Türk Dil Kurumu, “cumhuriyet” kelimesinin anlamını “Milletin, egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi.” olarak tarif ediyor ve cümle içinde kullanımına da “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’tür.” örneğini veriyor.
Türkiye Cumhuriyeti 103 yıl önce CHP’nin öncülüğünde kurulmuş ve kurulduğundan bu yana da yönetim biçimi “cumhuriyet” olarak ifade edilmiştir. Ancak geçen 103 yılda “cumhuriyet” tanımının gereği olan milletin yani cumhurun/halkın egemenliği ele almasına olanak verecek bir demokratik düzen oluşmamıştır. Cumhuriyet’in ilk 23 yılı tek parti dönemidir. Bu dönemde CHP dışında herhangi bir parti kurulamamış kurulanlar da kapatılmıştır. 1946’da çok partili sisteme geçiş, toplumun demokrasi talebiyle değil bir zorunluluk neticesinde, yeniden kurulan dünya düzenine entegre olabilmenin koşulunu yerine getirmek için gerçekleşmiştir. Türkiye’nin 80 yıllık çok partili döneminde iktidara gelenler ya (DP, AKP gibi) -demokrasi dışı yollarla- iktidarlarını sonsuz kılma çabası içinde olmuş ve/veya askeri darbeler ya da siyasi manipülasyonlar iktidarları sona erdirmiştir.
Bu anımsatmanın amacı, -zaten halk iradesinin olmadığını söyleyerek- CHP’ye yönelik mutlak butlan kararını normalleştirmek değildir elbette. Yerel yönetimleri kayyumlarla yönetmek, rakip siyasetçileri tutuklatmak gibi ana muhalefet partisini -yasalara ve hukuka uymayan- bir butlan kararıyla bölerek etkisiz hale getirmenin de cumhur/halk iradesine el koyma yollarından biri olduğuna ve bu kararın otoriter rejimi daha ileri bir aşamaya taşıyacağına şüphe yoktur. Ancak otoriterleşmeye karşı özgürlükleri, demokrasiyi, barışı savunmak için bir mücadele yürütülecekse her şeyden önce sorunu doğru tespit etmek gerekir!
Mutlak butlan kararı açıklandıktan sonra yapılan değerlendirmelerin önemli bir kısmı meseleyi CHP’nin iç çatışması olarak görmekte ya da bugüne kadar dört başı mamur demokratik bir cumhuriyet varmış da alınan bu kararla cumhur/halk iradesine halel gelmiş gibi bir yaklaşımla konuyu ele almaktadır. Oysa egemenliğin cumhurun/halkın iradesini yansıtmıyor olması Cumhuriyet’in demokratikleş(e)memesinden kaynaklanan yapısal bir sorundur! Dolayısıyla sorunun yapısal olduğu görülmeden, sadece AKP’ye ve mutlak butlan kararına karşı bir mücadeleden sonuç alabilmek mümkün değildir.
Bir siyasi iktidarın cumhur/halk iradesini tahakküm altına alması, uyguladığı politikaların toplumun genel çıkarlarıyla çelişiyor olmasından kaynaklanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumun genel çıkarlarıyla çelişkisi, İzmir İktisat Kongresi (1923), Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası’nda yer alan kararlara dayanır. Bu bağlamda İzmir İktisat Kongresi, liberal yollarla kalkınma ilkesini benimseyerek Cumhuriyet’in kapitalizme eklemlendiğini ilan ederken Cumhuriyet’in işçi sınıfının dışlayan konumunu da tanımlamıştır. Cumhuriyet’in kuruluş belgesi olarak kabul edilen ve devletin müesses nizamını belirleyen Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasası ise Türk ve Sünni olmayan halkları ötekileştirerek bugüne kadar uygulanan ayrımcı, düşmanlaştırıcı politikaların zeminini oluşturmuştur. Aradan geçen yıllarda kapitalizmin dönüşüm dinamikleri doğrultusunda Türkiye’de de devletin konumu değişmiş (örneğin devletin sosyal işlere büründüğü de olmuş) ama -çok kısa süren birkaç istisnai dönemler dışında- halkın iradesi belirleyici ol(a)mamıştır.
AKP’nin iktidarda olduğu 23 yıl boyunca uyguladığı neoliberal ekonomik program ve Ortadoğu’da üstlendiği rol, toplumun genel çıkarlarıyla siyasi iktidarın politikaları arasındaki makasın -Cumhuriyet tarihi boyunca olmadığı kadar- açılması sonucunu ortaya çıkarmıştır. Yarattığı ekonomik ve sosyal yıkımın neticesinde AKP iktidarının toplumda rıza üretemediği -seçim sistemindeki tüm adaletsizlikler ve sandık oyunlarına rağmen- 7 Haziran 2015 seçimlerinde açığa çıkmıştır. Bunun üzerine önce Suruç ve 10 Ekim katliamlarıyla yaratılan şiddet ve kaos ortamından yararlanarak ardından da 15 Temmuz darbe girişimi bahane edilerek ilan edilen OHAL’e dayanarak inşa edilen otoriter rejim sayesinde AKP, cumhurun/halkın iradesine rağmen iktidarını sürdürmüştür.
Bugün ekonomik ve sosyal yıkım giderek artarken, ülkenin yer altı ve yer üstü kaynakları sermaye tarafından talan edilmekte, emperyalist güçlerin görevlendirmesiyle Türkiye, NATO’nun ve Avrupa’nın ileri üs bölgesi haline getirilmektedir. Halkın tüm bunlara rıza göstermesini için rejimin daha da otoriterleşmesi gerekirken, AKP’nin -iktidarını sürdürmek için- bu otoriterleşmenin vasıtası olmaktan başka seçeneği yoktur.
Yerel yönetimlere kayyum atanması, Demirtaş, Yüksekdağ, İmamoğlu vb. siyasetçilerin tutsak edilmesi gibi mutlak butlan kararı da Türkiye’ye dayatılan ve AKP’nin de iktidarda kalabilmek için uygulayıcısı olduğu politikaların yansımasıdır. Otoriterleşmenin bundan sonra hangi boyutlara ulaşacağını belirleyecek olan ise toplumsal direncin yönü ve gücüdür.
Geçmişte kapatılan partiler, tutuklanan siyasetçiler için yapılmayan bugün yapılmalı ve toplumsal direnç, -Cumhuriyeti kuran parti olduğu ya da M.Kemal’in emaneti olduğu için değil- demokrasi dışı yollarla tasfiye edilmeye çalışıldığı için CHP’nin seçilmiş yönetimini ve 19 Mart 2025’ten bu yana CHP’nin geleneksel çizgisiden çıkarak halkın iradesini önceleyen Özgür Özel’i savunmaya odaklanmalıdır. Bunu yaparken de 103 yıldır Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm ötekileştirilen halklar ile işçi sınıfını dışlayarak demokrasinin önündeki en büyük engel olan müesses nizamın yerine sınıfsız, sömürüsüz, halkın iradesinin egemen olduğu gerçek cumhuriyeti inşa edecek bir perspektif benimsenmelidir!









