duran, deforme olmamış sahici yaklaşımlar sayesinde gelecektir. Ama bundan faydalanacak, bundan yararlanacak olan bu ülkenin tamamıdır.

  • O hibrit yapının sonucu oluşmuş bir savaş rantı ve ekonomisi de yok mu?

İşte var, olmaz mı! Kimse demiyor Erzincan’da altın kaynağımız varmış kardeşim de biz niye çıkarmıyoruz? Yani sen Kanadalıya vereceksin, altını o alacak siyanürü de bize kalacak. Bunu hem canımızla hem maliyetiyle bedelini ödeyeceğiz. Niye ödüyoruz? Ortada bunun böyle sürmesi için bir yaklaşım var. Buradan sesleniyorum: Bir damacana su fiyatından haberi olan var mı mesela?

  • O yüzden Barış ne için gerekli? 

İşte bunun için gerekli. İçeceğimiz suya lazım, okuldaki çocuğumuzun oturacağı sıraya lazım. Hastanede yatan hastamızın yatağına, doktoruna lazım. Bu ülkenin sanayicisine üreticisine lazım. İşçisine emekçisine lazım.

Bakın bugüne kadarki zikredilen ya da söylenen açıklamaların hepsi başka boyutlarla ifade edildi. Ben sokakta simit satan bir abimizin, amcamızın anlayacağı dille anlatıyorum. Diyorum ki; bir fatura ödüyorsun ya, hiç kimse tüketim bedeline bakıyor mu? Ben bakıyorum 35 bin liralık bir elektrik birim tüketimim var. 70 küsür bin lira ödüyorum.  Mesela birlikte çalıştığımız 12 tane elemanım var, içinde bekar yok, hepsinin çoluğu çocuğu var.

  • Tüm bu süreçte siyasetçilerin demokratik siyaseti örme ve örgütlenme konusundaki yetersizlikleri bir engel değil mi? Genel olarak demokratik sol ve sosyalist kesimlere baktığınızda eksikliği nerede görüyorsunuz? Ne yapılmalı?

Olmaları gereken sahadan çok uzaklar, bihaberler. Mesele konforlu bir salonda bu konuyla ilgili üst perdeden konuşmak değil. Nasıl olsa alkışlayanı da var. Dinleyip anlamayanı da var. Bu işin laboratuvarı, ocağı, mutfağı sayılan yerlerde bütün önyargılardan arınarak hepimiz için söylüyorum. 40 yıldır 50 yıldır beyinlere nakşedilmiş işlerden sıyrılarak yerinde görebilmek adına “ne oluyor” diyebilmek önemli. Bu ülkenin en hayati konusunun ana haberlerde bir alt yazıyla geçtiği iki saniyelik sözlerle geçtiği yerde dinlemiyorlar bile. Çözüm noktasında olan, o makamı tutan ya da işte o makam üzerinden icraat yapanları tabii ki tenzih ediyorum. Siyasi görüşünün ne olduğu, hangi siyasi partiye ait olduğu, hangi memleketten olduğu önemli değil, hangi dinden de olduğu önemli değil. Onların tamamının benim boynumun kökünde yeri var. Başımla gözüm üstüne. Dönüp dolaşıp o sahiciliğe tefekkür edip bu konu nasıl halledilir demek.

  • Peki, Sırrı Süreyya Önder bugün hayatta olsaydı, mevcut tabloya baktığında ne görür ve bizlere ne söylerdi?

Tüm meseleler karşısında başını iki elinin arasına alıp oturup derinlemesine düşüneceğin bir espri yaparak bir ümit aşılardı. “Yer demir, gök bakır olmuş”, memleket gri bir halde duruyor. Çıkalım şu ana caddeye. İnsanlar çatık kaşlarla yaşıyorlar. Gülümseme yok, gülme yok. Ama bir bayram sabahına uyanır gibi bu ülkede uyanmak hepimizin hakkı.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

MKGP’nin 9’uncu yılı: Ötekinin ötekisi olarak örgütlenmeliyiz

Sonraki Haber

Yeni Delhi’de apartman yangını: 9 kişi yaşamını yitirdi

Sonraki Haber

Yeni Delhi’de apartman yangını: 9 kişi yaşamını yitirdi

SON HABERLER

İSİG: 3 günde biri çocuk, 10 iş cinayeti

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

DFG: Hakikatin sesi susturulamaz

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Yeni Delhi’de apartman yangını: 9 kişi yaşamını yitirdi

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Bir bayram sabahına uyanmak hepimizin hakkı

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

MKGP’nin 9’uncu yılı: Ötekinin ötekisi olarak örgütlenmeliyiz

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Nergis Muhammedi’nin sağlık durumu ağırlaşıyor

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Okul saldırısında ağır yaralanmıştı: Almina Ağaoğlu hayatını kaybetti

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır