Resmî tarihle hesaplaşma işini bu ülkenin ezilenleri on yıllardır yapıyor, yaşadıkları hayatın kendisi zaten resmî tarih anlatısını yanlışlıyor. Şimdi sıra Türkiye halkının resmî tarihle hesaplaşması ve kendi gerçek tarihini yazmasında
Yekta Armanc Hatipoğlu
İlkokul birinci sınıftan üniversite sıralarına kadar hep aynı Cumhuriyet tarihi anlatılageldi: “Türkiye emperyalistlerce işgal edildi, Atatürk geldi, düşmanı kovdu ve Türk milletine çağdaş bir ülke hediye etti.”
Bu kaba, alternatifi olmayan resmî tarih anlatısı, bazen sınıfsal tarafları “eleştirilmekle” birlikte Türkiye solunca da kabul gördü, görmeye devam ediyor.
Resmî tarihin dışında bir tarih anlatısı yapanlar hemen Cumhuriyet düşmanı, emperyalizm yandaşı ve dinci olmakla suçlanıyor.
Tarih bir otoyol olarak varsayılıyor, orası sadece duraklanılan veya ilerisine gidilen, gerisine düşülen bir alan olarak görülüyor. Türkiye Cumhuriyeti ise “kuşku götürmez şekilde” bu otoyolda ileri gitmek olarak görülüyor.
Ancak Türkiye Cumhuriyeti tarihinin de gösterdiği üzere, bir bütün olarak tarihe de baktığımızda tarih bu kadar basit bir “ileri-geri” kavgasına sıkıştırılamıyor.
Her şeyden önce Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkiye’deki ezilen halkların, işçilerin, köylülerin kanı, canı, karşılıksız emeği üzerine kurulduğunu kabul etmek gerekiyor.
1915’te Ermeni Soykırımı’nı örgütleyen İttihatçı kadrolar tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu ve Mezopotamya’nın mozaiği andıran tablosuna “tek milleti” dayatıyor; “Türk’üm” demeyeni baskılıyor, yok sayıyor ve imha ediyor.
Pek devrimci olduğu söylenen Meclis’in neredeyse tamamını toprak ağaları ve Osmanlı bürokratları oluşturuyor. İzmir İktisat Kongresi’ne sermaye sahipleri lehine alınan kararlar damga vuruyor.
Kürt sorununun çözümünün konuşulduğu bugünlere değen bir örnek vermek gerekirse, Millî Mücadele sırasında Kürtlere verilen sözler unutuluyor, ülkenin kurucu unsuru olan Kürtler, Cumhuriyetin ilanından sonra ülkenin kurucu unsuru olmayıveriyor. Olmadıkları gibi Zilan Deresi, Şeyh Sait, Dersim ve Ağrı katliamlarında toplu ölümle karşılaşıyorlar.
Resmî tarih tarafından “dinî bir ayaklanma” olduğu söylenen Şeyh Sait Ayaklanması, ayrı bir parantez açmayı gerektiriyor. Her şeyden önce ayaklanmaya katılan insanların sayısı, isyanla beraber Ankara tarafından katledilen insanlar, yakılan köyler ve evlerle beraber düşünüldüğünde Şeyh Sait Ayaklanması’nın sadece dinî boyutları olan bir ayaklanma olması mümkün görünmüyor. Çünkü bu denli yoğun katılımlı ve çok farklı siyasî görüşlere temas edebilen bir isyan sadece hilafet isteyemez, bu kadar geniş kesimlere ulaşamaz. Sonuç olarak Azadî Hareketi’nin bir üyesi ve ayaklanmanın önderi olan Şeyh Sait’in öncülük ettiği ayaklanma sırasında Ankara 206 köyü yerle bir ediyor, 8 bin 785 evi yakıyor ve en önemlisi 15 bin 200 insanı katlediyor. Temyiz ve itiraz hakkı tanınmadan idam edilen Şeyh Sait ve arkadaşlarının mezar yerleri bile hâlâ bilinmiyor.
Bunca kan ve statüsüz bir halkın “Ben varım” çığlığı tarihin hangi tarafına denk düşer? İleri mi geri mi?
Peki kapatılan sendikalar, tevkif edilen Türkiye Komünist Partisi, greve çıktığı için kurşunlanan Adana demiryolu işçileri, tutuklanan, katledilen, kaybedilen komünistler?
Ankara’nın çoğu elektrik nedir bilmezken ve ahırdan bozma evlerde yaşarken Çankaya’da balo üstüne balo düzenlemek, “millî” sermayeyi, toprak sahiplerini semirmek?
Bu basit soruların yanıtları, tarihin kaba bir “ileri-geri kavgası” olmadığını gösteriyor.
Resmî tarih anlayışının sürdürülememesi
Kürt’ü öldürmek, yok saymak, dışlamak; sermayeye kaynak aktarımı yapmak, ağayı, patronu desteklemek devletin resmî politikası oldu. İktidardaki partilerin isimleri değişti ama AKP dahil hepsi, belki ufak tefek değişiklikler yaparak 1923 Cumhuriyetinin oturttuğu resmî tarih anlatısını sürdürdü.
Kürt sorununun 100 yıldır çözülememesinin temelinde de bu resmî tarih anlayışıyla hesaplaşamamak yatıyor.
Ancak 100 yılın sonunda gerçeklerle bağdaşmayan bu tarih anlatısı sürdürülemiyor. Çünkü Kürtler, bu ülkenin ve coğrafyanın en kalabalık halklarından biri olarak susmuyor, siyaset üretiyor, ürettiği siyaseti hayata geçiriyor. Onca karanlığa boğulmaya çalışmasına, yok sayılmasına, yer yer “Öyle bir halk hiç olmadı” denilmesine rağmen Ortadoğu’da yeni bir yaşamı filizlendiriyor, tekçi devletlerin ve onların resmî tarih anlatısını yerle bir ediyor ve kendi tarihini yazıyor.
İşte bugün bu nedenle resmî tarih tıkanıyor, kendisini yeniden üretemiyor.
Resmî tarihle hesaplaşma işini bu ülkenin ezilenleri on yıllardır yapıyor, yaşadıkları hayatın kendisi zaten resmî tarih anlatısını yanlışlıyor.
Şimdi sıra Türkiye halkının resmî tarihle hesaplaşması ve kendi gerçek tarihini yazmasında.