Meclis Genel Kurulu’nda süren tartışmaların ve mesainin ardından kabul edilen, kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak adlandırılan “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” hakkındaki kanun resmiyet kazandı. Yasanın adında yer alan ‘dayanışma’ ve ‘bütünleşme’ kavramları Türkiye’nin son yıllarda en çok ihtiyaç duyduğu toplumsal iklime işaret etmesi bakımından şüphesiz kıymetli bir niyet beyanı niteliğinde.
Ancak Meclis sıralarından geçen her yasa gibi, bu metnin de gerçek hayatta karşılık bulup bulmayacağı, kâğıt üzerindeki maddelerden ziyade Türkiye’nin genel demokratik mimarisiyle ne kadar uyumlu olduğuna bağlı. Tam da bu noktada temel bir soruyu sormak zorundayız: Kapsamlı bir genel demokratikleşme iradesi sergilenmeden, yalnızca belirli bir çerçeve yasayla toplumsal bütünleşme sağlanabilir mi?
***
Kutuplaşmayı yasa maddeleri değil, özgürlükler çözer. Toplumsal bütünleşme, yukarıdan aşağıya doğru kanun maddeleriyle dikte edilebilecek, idari metinlerle sipariş edilecek bir durum değildir. Bir toplumda dayanışma duygusunun yeşerebilmesi için öncelikle bireylerin adil bir düzende yaşadıklarına, seslerinin duyulduğuna ve haklarının güvence altında olduğuna inanması gerekir. Bugün Türkiye’de toplumsal dokuyu zedeleyen temel sorun, mevzuat eksikliğinden çok, demokratik alanın daralması ve kurumsal güvenin zedelenmesidir. İfade özgürlüğünün sınırlarının daraldığı, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının fiilen kullanılamaz hale geldiği, yargı bağımsızlığına dair tartışmaların bitmediği bir vasatta kabul edilen hiçbir bütünleşme yasası, beklenen toplumsal rızayı üretemez. Çerçeve Yasa, adı üstünde yalnızca bir dış hat çizer. Fakat o çerçevenin içine konulacak tablo; hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü ve çoğulcu demokrasi ilkeleriyle boyanmadığı sürece duvarda boş ve anlamsız bir ahşap parçası olarak kalmaya mahkûmdur.
Hak ve özgürlükler iklimi oluşturulmadan dayanışma olmaz. Toplumsal bütünleşmenin birinci şartı, eşit yurttaşlık bilincinin eksiksiz hissettirilmesidir. Eşit yurttaşlık ise ancak ve ancak: herkesin kanun önünde eşit muamele gördüğü, adalet duygusunun zedelenmediği bir mekanizmayla, farklı seslerin, muhalif görüşlerin ve sivil toplumun üzerindeki baskının kalkmasıyla ve devlet organlarının yurttaşa karşı açık ve denetlenebilir olmasıyla mümkündür. Bu temel sacayakları güçlendirilmeden atılan adımlar, ne yazık ki samimiyet testinden geçmekte zorlanır. Muhalefetin, sivil toplum kuruluşlarının ve akademinin sürecin asli bir unsuru haline getirilmediği, ben yaptım oldu anlayışıyla çıkarılan yasalar, toplumda umut yaratsa da şüphe ve kaygı doğuracaktır. Oysa gerçek bir bütünleşme, iktidarıyla muhalefetiyle tüm toplum kesimlerinin ortak bir ‘Toplumsal Sözleşme’ etrafında kenetlenmesini gerektirir.
***
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, parça başı düzenlemelerle veya dönemsel siyasi ihtiyaçlara yanıt veren yasalarla pansuman çözümler üretmek değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; yasal güvencelerin eksiksiz uygulandığı, evrensel hukuk normlarına dönüldüğü, kurumların liyakat temelinde yeniden inşa edildiği geniş kapsamlı bir demokratikleşme hamlesidir.
Genel demokratik standartlar yükseltilmeden, hukuk güvenliği tesis edilmeden atılan her adım eksik kalmaya, bir bacağı topallamaya mahkûmdur.
Meclis’ten geçen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” yasası, eğer arkasından kapsamlı bir yargı reformu, özgürlüklerin önünü açacak yasal düzenlemeler ve demokratik bir zihniyet dönüşümü gelirse anlam kazanabilir. Aksi takdirde, iyi niyetli temennilerden oluşan, ancak toplumsal alanda karşılığı bulunmayan bir başka yasal metin olarak arşivlerdeki yerini alacaktır.
Çünkü unutmamak gerekir ki: Demokrasinin olmadığı yerde bütünleşme olmaz. Gerçek bütünleşme ancak özgür insanların eşit ortaklığında mümkündür.









