Türkiye’de 2026 yılında yürürlüğe giren düzenlemeler, çalışan annelerin işgücüne katılımını artırmanın hedeflendiği belirtilirken; bakım emeği, istihdam eşitsizliği ve bölgesel farklılıklar tartışmaların merkezinde yer alıyor.
Türkiye ekonomisinin 2025–2026 dönemine ilişkin işgücü projeksiyonları, kadın istihdamını yalnızca sosyal bir hedef değil, aynı zamanda ekonomik büyümenin ve demografik sürdürülebilirliğin temel unsurlarından biri olarak tanımlıyor. “Aile Yılı” ilan edilen 2025’in ardından 2026’da devreye giren düzenlemeler, özellikle çalışan annelerin işgücünde kalıcılığını artırmayı ve doğurganlık oranlarındaki düşüşle birlikte hızlanan yaşlanan nüfus eğilimini dengelemeyi amaçlayan bir politika seti olarak kurgulandı.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2025 yılı itibarıyla kadınların işgücüne katılım oranı %36,2 seviyesinde kalırken, erkeklerde bu oran %71,3’e ulaşıyor. Bu fark, Türkiye işgücü piyasasında kadınların yapısal olarak daha kırılgan bir konumda olduğunu gösteriyor. Kadınların iş yaşamına katılımındaki en belirleyici kırılma noktası ise annelik süreci olarak öne çıkıyor. Literatürde “annelik cezası” (motherhood penalty) olarak tanımlanan bu durum, kadınların çocuk sahibi olduktan sonra işgücünden kopma, yarı zamanlı ve güvencesiz işlere yönelme ya da tamamen ev içi bakım emeğine çekilme süreçlerini ifade ediyor.
Yapısal eşitsizlik
2024–2025 Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçları, Türkiye’de 15 yaş ve üzeri nüfusta toplam istihdam oranının %49–49,5 bandında seyrettiğini ortaya koyarken, kadın istihdamının %32 seviyelerinde sabitlenmesi, bu eşitsizliğin kalıcı niteliğini gösteriyor. Erkek istihdam oranlarının neredeyse iki katına yaklaşması, kadınların işgücü piyasasında hem giriş hem de kalıcılık aşamalarında dezavantajlı konumda bulunduğunu ortaya koyuyor.
Bu yapısal fark, eğitim düzeyine göre incelendiğinde kısmen daralsa da ortadan kalkmıyor. Yükseköğretim mezunu kadınlarda işgücüne katılım oranı %68,7’ye kadar çıkarken, ilköğretim ve altı eğitim grubunda bu oran ciddi biçimde düşüyor. Ancak yüksek eğitimli kadınlar da annelik sonrası dönemde işgücünden kopma riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu durum, eğitim seviyesinin tek başına belirleyici olmadığını, bakım yükünün kadın üzerinde yoğunlaşmasının temel belirleyici faktör olduğunu gösteriyor.
Özellikle 3 yaş altı çocuğu bulunan 25–49 yaş grubunda kadınların istihdam oranının %26,9’a düşmesi, aynı grupta erkeklerin %90,9 seviyesinde istihdamda kalmasıyla keskin bir çelişki oluşturuyor. Bu yaklaşık %64’lük fark, çocuk bakımının Türkiye’de kurumsal olarak değil, ağırlıklı biçimde aile içinde ve kadın emeği üzerinden karşılandığını ortaya koyuyor.
‘Daha ağır yükler olası’
1 Mayıs 2026 itibarıyla yürürlüğe giren yasal düzenlemeler, kadın istihdamındaki bu yapısal sorunlara müdahale etme iddiasında bulunsa da bu düzenlemelerin uygulanabilirliği tartışma konusu olmaya devam ediyor. Kadın örgütleri ve sendikalar bu uygulamaların kadın emeğinin değerini düşüreceği ve ev içi emeği yok sayılan kadınların daha ağır yüklerle karşı karşıya bırakılması sonucu doğurabileceği yönünde eleştiriler getiriyor.
Uzmanlara göre reform paketinin merkezinde yer alan en kritik sorun, “bakım emeğinin toplumsal ve ekonomik olarak görünmezliği”. Türkiye’de çocuk bakımının büyük ölçüde aile içinde ve çoğunlukla kadınlar tarafından ücretsiz olarak karşılanması, kadınların işgücü piyasasına girişini ve kalıcılığını sınırlayan temel faktörlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Bu bağlamda “annelik cezası”, yalnızca bireysel bir kariyer sorunu değil, aynı zamanda yapısal bir ekonomik mesele olarak ele alınıyor. Kadınlar çocuk sahibi olduktan sonra ya işten ayrılıyor ya da daha düşük ücretli, güvencesiz ve esnek çalışma biçimlerine yöneliyor. Bu durum uzun vadede kadınların gelir düzeyini, sosyal güvenlik haklarını ve emeklilik koşullarını da doğrudan etkiliyor.
Yasalar kadının aleyhine işliyor
Sendikalar, özellikle kayıt dışı istihdamın yaygın olduğu sektörlerde yeni düzenlemelerin etkisinin sınırlı kalacağı uyarısında bulunuyor. Kadın işçilerin yoğun olarak çalıştığı tekstil, hizmet ve bakım sektörlerinde ise çalışma koşullarının iyileştirilmesi gerektiği vurgulanıyor.
Kreş yükümlülüklerinin birçok işletmede yalnızca yasal zorunluluk olarak karşılandığı, esnek çalışma modellerinin ise çoğu zaman güvencesiz çalışma biçimlerine dönüştüğü yönünde eleştiriler yapılıyor.
HABER MERKEZİ









